Ünite 7: Sınıfta Motivasyon

Giriş

İnsanları harekete hazırlayan, onları daha çok çalışmaya yönlendirerek davranışlarını etkileyen pek çok neden vardır.

Bireyin, davranışlarını etkileyen çeşitli faktörler ve teşvik edicilerin etkisiyle bir harekette bulunmasına ya da bir hareket yolunu diğerine tercih etmesine neden olan kuvvetlere genel olarak motivasyon denir.

Motivasyon Kavramı

Psikologlar genel olarak insan davranışlarının motivasyon sonucu doğduğu noktasında birleşmektedirler.

Motive kelimesinin Türkçe karşılığı olan güdü; bireyi bilinçli bir davranışa iten güç olarak tanımlanmakta olup motivasyon kelimesinin karşılığı ise güdülenmedir.

Gereksinmeleri, ilgileri, korkuları ve istekleri kapsayan genel bir kavram olan motivasyon, davranışa enerji verip bireyi bir amaç için harekete geçiren güç anlamına gelmektedir.

Doğuştan gelen güdülere içgüdü veya dürtü denmekte olup dürtü genellikle açlık, susuzluk gibi biyolojik kökenli gereksinimlerin giderilmesi için organizmanın hazır hale gelmesi, içgüdü ise türe özgü davranışlardır.

Motivasyon; ilki kişiden kaynaklanan gereksinim veya uyaran, ikincisi güdü, üçüncüsü davranış, dördüncüsü amaç ve beşincisi ise doyum olmak üzere beş aşamada gerçeklesen bir eylem olup, her bir aşama diğeri üzerinde etkili bir döngü çerçevesinde gerçekleşir.

Motivasyonun günlük hayatımızdaki yerine bakıp onun doğasını açıklamaya kalktığımızda gördüğümüz iki bileşenden biri olan gereksinim (uyaran), organizmayı uyarıp faaliyete geçirirken, diğer bileşen güdü organizmanın davranışını belirli bir amaca doğru yöneltir.

İnsanın bilinçlenme aşamalarının; içgüdüden dürtüye, gereksinimden arzu ve ilgiye, ardından ideallere uzanan bir yol izlediği görülürken bilinçsizlikten bilinçliliğe doğru gelişen bu zincir içinde güdü zaman içinde nitelik değiştirerek bilinçli sorumluluklara dönüşmektedir.

Yaşamlarımız bazı özellik ve değerlerimizin korunmasına bağlı olup hassas ayarlanmış makineler gibi bedenimiz ve psikolojimiz dengede olmaksızın çalışamaz.

Bedenin sabit bir dahili ortamı koruma eğilimi şeklinde tanımlayabileceğimiz “denge” ilkesi insan hayatında önemli olup dürtü teorisinin temelini oluşturmaktadır.

Denge ilkesi, fizyolojik dengesizliklerin yanı sıra, psikolojik dengesizlikleri de kapsarken; her bireyin istek ve özlemlerinin kendine özgü farklılıklar gösterdiğini, bir gereksinimin bittiği yerde başka bir gereksinimin başladığı ve motivasyon sürecinin her defasında aynı yolu izlediğini söyleyebiliriz.

İnsanın tüm eylemlerinin temelinde yatan güdüler; doğuştan getirdiğimiz öğrenilmemiş (birincil) ve öğrenme sonucu açığa çıkan (ikincil) olarak sınıflandırıldığı gibi önem ve gereksinim sıralamasına göre yapılan “birincil ve ikincil güdüler” ile sürekliliğine göre yapılan “sürekli ve süreksiz güdüler” şeklinde de sınıflandırılır. İnsanlar da dahil olmak üzere her hayvan türü için ortak olan dürtü kaynaklı fizyolojik temelli öğrenilmemiş birincil güdüler, fizyolojik dürtüler olarak da adlandırılırlar.

İnsan ve hayvan hayatında yönlendirici rol oynayan açlık, susuzluk, uykusuzluk, cinsellik, analık, merak, dinlenmek, hareket etmek, vb. fizyolojik dürtüler, organizmanın biyolojik varlığının korunmasına yönelik olduğundan onların davranışlarını kontrol altında tutabilirler.

Sosyal güdüler olarak da adlandırılan ikincil güdüler, diğer insanlarla ilişkili olan öğrenilmiş veya öğrenilmemiş güdüler olup tüm canlı türlerinde, birincil güdülere kıyasla dış uyarıcılara daha fazla bağlıdırlar ve çevre hakkında bilgi edinmeyle bağlantılıdır.

