Ünite 5: Siyaset

Siyaset Nedir?

İnsanın toplumsal bir varlık olması aynı zamanda bir arada yaşamayı mümkün kılacak ortak kuralları ve karar alma mekanizmalarını gerekli kılmıştır. Siyaset, en geniş anlamıyla bu ortak kurallarla ve karar alma mekanizmalarıyla ilgilenen sosyal bilim dalıdır. Toplumlar sürekli bir değişim içerisinde olduğundan siyaset, sürekli yenilenen ittifaklar yapma sanatıdır. Değişen siyasi güç dengeleri ve toplumsal şartlarla ilişkili olarak söz konusu siyasi kuralların da güncellenmesi gerekir. Siyaset kurumuna duyulan ihtiyacın kaynakları;

  • Cinsiyet, mizaç, alışkanlıklar, düşünceler, arzu ve ihtiyaçlar yönünden birbirinden farklı olan insanlar arasında toplumsal alanda doğabilecek güç çatışmalarının ya da eşitsizliklerin kurallar üzerinden yok edilmesi ve toplumsal bir denge kurulması ihtiyacı,
  • Toplumda sınırlı olan kaynakların dengeli, adil bir şekilde kullanılması ihtiyacıdır.

Toplum halinde yaşayan insanlar kaynakların sınırlı olması nedeniyle maddi veya manevi değerler için birbirleriyle mücadele eden insanlardır. Siyaset felsefecisi Thomas Hobbes’un ‘insan insanın kurdudur’ sözü bu mücadeleyi anlatmaktadır. Bu mücadele ortamında insanın yeme, içme, barınma ve güvenlik gibi maddi; beğenilme, takdir edilme gibi manevi talepleri herkesin uyması gereken ortak kurallarla dengelenir. Dolayısıyla siyaset aynı zamanda toplumsal hayatın doğasında yatan insanın çatışma olgusunu kontrol etme, düzenleme ve ehlileştirme fonksiyonunu da üstlenmiştir. Siyasetin ayrılmaz bir parçası olan uzlaşma, toplumdaki farklılıkların ortadan kaldırılmasından çok, ortak olan noktaların ön plana alınması anlamına gelir. Bunun yanı sıra her toplumsal kural siyasetle ilgili değildir. Ahlak, örf ve adetlere ilişkin kuralların ihlalinde devreye siyaset yerine toplumsal baskı devreye girebilir.

Aristoteles’e göre, insanlar siyasal faaliyetlere katılarak düşünme, fikir yürütme, kendilerini ifade etme, başkalarını etkileme gibi yetenekler kazanmaktadır. Keza insanın kendi hayatını etkileyen konularda söz sahibi olması özgüveni arttıran ve insanın kendini değerli hissetmesine yol açan bir faktördür.

Siyaset Biliminin Temel Kavramları

İktidar, Devlet, Egemenlik, Meşruiyet

İktidar kavramı, bir kimsenin kendi isteğini, bu talebe yönelik muhalefetin varlığına rağmen yaptırabilme gücüdür. Bu nedenle, iktidar ilişkisinin özünde zor kullanma tehdidinin yattığı söylenebilir. Her iktidar, kendisini meşru göstermek zorundadır. Meşruiyet, yapılan eylemin veya uyulması istenen kuralın keyfi olmadığını, bağımsız bir dayanak noktasından hareket edildiğini belirtir. Bu dayanak noktası, bazı toplumlarda dinsel bazılarında ise hukuki olabilir. Geleneksel toplumlarda liderler kendilerini dinsel /geleneksel temeller üzerinden ya da itaat etmesini istedikleri toplumun varlığını koruma, düzeni sağlama gibi tezler üzerinden iktidarlarını meşrulaştırma eğilimindedirler. Meşrulaştırma ise, iktidara itaat etmeyi normal ve olağan kılmak anlamına gelir. Bir iktidar kendisini ne kadar çok meşrulaştırırsa o kadar az zor kullanma yoluna gidecektir.

İktidar ile eş anlamlı olarak kullanılan devlet; belli bir coğrafya üzerinde iktidarı eline almış olan kurumsal yapıdır. Bölünemez ve devredilemez bir güç olma iddiasındaki devlet, bir kişiye değil hiyerarşik bir yapıya işaret eder. Egemen güç olan devlet, ortak kuralları herkese eşit bir biçimde uygulama sorumluluğundadır.

