Ünite 8: Sembolizm (Simgecilik)

Giriş

Çeşitli yönleriyle romantizmin bir yeniden dirilişi olan sembolizm, kendine özgü bazı özellikleri bakımından da ondan ayrılır; romantizmi 20. yüzyıl modernizmine bağlar. Natüralizme, realizme ve Parnasizme bir tepki olarak gelişen akım, gerçeğin eksiksiz ve nesnel bir şekilde yansıtılmasını temel alan bu akımların aksine o gerçeğin yaratılmasına, keşfedilmesine, yeniden üretilmesine yönelik bir arayışın sonucu ve estetiğidir. Kurucuları Parnas ekolünden çıkar: Baudelaire, Verlaine, Rimbaud ve Mallarmé. Bu dörtlü öncelikle Parnas estetiğine bağlı şiirler yazar ancak daha sonra önce içerikte sonra biçimde daha sonra sembolizm olarak adlandırılacak akımın temellerini atarlar.

Sembolizm kesin kuralları olan bir akımdan ziyade serbest bir şekilde kurulmuş bir topluluğun estetiğine işaret ettiğinden tanımlanması zor olsa da genel bir tanım yapılacak olursa sembolizm, başlangıcı Baudelaire’in Kötülük Çiçekleri’ne uzanan, 1880’li yıllarda, önce edebiyatta sonra resimde ortaya çıkan, gerçekçiliğe karşı çıkan, görünenin ötesindeki gerçekliği semboller aracılığıyla anlatmayı esas alan; telkini, serbest çağrışımı, özgürlüğü öne çıkaran ve geleneksel kalıpları yıkmayı amaçlayan; getirdikleriyle 20. yüzyıl modernizmini şekillendirmiş bir edebiyat ve sanat akımıdır.

Sembol ve Sembolizm

Sembolizm için dilimizde simgecilik karşılığı da kullanılır. Öncelikle bu kavrama temel olan sembol/simge kavramının anlamlarına bakalım:

Simge: (Alm. Symbol), (Fr. Symbole), (Yun. Sumbolon: uygun işaret), (Arap.: remz, timsal): Soyut bir kavramı somutlaştıran biçim.

Simge genel anlamda anlamı önceden kararlaştırılmış belirli bir işaret demektir. Bayrağın ülkenin simgesi olması gibi. Ancak edebi bir terim olan simge bundan farklıdır. Yazar ve şairlerin hayal güçlerinde yarattıkları, anlamı önceden kararlaştırılmamış, ortak değil özel olan ve değişik yorumlara açık, görece bir simgedir. Metnin bağlamına, okuyucunun kültür düzeyine hatta ruh haline bağlı olarak değişebilen anlamları çağrıştırır.

Sembol: İçindeki kelimenin, ifadenin ya da imgenin gerçek ve somut bir şeyi temsil ettiği fakat bağlama göre yorumlanan karmaşık bir dizi soyut fikir ve değeri muhafaza ettiği ve anlamı sembolü yorumlayana göre farklı anlamlara gelebileceği mecaz. Semantik enerji akışının dinamikleri açısından sembol metaforun tam tersi yönde çalışır: Metafor bağlamına bir anlam verirken, sembol anlamını bağlamından alır. Bir anlatı boyunca süren bir sembol sistemi alegori oluşturur. Alegori hem kendi anlamıyla hem de gönderme yaptığı soyut anlamla okunur. Sembollerin arketipsel, genel ve özel olmak üzere üç biçimi bulunur. Arketipsel sembol kültürel sınırların ötesinde evrensel olarak bir dizi anlamı çağrıştıran semboldür. Örneğin güneşin enerji ve yaşam kaynağı olması gibi. Genel sembol, daha sınırlı bir kitleye yönelik olup daha geniş bir çağrışım kümesi olan semboldür. Hıristiyanların haçı gibi. Özel sembol ise yazarın hayal gücünde üretilen ve bağlama göre herhangi bir anlama gelebilecek semboldür.