Bireyin başka insanlarla yaşama zorunluluğu ve onlarla karşılıklı ilişkiye girmesi gereği ortaya çıkan sosyal güdüler insanı diğer canlılardan ayıran önemli bir özelliktir.

Güdüleri sürekliklerine göre belli bir durumun etkisiyle ortaya çıkan ve geçici olan “durumluk güdüler” ve durumluk güdüye oranla daha kalıcı olan “sürekli güdüler” olmak üzere ikiye ayırabiliriz.

Bireyin davranışlarını başlatıp, bu davranışların biçimini, yönünü, yoğunluğunu ve süresini belirleyen motivasyon kaynakları; içsel ve dışsal motivasyon kaynakları olmak üzere ikiye ayrılır.

Clark Hull tarafından geliştirilmiş olan “Önemli davranışların içsel güdülerle motive edildiği” teorisine göre güdüler bir canlının fizyolojik gereksinimlerine tepki olarak doğan içsel durumlardır ve güdü tatmin olduğunda veya azaldığında ise organizma doyuma ulaşarak hareket etmeyi durdurur.

İçsel motivasyonda, eyleme yönelik inanış ya da beklentilerimizin bir kısmını karşılayıp doyum sağladığımız için, eylemin bizzat kendisi ödüllendirici bir özellik taşırken, içsel motivasyonun kaynağını bireyin ilgileri, merak etmesi sonucu açığa çıkan öğrenme ihtiyacı, belli bir alanda yeterlik ve gelişme duygusu kazanma oluşturur.

İçsel motivasyona yönelik olarak gerçekleştirilen deneyler, davranışların sadece içsel güdüler tarafından güdülenmediğini aynı zamanda teşviklerle (dışsal uyarıcılar veya ödüllerle) de güdülenebildiğini göstermektedir.

Dışsal motivasyon, teşvik veya dışsal ödüller almamıza yardımcı olan ya da biyolojik gereksinimleri azaltan belli bazı davranış ve faaliyetleri kapsamakta olup davranışlarımızı gözden geçirdiğimizde bunların temelinin içsel ve dışsal motivasyon kaynaklarının karışımına dayandığını görebiliriz.

Araştırmalar, bireylerin içsel motivasyon ile daha fazla çaba gerektiren stratejileri kullanmaya yöneldiklerini ve bu durumun onları daha derin bir bilgi edinme sürecine sevk ettiğini; dışsal motivasyonun kısa bir zaman dilimi ve ödül olduğu sürece etkili olduğunu, dışsal motivasyon aracılığıyla içsel motivasyonu ortaya çıkarmanın ve güçlendirmeye çalışmanın çok önemli bir beceri ve yeterlik gerektiğini göstermektedir.

Motivasyon Teorileri

Sosyal bir varlık olan insanın ne zaman, nerede, nasıl davranacağı; ilgi, gereksinim ve beklentilerinin neler olduğu konusunda yapılan araştırmalar kapsamında geliştirilen motivasyon teorilerini, içsel faktörleri odağa alan “Kapsam Teorileri” ile dışsal faktörleri odağa alan “Süreç Teorileri” olarak iki ana grupta toplayabiliriz.

Bireyin belirli yönlerde ve şiddette davranmasına neden olan faktörlerin neler olduğunu açıklamaya çalışan kapsam teorilerinin en çok bilinenleri; Abraham Maslow tarafından geliştirilen İhtiyaçlar Hiyerarşisi Teorisi; Clayton Alderfer tarafından geliştirilen ERG Teorisi; Frederick Herzberg tarafından geliştirilen İki Faktör Teorisi; David McClelland tarafından geliştirilen Başarma İhtiyacı Teorisidir.

Abraham Maslow’un insan davranışlarını yönlendiren en önemli etkenin ihtiyaçlar olduğunu savunarak motivasyon kavramını açıklamaya çalıştığı “İhtiyaçlar Hiyerarşisi Teorisi” günümüzde de popülerliğini koruyan, bireysel ihtiyaçların en kapsamlı biçimde ele alınarak incelendiği ve bunların bir hiyerarşi içinde olduğunu öne süren teoridir.