Ulus-Devlet ve Küreselleşme

Modern toplumlarda devlet kavramı yerine kullanılan Ulus-devlet kavramı, dini ya da geleneksel meşrulaştırma biçimlerinin modern toplumlarda etkisini yitirmesi ile Max Weber’in ortaya attığı, yasal/akılcı bürokrasiyi merkeze alan devlet yapısını tanımlar.

Modern dünya ulus-devletlerden oluşmuşken küreselleşme ile birlikte bu devlet yapısının sona ereceği iddiaları yükselmiştir. Küreselleşme; mal, insan, sermaye ve fikirlerin dünya ölçeğinde yaygınlık kazanması ve çok daha hızlı bir dolaşımla aktarılması anlamına gelmektedir. Dünyanın bir bölgesinde olan bir olayın diğerini de yakından etkilemesi anlamına gelir. Küreselleşme, Batılı devletlerin Avrupa dışında kalan bölgelere ulaşma çabalarıyla, 17. yüzyıldan itibaren hız kazanmış ve teknolojik gelişmelerle hızını arttırmıştır.

Sermayenin dünya ölçeğindeki dolaşımı devletlerin sermayeyi vergilendirme kapasitesini azaltmış ve ulusdevletlerin kaynak dağıtma yoluyla meşruiyet sağlamalarını yani refah devlet uygulamalarını zorlaşmıştır. Refah devlet; bireylerin, yaşama, özgürlük ve mülkiyet haklarını korumakla birlikte, belli bir sosyoekonomik düzeyde yaşamalarını da amaçlayan devlet türüdür.

Siyasal İdeolojiler

İdeoloji Kavramı

Siyasal ideoloji, bireylerin siyasal dünyayı yorumlama ve açıklamalarına yardım eden; daha iyi bir dünyanın nasıl kurulacağını göstererek siyasal eylemi de içeren sistematik ve kendi içinde tutarlı düşünceler bütünüdür. Başka bir deyişle, doğruyu ve gerçeği temsil eden düşüncenin karşıtıdır. 1950’li yıllarda ideoloji kavramı totaliter devlet ile ilişkilendirilmiştir. Bu devletlerin sahip olduğu totalitaryanizm anlayışı; farklılık ve çoğulculuğu reddederek gerçeği bildiğini iddia eden bir grubun önderliğinde toplumun her alanında söz sahibi olmayı amaçlamaktadır.

İdeolojilerin bir takım işlevleri bulunmaktadır. Birincisi, insanların yaptığı işlere ve hayatlarına bir anlam getirirler. Her bir insanın suç, adalet, eşitsizlik, yoksulluk gibi sosyal olgulara hangi pencereden baktığı sahip olduğu ideoloji ile bağlantılıdır. İdeolojinin ikinci işlevi, insanın yaşamına yüklediği anlama paralel olarak, toplumsal yaşama olan bakış açısını belirlemektedir. Başka bir deyişle ideolojiler insanın daha iyi bir toplumsal sistemin ne olması gerektiğine dair eleştirilerini, arayışlarını da kapsamaktadır.

Liberalizm

Liberalizm “aydınlanma” düşüncesinin bir uzantısı olarak insanın akıl ve bilim yoluyla doğa üzerinde ve kendi hayatında kontrol kurabileceğini iddia eder. Öne çıkardığı temel değer, birey ve bireyin özgürlüğüdür. Liberallere göre insanlar, renk, dil, din, soy gibi farklılıkları bir kenara bırakılarak sırf insan oldukları için belirli haklara sahip olmalıdır. Diğerlerinin özgürlüğüne zarar vermediği sürece bireyler herhangi bir özgürlük sınırlamasına tabi tutulamaz. Bu özgürlük anlayışına “negatif özgürlük” de denilir.

Liberalizme göre, bireysel özgürlüğe karşı en büyük tehdit devlettir. Ancak bir bireyin diğer bireyler üzerinde baskı kurmasını önlemek için devlete ihtiyaç vardır. Bu nedenle liberaller için devlet, “güçlü” fakat “sınırlı” işlevle; hayatı, hürriyeti ve mülkiyeti korumakla yükümlü, bir “gerekli şeytan”dır. Bunun dışında devletin bireylere her hangi bir doktrin aşılaması ya da hukuk kurallarını eşitsiz şekilde kullanması düşünülemez. Liberaller ekonomik alanda karşılıklı çıkar kavramını benimserler ve mal ve hizmetlerin karşılıklı çıkarlar temelinde değiştirildiği serbest piyasa ekonomisini savunurlar. Liberaller için demokrasi, istenmeyen yöneticilerin şiddet unsuru olmaksızın iş başından uzaklaştırılmasının bir yoludur.

Liberalizme yöneltilen eleştirilerin başında, bireylerin sahip olmak istedikleri özgürlükleri elde etme noktasında eşit olmadıkları gerçeğidir.

Sosyalizm

Tıpkı liberalizm gibi aydınlanma düşüncesinin bir ürünü olan sosyalizm, hem özgürlüğün hem de eşitliğin sağlanabildiği bir toplum düzeni kurmayı hedefler. Bu amaç için sosyo-ekonomik eşitlik, paylaşma, kardeşlik ve kolektif mülkiyet gibi değerleri öne çıkarır.

Karl Marx, sosyalizm düşüncesini sistemli bir yapı haline getirmiştir. Marx, kapitalizmin eleştirisini yaparak, kapitalizmin sebep olduğu krizlerin sonunda sosyalizmin kurulmasının kaçınılmaz olduğunu ileri sürmüştür. Benzer şekilde, Vladimir İlyiç Lenin de sosyalist devrimin gelişmiş kapitalist ülkelerde gerçekleşeceğini savunmuştur. 1917 Ekim Devrimi ile iktidara gelen Lenin ve arkadaşlarının ardından Doğu Avrupa ülkeleri ve Çin olmak üzere, dünyanın bir çok yerinde sosyalist rejim yürürlüğe girmiştir.

Bu ülkelerde altyapı yatırımları gerçekleştirilmiş, belli iktisadi gelişmeler sağlanmış, okur yazarlık ile kadın/erkek eşitliği gibi konularda olumlu gelişmeler kaydedilmiştir. Diğer taraftan bu sosyalist pratiklerde eksik olan şey, insan hak ve hürriyetlerinin büyük ölçüde ihlal edilmesi olmuştur. İşçi sınıfını temsil etme iddiası ile yola çıkılmış fakat zaman içerisinde komünist parti mensuplarının ayrıcalıklı bir sınıf oluşturduğu, halkın ise yoksullukta eşitlendiği baskıcı bir rejime dönüşmüştür.

Muhafazakârlık

Muhafazakârlık kavramı, insanların doğasındaki var olan durumu koruma eğiliminden ileri gelmektedir. Belirli bir siyasi ideolojiye atıfta bulunmaktan çok, belirli bir düşünceye sıkı sıkıya tutunma durumuna işaret eder.

Fransız Devrimi ve onun arka planındaki Aydınlanma felsefesinin sorgulanması Avrupa’da muhafazakârlığın ortaya çıkışını tetikleyen temel siyasal olgudur. Muhafazakârlığın babası sayılan Edmund Burke’e göre insan, asla mükemmel olamayacak kusurlu bir yaratıktır. Bu nedenle, toplum da hiçbir zaman mükemmel ya da kusursuz olmayacaktır. Muhafazakârlara göre toplumu liberalizm, sosyalism gibi soyut ideolojilerle veya aklın bulduğu ilkelere göre şekillendirme girişimi, başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkûmdur.

İnsan ahlak olarak bozulmaya meyilli bir varlık olduğundan devlet sosyal düzenin sürdürülmesi adına mecburi bir gereksinimdir. Dolayısıyla liberallerden farklı olarak muhafazakârlar, siyasi otorite ve devleti çok önemserler. Devlet, çoğu zaman mistik anlamlar da yüklenen bir otorite, güvenlik hissi veren bir mekanizmadır.

Milliyetçilik

Milliyetçilik liberalizm ya da sosyalizm gibi bireyi merkeze almak yerine millet ya da ulus kavramları üzerinden şekillenmektedir. Milliyetçi ideolojiye göre, her millet kendi devletine sahip olmalı ve milleti temsil eden bir kurum olarak devletin kimliği bu millî kimlikle örtüşmelidir.

İnsanlar arasındaki din, cinsiyet, statü, sosyo-ekonomik yapı vb. noktalara dayanan hayati farklılıkları görmezden gelerek, insanı sadece milli bir kimliğe indirgeme eğilimi, milliyetçiliği teorik tutarlılık açısından en sorunlu olan ideolojilerden biri haline getirmektedir.

Bu bakış açısından ötürü milliyetçilik, tarih boyunca da rahatlıkla dışlayıcı, otoriter ve genişlemeci bir eğilim içine kolaylıkla girebilmiştir. Milliyetçilik, çoğul olan milletin ülkede azınlıkta olanlara yönelik baskıcı politikaları desteklemekte ya da çatışmacı eğilimleri arttıran bir rol üstlenmektedir.