Maslow insanoğlunun farklı ihtiyaçlarının bir dizi hiyerarşi içinde bulunduğunu ve karmaşık ihtiyaçlardan önce daha sık gereksinim duyduğumuz belli temel ihtiyaçların öncelikle doyurulması gerektiğine dikkat çektiği teorisi bir piramit şeklinde düşünülebilir.

Piramidin tabanını oluşturan alt düzey ihtiyaçlar; insanoğlunun açlık, susuzluk, cinsellik ve uyku gibi hayatta kalıp-kalmamasına neden olabilecek “fizyolojik ihtiyaçları” ve kendisi ve yakınları için emniyetli bir çevre oluşturma çabasını gösterdiği “güvenlik ihtiyaçları” dır.

Alt düzey ihtiyaçları karşılanan bir insan, onun ardından aşık olmak, sevmek, sevilmek gibi “ait olma”, saygı duyulma, takdir edilme gibi “saygınlık” ve “kendini gerçekleştirmek” gibi üst düzey ihtiyaçlarını karşılamaya yönelecektir.

MasIow’un tanımladığı bu beş ihtiyaç içerisinde en az bilineni olan “kendini gerçekleştirme”, insanların kendi potansiyellerini en üst düzeyde gerçekleştirmesini ifade eden bir kavram olup Maslow, kendini gerçekleştiren insana ilişkin 15 özellik sıralamıştır.

Bunlar: “gerçeği daha iyi algılayıp gerçekle daha rahat ilişki kurabilme, hem kendini, hem başkalarını olduğu gibi kabul etme, kendiliğindenlik, sorunlara yönelme, çevreden uzak durma, özerklik, çevreden bağımsızlık, yaşamın tadını çıkarmada sürekli tazelik, gizemsel deney ya da “doruk” deneyi, toplumsal ilgi, kişilerarası ilişkiler, demokratik bir kişilik yapısı, araçlarla amaçları ayırma yeteneği, şakadan anlama, yaratıcılık, kültürlemeye karsı direnme” dir.

Yalnızca Batı toplumların gözlemlenmesine dayanması sebebiyle Maslow teorisinin evrenselliği günümüzde tartışılır hale gelmiş, daha az gelişmiş toplumlarda yapılan araştırma bulgularından sonra psikologların çoğu bu teoriye kuşkuyla yaklaşmıştır.

Nitekim Haymes, Green, Quinto ve Weiss gibi araştırmacılar da Maslow’un teorisindeki aşamaların belirli bir düzen içerdiğini doğrulayamamış olup, bireyden bireye düzeyler arasında farklılıklar olabileceğine dikkat çekmişlerdir.

Maslow’un teorisi insan gereksinimlerinin karmaşıklığını vurgulaması ve insanların daha temel biyolojik gereksinimleri karşılamayla uğraşırken, göreceli olarak üst gereksinimlere ilgisiz kalacağını belirtmesi açısından önemlidir.

Clayton Alderfer; Maslow’un teorisine dayanarak yaptığı araştırmalar sonucunda geliştirdiği ERG teorisinde ihtiyaçları, varlık-ilişki-gelişme ihtiyaçları olarak üç büyük kümede toplamıştır.

Varlık ihtiyaçları en alt düzeyde ihtiyaçlar olup, yemek yeme, su içme, nefes alma, korunma ve fiziksel güvenlik gibi insanların hayatta kalmasını sağlayan ihtiyaçları kapsamaktadır.

İlişki ihtiyaçları sosyal etkileşim kaynaklı olup ilişkileri, duygusal destek, saygı, tanınma ve ait olma gibi sosyal gereksinimleri giderecek ihtiyaçları kapsar ve bu ihtiyaç bağlamında doyuma ulaşmak, ancak başka insanlarla birlikte mümkün olmaktadır.

Gelişme ihtiyaçları kişinin çevresiyle etkileşime girerek yenilik ve yaratıcılıklarını ortaya çıkarıp geliştirecek biçimde karşılıklı ilişkiler oluşturmasını kapsamaktadır.

Maslow’un teorisiyle Alderfer’in ERG teorisi arasındaki en belirgin farklar; beş basamaktan oluşan ihtiyaçların üçe indirilmesi, ihtiyaçların, Maslow’daki gibi belirli sıra izleyerek ortaya çıkmaması ve kişinin herhangi bir zamanda bu üç basamaktan herhangi birinin etkisiyle davranışlarını sergileyebileceğini ifade etmesidir.

Araştırma verileri ve bulgularına göre geliştirilen ERG teorisi Maslow’dan farklı olarak insan-çevre ilişkilerini içerirken ihtiyaçların tümüyle bireyin içsel gücünden kaynaklı olmadığını çevredeki durumlara göre değişik biçimler alabildiğini öne sürmektedir.

Teoriye göre daha ayrımlaşmış, daha soyut amaçları elde edemeyenlerin daha somut amaçlara yönelmesiyle, gerçek istek doyurulmamış ama daha somut olanı onun yerine geçmiş olacaktır.

Getirilen eleştiriler bağlamında teorinin bulgulara uymayan bazı önermeleri Alderfer tarafından değiştirilmesine rağmen, teorideki bir ihtiyaç kümesinde engellemeyle karşılaşıldığında bir alt kümedeki ihtiyaçlara dönüleceği önermesi, varlıkla ilişki ihtiyaçları için geçerli bulunurken gelişme kümesi için geçerli bulunmamıştır.

İki temel ihtiyaç teorisi olan Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi ile Alderfer’in ERG teorileri ihtiyaçların çeşitli türlerini tanımlamakta ve ihtiyaçları düşük düzeyden yüksek düzeye doğru ayırmada başarılı olsalar da Miner, Wahba, Bridwell, Rauschenberger, Schmitt ve Hunt gibi araştırmacılar bu teoriler tarafından ihtiyaç odaklı davranışlarla ilgili yapılan tahminlerin desteklenmediği ileri sürmüşlerdir.

Motivasyon konusunda Maslow’dan sonra en çok bilenen kişilerden Frederick Herzberg, işyerindeki insanların etkin ve verimli bir biçimde çalışmalarına neden olabilecek koşulları araştırırken geliştirdiği “İki Faktör Teorisi( Hijyen Teorisi)” nde doyumsuzluğu önleyen faktörleri hijyenik faktörler olarak listelemiştir ve onları doyuma sebep olan motivatörler (motive ediciler) olarak adlandırmıştır.

Herzberg’e göre motive ediciler, Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi Teorisi’ndeki, üst düzeydeki ihtiyaçları tatmin ederken, kişiyi daha fazla çaba sarf etmeye ve daha yüksek performansla çalışmaya itmekte; hijyen faktörleri ise alt düzey ihtiyaçların tatmin edilmesi ile iş doyumsuzluğunu engellemekte rol alırlar.

Herzberg’in hijyen olarak adlandırdığı faktörler iş görenleri motive etmez, performans kaybına neden olan şeyleri önleyerek motivasyon için gerekli ortamı yaratır.

İhtiyaçlar Hiyerarşisi ile ERG teorisinin yalnızca ihtiyaçları sınıflandırması açısından eleştiren İki Faktör Teorisi de yalnızca çalışma yaşamına yönelik olduğundan tam anlamıyla gereksinimleri sınıflandırmaz.

Ayrıca Herzberg’in çalışmasında denekler sadece mühendisler ve muhasebecilerden oluştuğundan genel olarak işgücünün temsil etmediğini de akla getirmektedir.

Çıkış noktası Henry A. Murray tarafından geliştirilen Başarı İhtiyacı Teorisi, 65-70 yıla yakın bir süredir pek çok kimsenin katkısıyla geliştirilmiş bir kuram olup ihtiyaçların araştırmacı tarafından gözlemlenebilecek olgular olmadığını gözlemlenebilen davranışlardan çıkarılabilecek olanın insan davranışlarını açıklamak için araştırmacı tarafından oluşturulan kuramsal yapılar olduğunu öne sürer.

McClelland ve arkadaşlarının kişinin psikososyal yapısına ait özellikleri ortaya çıkarmak amacıyla “Tematik Algılama Testi (TAT)” kullanarak yaptıkları çalışmanın bulgularına dayanarak başarıyı etkileyen dört çeşit ihtiyaç belirlemişlerdir.

Başarma ihtiyacı: İnsanların uzmanlığını gösterme ve yerine getirme ihtiyacı olarak açığa çıkmaktadır.

İlişki Kurma (Kabul Görme) İhtiyacı: Bireylerin sevgi, ait olma ve bağlanma ihtiyacı olarak açığa çıkmaktadır.

Güç Elde Etme İhtiyacı: İnsanların diğerlerinin hareketlerini yönetme ve kontrol etme ile etkili olma ihtiyacı olarak açığa çıkmaktadır.