Sosyal Demokrasi

Sosyal demokrasi, gelişmiş kapitalist ülkelerde 19. yüzyılda ortaya çıkan ve işçi sınıfının kapitalist düzeni devirmek yerine, kapitalist sistem içinde kalarak, demokratik mücadeleler yoluyla haklar elde etmesini savunan bir ideolojidir. Bu düşüncenin temelindeyse barışçı ve parlâmenter yollardan sosyalizme geçme iddiası yatar.

Dünyanın en eski partilerinden Alman Sosyal Demokrat Partisi veya İngiliz İşçi Partisinin geliştirdiği sosyal demokrat yaklaşımlar, devletin aktif olarak üretim faaliyeti içinde yer almasını savunmuştur. Sosyal demokratlar, sosyalizm ile kapitalizmin en iyi yönlerini birleştirmeyi; artan üretim ve zenginliğin piyasa mekanizması tarafından değil de daha adil bir biçimde sosyal devlet tarafından paylaştırılması isteğini dile getirmiştirler.

1970’lerin iktisadi krizinin etkisiyle sosyalist sistemlere karşıt olarak, başta İngiltere ve ABD olmak üzere birçok ülkede neo-liberal iktisadi politikalar uygulanmaya başlanmıştır. Sosyalist ve liberal düşünceler arasında artan zıtlık çatışmasını ortadan kaldırmaya yönelik bir hamle, İngiliz İşçi Partisi tarafından Tony Blair iktidarında uygulanmıştır. Anthony Giddens’in geliştirdiği bir kavram olan “üçüncü yol” siyaseti, sosyal demokrat ideolojiyi yeniden canlandırma çabalarının en önemli örneği olmuştur.

Faşizm

Faşizm, belli bir ulus ya da ırkın üstünlüğünü vurgulayan ve devletin otoritesini öne çıkaran 20. yüzyıl ideolojisidir. Faşizm kendisini liberalizm, demokrasi ve Aydınlanma düşüncesi gibi daha çok karşıtı olduğu değerler üzerinden tanımlar. Bir ırkın diğerine karşı üstünlük kurmak adına şiddet uygulamasını meşru kılar. Alman faşizmi, Yahudi aleyhtarlığını vurgulamış ve İtalyan faşizmi ise devlet kültüne dayalı olarak gelişmiştir. Her ikisinin de ortak noktası, sorgulanmayan üstün liderleri odak haline getirmeleridir.

Diğer yandan faşist düşünce, topluma nüfuz etmek ve kitle temeli yaratmak amacıyla propaganda ve ajitasyon kullanır; büyük ve gösterişli mitingler, protestolar, yürüyüşler düzenler. Bu propagandaların temeli, genellikle insanın doğasındaki korkuları kışkırtarak kitleleri harekete geçirmeye dayalıdır.

Feminizm

Feminizm, günümüz siyasal ve sosyal düzeninin erkeğin lehine kadının aleyhine işlediği düşüncesinden yola çıkar. Gelişmiş ülkelerde bile nüfusun yarısını oluşturan kadınlar zenginliğin ancak ufak bir kısmını kontrol etmektedir. Büyük şirketlerde, siyasette ve akademik dünyada, üst pozisyonlarda yer alan kadınların sayısının düşüklüğü dikkat çekmektedir.

İlk dalga feminizmi ya da liberal feminizm de denilen eğilimde kadınların kanun önünde eşit olması, özellikle de erkeklerle eşit seçme ve seçilme ve miras haklarına sahip olmaları öne çıkmıştır. 1960’lardan sonra gelen ikinci dalga feminizminde ise, kanun önünde eşitlik yeterli değildi. Onlara göre, kapitalist sistem ortadan kaldırılmadan bu sorunların düzelmesi imkânsızdır.

Radikal feministler ise “toplumsal cinsiyet” kavramına önem vermiş ve kadınlık ya da erkeklik gibi rollerin erkek egemen bir düşünceyle üretildiğinin altını çizmişlerdir.

Radikal feministlere göre, erkek egemen düzeni sembolize eden “patriyarki” (ataerkillik) insanlık tarihî ile paralel olarak gelişmiştir.