Uzmanlık İhtiyacı: Bireylerin kaliteli iş yapma, profesyonellik ve ustalığa sahip olma ihtiyacı olarak açığa çıkmaktadır.

Başarma ihtiyacı teorisi üzerine yapılan araştırmalardan bireylerin kişisel gelişimlerini geliştirebilecekleri iş türünü yaptıklarında kişisel başarılarını ortaya koydukları sonucu çıkmıştır.

Yüksek başarı ihtiyacı olan bireyler çoğunlukla diğerlerinden daha fazla para kazanırken takım çalışması yerine bireysel çalışmayı tercih eder ve girişimle ilgili kariyerlere ilgi duyarlar.

Yapılan araştırmalar başarı ihtiyacının doğuştan değil, sonradan kazanılmış bir ihtiyaç olduğunu ve bireyin performans düzeyini belirlemede önemli bir rol oynadığını ortaya çıkarmıştır.

İlişki kurma ihtiyacı ağır basan bireyler genellikle birlikte çalışmayı tercih eder ve nihai ürünle olduğu kadar bir işin yerine getirilme süreciyle de yakından ilgilidirler.

Kapsam teorileri davranışa etki eden içsel faktörleri açıklamaya çalışırlarken, süreç teorileri bu içsel faktöre ek olarak pek çok dışsal faktöründe bireyin davranışı ve motivasyonu üzerinde rol oynadığını öne sürerler.

Süreç teorilerinden biri olan Davranış Şartlandırma Teorisi “klasik” ve “davranış” olarak ikiye ayrılır. Pavlov geliştirdiği deneylerle bir köpeğin geçirdiği yaşantılar sonucu belirli bir uyarıcıya şartlanabileceğini kanıtlamış, içgüdüsel reflekslere dayanan bu davranışa “şartlı refleks veya öğrenme” adını vermiştir.

Otonom sinir sisteminin işlevleri ile ilgili yapılan klasik şartlandırma deneylerinin sonucunda “genelleme ve ayırt etme”nin öğrenme süreci üzerinde etkili olduğu belirlenmiştir.

Motivasyon teorileri kapsamında ele alınan davranış şartlandırmaları; sonuçsal şartlandırma ve edimsel (operant) şartlandırmadır.

Skinner davranış şartlandırma teorisinde dürtü, gereksinim, tutum gibi “içsel” kavramları davranışın nedeni olarak kabul etmeyerek bireyin geçmiş ve şimdiki çevresinin gözlemlenmesiyle davranışı ortaya çıkaran bilimsel yasaların belirlenebileceğini öne sürer.

Davranışsal şartlandırma teorisi davranışın açığa çıkışını klasik şartlandırmaya göre tamamen tersten ele alıp, şartlandırmanın uyarana tepki olarak değil, davranışın karşılaşacağı sonuca göre oluşacağını öne sürmektedir.

Bu teoriye bireylerin tercih özgürlüğünü yok saydığı, bireyin seçim, inanç ve davranışlarının denetleyemedikleri çevresel güçler tarafından yönlendirildiği konusunda eleştiriler getirilmiştir.

Davranış şartlandırma teorisinin iş yaşamında motivasyon aracı olarak kullanımı istenen davranışın ödüllendirilmesi, istenilmeyen davranışın cezalandırılması şeklindedir.

Beklenti Teorisi motivasyonu sağlayan bilişsel durumları odağa alarak, ödüllerin davranışı nasıl yönlendirdiğini açıklamaya çalışırken kişiyi neyin motive ettiği üzerinde değil, motivasyona katkı sağlayan bilişsel belirleyicileri önemsemesiyle diğer teorilerden daha geniş kapsamlıdır.

Lewin ve Telman’ın bilişsel yaklaşımlarından doğup, Vroom tarafından klasik ekonomi kuramlarının katkılarıyla geliştirilen teorinin formülü şu şekildedir: “Motivasyon=Beklenti x ? (Valens x Araçsallık)

Denklemde motivasyon, kişinin bir davranış veya davranış dizisine karsı hazırlıklı olma durumunu ifade ederken; beklenti, eylemin sonucuna yönelik geçici bir inançtır.

İki ya da daha çok amaca karşı duyulan isteklerin güçleri arasındaki ilişkiyi göstermek için kullanılan valens, bireylerin ihtiyaç ve amaçlarına bağlı olarak değişir.