Çevrecilik

Çoğu zaman “ekolojizm” ile eşanlamlı olarak kullanılan çevrecilik akımının temel iddiası, toplumsal-siyasal hayatı mümkün kılan doğanın, insanlar ve insanların çıkarcı, işgalci tutumları neticesinde zarar gördüğüdür. Ekolojizm dünyanın doğal dengesinin insan müdahalesiyle bozulduğu ve bunun böyle devam edemeyeceğini vurgular. Bu düşünceye göre doğal dünyaya ve insan dışındaki diğer canlılara ve gelecek kuşaklara karşı sorumluluklarımız vardır. İnsanın bütün dünyanın merkezi ve efendisi konumunda olduğu ve diğer doğal varlıkların ise insana hizmet etmek için var olduğu anlayışı reddedilip ekosantrik ya da doğa-merkezli bir toplumsal siyasal örgütlenmeye gidilmedikçe sorunlar çözülmeyecektir. Diğer yandan sürekli daha fazla tüketimi teşvik eden kapitalist iktisadi düzenin reddedilmesi ya da zararlı yönleri kontrol altına alacak bir otorite geliştirilmesi de diğer çözümlerdir.

Demokratik Rejimlerde Siyasal Kurumlar (Devletin Örgütlenmesi), Devlet-Toplum İlişkileri ve Siyasal Hayat

Demokrasi Nedir?

Demokrasi modern devletlerin siyasi rejim biçimidir. Demokraside nihai siyasi karar alma yetkisi serbest seçimlerle belirlenmekte ve siyasi iktidarın sınırları hukuki normlarla çizilmektedir. Bu yaklaşım “halkın halk tarafından halk için yönetimi” idealini ifade eden, Cumhuriyetçi anlayıştan farklı olarak, halkın, halkın kendi seçtiği temsilciler tarafından idare edilmesi anlamına gelmektedir. Modern dünyada nüfusu gün geçtikçe kalabalıklaşan toplumlarda demokrasi, özgürlükleri korumak adına işlerliği olan en iyi sistemdir.

Demokrasiler, toplumlardaki çatışma veya farklılıkları ortadan kaldırma iddiasında değildir. Sadece bu farklılık ve çatışmalara rağmen bir arada yaşama kültürünü geliştirmeyi, belli kurallar çerçevesinde düzenlemeyi hedefler. Demokrasi, sorunlarla bir arada yaşamanın ya da onları yönetilebilir ve katlanılabilir hâle getirmenin en önemli yollarından biridir. Bu anlamda bireyler hak ve hürriyetlerini devlete karşı koruyabildikleri, kamusal kararlarda söz sahip olabildikleri ve kamusal gücü kullananlardan hesap sorabildikleri ölçüde “yüksek kaliteli” demokrasi içerisinde yaşamış olurlar. Bunların az olduğu toplumlarda ise “düşük kaliteli” demokrasi hakimdir.

Seçimler ve Yasama Organı

Demokratik rejimin olmazsa olmazı olan seçimlerle halk, kendini temsil edecek kişileri seçer. Modern dünyada oy verme yaşının 18 yaş üstü olması şartı dışında, seçme hakkının kullanılması ırk, dil, cinsiyet, mülkiyet, vb. gibi değerler üzerinden sınırlandırılmamaktadır. Yüksek kalitedeki demokratik sistemlerde temsilciler ile seçenler arasındaki ilişki hükmeden bir ilişkiden çok seçmenlerin taleplerini dikkate alan bir anlayışla gerçekleştirilir. Kullanılan oyların parlâmentoya nasıl yansıyacağı ise seçim sistemleriyle belirlenir.

Halkın seçtiği temsilcilerden oluşan parlâmento nispi temsil sistemi ile millet egemenliğinin odak noktasıdır. Parlâmenter sistemlerde, başbakan ve bakanlar kurulu parlâmento üyeleri arasından seçilir ve parlâmentonun güvenini sağladıkları sürece iktidarda kalabilirler. Bu sistemde parlâmento güvensizlik oyu verirse herhangi bir hükümeti iktidardan düşürebilir. Başkanın, yasama organından ayrı olarak seçildiği başkanlık sisteminde ise yasama organı yürütme organını güvensizlik oyu ile düşüremez. Başkanlık sistemi ile parlâmenter sistem arasındaki temel fark budur.

Yürütme Organı ve Bürokrasi

Yürütme, yasaların ve alınan kararların hayata geçirilmesinden sorumlu olan devlet organıdır; parlâmenter sistemlerde yürütme organı, bakanlar ve başbakandan oluşan hükümetteki temsilcilerden oluşur. Buna kısaca kabine de denir. Teorik olarak yürütme organı, yasama tarafından yapılan yasaların uygulanmasını gözetmekle sorumludur. Bu işleyişte, özellikle tek başına iktidar olabilecek kadar bir çoğunluğa sahip olan partilerin, yasama organına hakim olması mümkündür.