Araçsallık ise bir ödülle sonuçlanacak davranışın öznel olasılığı, yani göreve yönelik başarılı performansın, istenen çıktılara yol açacağı beklentisidir.

Bu teori; kişisel amaçlar, çaba ve performans arasındaki bağlantılar (beklenti), performans ve sonuç arasındaki bağlantılar (araçsallık) ile sonuçların kişisel amaçları tatmin etmeye nasıl hizmet ettiği (valens) gibi faktörlere baktığından, motivasyon teorileri arasında en karmaşık teorilerden biridir.

Beklenti teorisinin öğrenci motivasyonunu arttırma çabalarında öğretmenlere getirdiği öneriler; öğrencilere konu ile ilgili kazanımları-performansla ilgili potansiyel ödülleri ve yapmaları gerekenleri açık tanımlamaları, hedefin ilgili öğrenci grubu için ulaşılabilir olması, ulaşılan hedefin mutlaka ödüllendirilmesi yönündedir.

Bu teoriye yönelik eleştiriler; bireylerin amaca yönelik davranışlarının rasyonel ya da mantık dışı olabileceğini, bilgiyi işleme yollarının birbirinden farklı olabileceğini göz ardı etmesi ve beklentinin çabaya dönüşmesi için bireyin belli bir yeteneğe ve bilgi düzeyine sahip olması gerekliliğine değinmemiş olmasıdır.

J.Stacy Adams tarafından geliştirilen eşitlik teorisi; eşit çabanın eşit şekilde ödüllendirilmesi gerektiği temeline dayanmaktadır.

Bireylerin çabaları sonucu elde ettikleri değerler hakkında sahip oldukları adalet ve eşitlik duyguları onları daha sonraki amaçlar için motive edebilirken eşitsizlik algıları genelde motivasyonu engelleyebilir.

Adams’ın algılanan eşitsizliği, algılanan eşitlik durumuna çevirmek için tanımladığı davranışsal ya da psikolojik yönelimli altı yöntem: “girdileri değiştirme, çıktıları değiştirme, diğerlerini etkileme, karşılaştırma amaçlarını ya da dayandığı temel etmenleri değiştirme, girdi ve çıktı tanımlarını akılcı biçimde değiştirme, okulu terk etme”dir.

Eşitlik teorisinin en büyük noksanlığı konuyla ilgili yeterli deneysel araştırmaların hala düzenlenmemiş olması, yapılan birçok çalışmanın laboratuvar ortamlarında gerçekleştirilmiş olmasıdır.

Edwin A. Locke ve Gary P. Latham tarafından geliştirilen Amaç Teorisinde, insanların kendileri için saptadıkları amaçlar ve bu amaçları başarmanın kendileri için ödül olacağından, eyleme bu amaçlar için motive oldukları görüşü savunulmaktadır.

Teoride bir insanın kendisi için koyduğu amaçların onun davranışlarını yönlendirdiği, dışarıdan gelen özendiricilerin kişinin amaçlarıyla niyetlerini etkileyerek bir işi başarması üstünde etkili olduğu öne sürülmüştür.

Bireylerin motive olması için amaçların açık, özel, ulaşılabilir ve mümkün olduğunca ölçülebilir olması gerektiğini öne süren teori büyük amaçların daha küçük ve kolay elde edilebilen amaçlara ayırmayı da önermektedir.

Amaç belirleme teorisinin dört temel öğesi; “amaçların belirginliği, amaçların zorluğu, amaçların kabul edilebilirliği ve amaç belirlenmesine katılım” dır.

Amaç teorisi uygulamaya aktarılabilecek, uygulandığı zaman da yararlı olduğu, amaç başarımını artırdığı test edilmiş bir teori olup; bireyleri değerlendirmek, bireysel amaçlarla örgütsel amaçları bağdaştırmak bakımından yönetici ve öğretmenlere analitik ve çok yararlı ipuçları vermektedir.

Sınıfta Motivasyon

Öğrenme ortamında; öğrenilecek konunun çekiciliği, zorluğu veya kolaylığı, başarılı olunacağına inanç, öğrenme ortamının elverişliliği, öğretmeni beğenme, öğretmenin sevgisini yitirmeme, özgüven duygusu, konu ile ilgili yeterli olup-olunmadığına yönelik düşünme, öğretmenin kılavuzluğu ve cesaretlendirmesi, ödüllendirilme veya cezalandırılma olasılığı gibi tüm durumlar motivasyonumuzu etkileyen faktörlerdendir.

Öğrencilerin öğrenme ile ilgi davranışlarının çoğu iyi bir motivasyonun sonucu açığa çıktığından; öğretmenin eğitime verdiği önemi, eğitim etkinliklerine gösterdiği özeni tutum ve davranışları ile yansıtması, güler yüzlü, sabırlı, tutarlı, sevecen, samimi ve anlayışla öğrenciye yaklaşması öğrencinin derse motivasyonunu artıracaktır.

Motivasyonun öğrenmede bireye sağladığı yararlar; bireysel enerjiyi artırarak etkinliklerdeki bireysel ilgi düzeyini yükseltmesi, bireysel hedeflere ulaşma etkinliklerini yönetmesi, bireylerin etkinliklerinde sorumluluk alıp karşılaştıkları güçlükleri yenerek gelişimlerini sürdürmelerini sağlaması, kişisel öğrenme strateji ve süreçlerini etkileyerek, çalışma ve uygulamalara yönelik gösterdikleri dikkati artırmasıdır.

Sınıf yönetiminde, olumlu öğrenci davranışlarıyla etkili öğretim stratejileri ve motivasyon arasında güçlü bir ilişki var olduğundan öğretmenlerin bir öğrenme ortamının oluşturulması için öğrencilerin bireysel ve grupsal ihtiyaçlarını çok iyi bilmesi, sınıfta öğrenci motivasyonunun ilke ve stratejilerine göre planlanma yapması gerekmektedir.

Öğrencileri öğrenmeye motive etmede sınıftaki motivasyonun ders başlangıcı, ders işlenişi ve ders bitişi olmak üzere planlanması yararlı olacaktır.

Derse yönelik tutum öğrencinin konuya bakışı ve genel öğrenme ortamına yönelik düşüncelerini, derse yönelik ihtiyaçlar ise öğrencinin öğrenme süreci ile ilgili özelliklerini ifade etmektedir.

Öğretmen; derse yönelik olumlu tutum oluşturmak için, konu başlangıcını ilgi çekici hale getirmeli, konuyu öğrenmenin öğrenciye sağlayacağı yararları açıklayabilmeli ve konunun günlük hayatla ilişkisini kurabilmeli; öğrencilerin kendilerine karşı olumlu tutumlar oluşturmaları içinse onların belli hedefler belirlemesine yardım edip, onları cesaretlendirilmeli ve bu çabaları teşvik ederek öğrencilerin başarı beklentisi oluşturmalarını sağlayabilmelidir.

İnsan eylemlerinin temelinde yatan ihtiyaçlar bireyi bir amaca doğru yönlendiren güç olarak ifade edilebilir.

Öğrencinin fizyolojik ihtiyaçları öncelikle karşılaması gereken temel ihtiyaçlar olup ihtiyaçların bazılarının öğretmen tarafından kontrol altına alınması imkansız olmakla birlikte, bazılarınınsa öğretmen tarafından yönlendirilip, karşılanması söz konusu olabilmekte ve böylece öğrencinin derse motivasyonu sağlanabilmektedir.

İlköğretim çağının ilk basamaklarında okuyan öğrencilerin hareket etme ihtiyaçlarının sınıf ortamında rol oynama, dersi oyunlaştırma gibi tekniklerin kullanılmasıyla karşılanması gerekir.

Sınıf ortamında rahat olma ihtiyacı göz önünde bulundurularak; sınıfın temizliği, sıcaklığı, aydınlanması, öğrenci sayısı, sıraların ve çalışma alanının durumu vb. değişkenler dikkate alınmalıdır.

Öğrencinin kabul edilmek, sayılmak ve güvende olmak gibi duygusal ve psikolojik ihtiyaçları karşılanmadığında öğrenme eylemi engelleneceğinden fiziksel ve psikolojik olarak güven duyabileceği bir sınıf ortamının oluşturulması, öğretmenin öncelikli amaçları arasında yer almalıdır.

Kendine saygı, bireyin kendine verdiği değer olup, davranış ve tutumlarını yönlendireceğinden sınıf ortamında öğretmen ve öğrenciler için dikkate alınması gereken bir diğer psikolojik ihtiyaçtır.