Başkanlık sisteminde ise belli bir süre için seçilen başkanın bu görevde kalmak için meclisin onayına ihtiyacı yoktur. Ancak yasa yapımı ve yüksek bürokratların atanmaları sürecinde başkan meclisin desteğine ihtiyaç duyar. Piramide benzeyen bu yapıda başkan yürütmenin asli unsurudur.

Geniş anlamda yürütme denildiğinde sadece hükümet, kabine ya da başkan değil, bürokrasi kavramı ortaya çıkar. İç ve dış güvenlikten sorumlu olan ordu ve polis teşkilatı vergi toplamadan sorumlu maliye teşkilatı ve yargı teşkilatı bürokrasinin temelini oluşturur. Bürokrasi tüm bu konularda alınan kararları hayata geçirir. Bürokrasinin denetim ve kontrolünün çok zor olduğu, bürokrasinin belirlenen politikaları uygulamak yerine beğenmedikleri proje ve programların hayata geçirilmesi sırasında, eksik bilgi verme, hukuki engel yaratma, işi uzatma gibi yollarla işleyişe sekte vurabilmelerine dair eleştiriler sıklıkla dile getirilmektedir.

Siyasi Partiler ve Parti Sistemleri

Devlet ile toplum arasındaki temel bağlantı noktalarından biri olan siyasi partiler halkın oylarını alarak iktidara gelme amacıyla örgütlenmiş, genellikle belli bir ideolojik çatı altında birleşen örgütlerdir. Siyasi partiler, toplumun bütün kesimleriyle sürekli bir biçimde etkileşim içindedirler. Toplumsal talepleri dikkate alan partiler bunları siyasi bir paket haline getirerek seçmenlerin karşısına çıkarlar. İktidara geldiklerinde devletin en üst karar alma mevkilerine yerleşmiş olurlar. İktidara geldikten sonra da bu siyasi paketi uygulamaya çalışırlar. Eğer iktidara gelebilmek için üç ya da daha fazla partinin işbirliği yapması gerekiyorsa çok partili sistemden söz etmek mümkün olacaktır. Bu tür koalisyonları zorunlu kılan bu sistemlere ılımlı siyasal sistemler denir.

Baskı Grupları ve Sivil Toplum Kuruluşları

Baskı grupları belli kesim ya da grupların taleplerini siyasal alana taşımayı amaçlayan genellikle sınırlı üye sayısına sahip örgütlerden oluşan siyasi aktörlerdir. Siyasi, ekonomik ve kültürel çıkarları bünyelerinde barındıran toplumlarda bu farklı çıkarların temsil edilmesi adına işlev görürler. İşçi ve işveren örgütlerinin baskı gruplarına bir örnek olarak verilmesi mümkündür. Günümüz siyasi literatüründe ise baskı grupları yerine sivil toplum kuruluşları kavramı giderek daha da yaygınlaşmaktadır. Devletten bağımsız olarak kamusal alanı etkilemek amacıyla oluşturulmuş ve gönüllülük esasına dayalı örgütlenmeler olan sivil toplum kuruluşları toplumun vazgeçilmez bir unsurudur.

Baskı grupları ya da sivil toplum kuruluşlarının siyasal partiler tarafından yeterince temsil edil(e)meyen çıkarların siyasal sistemin merkezine taşınması potansiyelini ellerinde bulundurmaları da demokratik yapıda önemlidir.

Kamuoyu ve Medya

Tartışmalı bir kavram olan ‘kamuoyu’nun kelime anlamı ‘halkın kanaatleri’dir. Kamuoyu, daha çok örgütlü ve sesini duyurabilen kesimlerin oluşturdukları ve diğerlerine benimsetmeye hedefledikleri fikirler bütünü olarak görülebilir. Bu anlamda baskı grupları, medya, siyasetçiler ve hatta bürokratlar önemli olduğunu düşündükleri meselelerde “kamuoyu” oluşturma çabası içindedirler.

Hükümetler, milyonlarca insanın benzer fikirde olmasının mümkün olmadığı gerçeğinden hareketle kamuoyundan yükselen seslerin, çoğunluğun iradesini yansıtmayabileceği ihtimaliyle hareket ederler. Bu nedenle kamuoyu kararların alınmasında fazla etkili olmasa bile hükümetlerin neleri yapamayacaklarının belirlenmesinde etkilidir.