Sosyal bir ortam olarak sınıfta öğrencilerin belirli bir gruba kabul edilme ve ait olma çabası karşılanmadığında ortaya çıkabilecek davranışlar dikkat çekme, güç kullanma, intikam alma, çekingenlik gibi davranışlardır.

Ders başlangıcındaki motivasyonun devamlı olması için öğretmenin derse ve konuya yönelik uyarımı ve etkiyi ders süresince sürdürülmesi gerekir.

Öğretmen ders amacının önüne geçmeyecek şekilde ortamda canlılığın sağlanması için sesler, hareketler, mimikler ve jestler kullanmalı, konuya ilişkin sorular sorarak, öğrencinin öğrenmeye aktif katılımını sağlamalıdır.

Öğretmen dersin işlenişinde öğrencinin duygu ve düşüncelerine duyarlı ve uygun bir duygusal ortam oluşturmalıdır.

Ders işlenirken kullanılan “uyarım ve etki”, dersin sonunda yerini “anlama ve pekiştirme” ye bırakmaktadır.

Anlama, öğrencinin bir konu hakkında ne kadar bilgi edindiğinin farkına varması olup ders bitiminde geribildirim, özet, eleştiriler yapma, sorgulama ya da sorular sorma gibi yollarla sağlanabilir.

Öğretmenler öğrencinin övülmesi, “aferin, tamam, güzel, çok güzel, doğru” gibi ifadelerin kullanılması, yıldız konulması veya verilmesi, tebrik edilmesi, teşekkür veya takdir belgesi verilmesi, çikolata/gofret verilmesi veya çay/kahve ısmarlanması gibi pekiştireçler kullanarak öğrencilerin davranışlarını biçimlendirebilirler.

Öğrenciler motive olmadan, dersi etkili bir biçimde işlemek mümkün olmayacağından onların bilişsel, duyuşsal, fizyolojik, sosyal ve psikolojik engellerini ortadan kaldırmak için sınıf içi motivasyon ilke ve stratejilerini kullanmak gerekmektedir.

Öğretmenlerin öğrencilerini nasıl motive edecekleri konusunda kesin bir yöntem bulunmamakta beraber öğrencileri motive etmede yararlı olduğu kanıtlanmış bazı temel ilkeler bulunmaktadır. Sınıf içi motivasyonun sağlanmasında öğretmenlere önerilen ilkeler:

  • Beklentilerinizi öğrencilerle paylaşarak, onların aktif katılımını sağlayın.
  • İstediğiniz davranışı öncelikle kendiniz göstererek örnek ve model olun.
  • Dersin öğrenilmeye değer olduğunu gösterip, bireyselleştirilmiş öğretim tekniklerine yer verin.
  • Öğrencilerin ilgi alanlarından ve fikirlerinden yararlanın.
  • Pekiştirme yöntemini kullanın.
  • “Kendine saygı” yı besleyin.
  • Öğrencilerinizden en iyisini bekleyin
  • Stresten uzak, olumlu bir ortam tesis edin.

Bu ilkeler, öğretmenin kendi motivasyon tekniğini geliştirmesinde bir başlangıç noktası olarak ele alınmalı, olumlu ve doğal olanın en iyi motivasyon tekniği olduğu göz önünde tutulmalıdır.

Öğretmenler motivasyon ilkelerinin yanı sıra aşağıda belirtilen motivasyon stratejilerini de sınıfta uygulayarak, öğrencilerinin ilgi ve isteklerini artırabilirler. Bunlar:

  • Öğrenmeyi eğlenceli hale getirin.
  • İşbirliğinden yararlanın.
  • Hem bireysel hem de işbirlikli çalışmayı teşvik edin.
  • Gerçek dünyadaki durumlarla bağlar kurun.
  • Öğrencilere seçim yapabilme fırsatı verin.
  • Sorumluluğu vurgulayın.
  • Öğrencilerinizin kendi gelişmelerini izlemelerini sağlayın.

Öğrenme için ne kadar zaman harcayacağına, sınıftaki çalışmalara ne kadar zaman ve nasıl dikkat edeceğine öğrenci kendisi karar vereceğinden öğretmenin rolü sınıfta motivasyonunu planlayarak uygulamaya aktarmak ve öğrencilerin hangi durumlarda harekete geçeceğini bilip, ona uygun sınıf içi motivasyon ilke ve stratejilerini yeri ve zamanında kullanmak olmalıdır.