Sembolizmde sembol, şiirin sırrı olarak kabul edilse de net bir tanımı yoktur: Bazıları için -aradaki ayrımlara dair ne söylenirse söylensin- alegoriden pek az farklı olan şey; Wagnerciler için mitin formülasyonu, Baudelaire’i unutmayanlar için eşduyum/duyular arası iletişim, Mallarmé öğrencilerine göre kinaye yoluyla gizemi çözmektir. Genel ve kapsayıcı bir tanım yapılacak olursa, sembol bir “idea”nın (düşüncenin) somut temsilidir; tanımlanamaz, bilinemez olanın kavranabilmesi için içinde yaşadığımız dünyadan alınmış somut bir fenomendir, denebilir.

Sembolist şiirin doğuşu Baudelaire’e dayandırılsa da onu da etkileyen öncülleri vardır. Nerval ve Michelet bunların başında gelir. Fiziksel dünyanın sadece ruhani dünyanın bir göstergesi, işareti olduğu fikri Nerval’den de eskidir. Michelet, Quartier Latin’de “Bay Sembol” olarak bilinirdi. Introduction à l’Histoire Universelle (Evrensel Tarihe Giriş) adlı eserinden itibaren tarih felsefesini dünyanın oluşumundaki birlik ve evrensel iletişim/uyuma dayandırdı. Baudelaire’in Correspondances sonesinde bu anlayış yeniden doğar, Mallarmé’nin, Rimbaud’nun, Verlaine’in, Huysmans’ın ve diğerlerinin katkılarıyla metafizik ve duyusal bir şiiri arayan sembolist estetik doğar.

Sembolizmin Doğuşu ve Felsefi Temelleri

Platon’da görünen dünya (fenomenler) idealar dünyasının bir yansımasıydı. Asıl olan, idealar ve ideal formlardı, dünyada gördüklerimizse onların ancak bir taklidi, bir yansımasıydı. Bir başka deyişle, Platon’a göre içinde yaşadığımız dünya bir simgeler dünyasıydı. İnsan, bu somut görüntülerden yola çıkarak ideal formları kavrayabilirdi. Bu görüş Kant’ta da karşımıza çıkar. Kant duyularımızın algısına açık olmayan bir dünyadan ve şeylerden bahseder. Fenomen kavramına karşıt olan bu “kendinde şey” (ya da Kant’ın eş anlamlı olarak kullandığı “numen” (noumenon)) insan algısından ya da kavrayışından bağımsız olarak bulunur. Gözlediğimiz şekliyle dünya, nesnelerin bir toplamı değil; algılarımızdan bağımsız düşünemeyeceğimiz bir temsildir. Zaman ve mekân da algılardan bağımsız düşünülemez. Nominal dünya (bize gözüktüğü şekliyle değil kendi olduğu şekliyle dünya) algılarımızdan dolayısıyla algılarımızın birer formu olan zaman ve mekândan bağımsızdır. Fenomenler bu dünya ve görüntüleri iken “kendinde şeyler” varoluşsal özlerdir. İnsan bu şeyleri doğrudan doğruya bilemez ama fenomenler aracılığıyla onları kavramaya çalışabilir. Kant bunun için aşkınsal estetik, aşkınsal analitik, aşkınsal mantık ve aşkınsal tümdengelim yöntemlerini önerir. Burada geçen “aşkınsal” ifadesi, nominal dünyayı kavrayabilmek için insan zihninin fenomenlerin formunu ve aralarındaki düzeni anlayabilmek için yapması gereken işlemi kasteder; Kant’a göre bu işlem, doğrudan bir gözlemi ya da deneyimi “aşmak”, gözlemlenen fenomenle ilişkilendirmeye çalışmak için aklı ve sınıflandırmaları kullanmaktır. İnsanlar fenomenlerden çeşitli anlamlar çıkarabilirler ama onların temsili, yansıması olduğu özleri asla doğrudan bilemezler; çünkü bu özler doğaları itibarıyla insan kavrayışının ötesindedir. Kant içinde yaşadığımız dünyayı nominal dünyanın bir temsili saymış ve buradaki biçimler üzerinden asıl formları kavramanın yollarını aramıştır. Pozitivistler, gözlem ve deneye dayalı bilginin ötesini reddederek Kant’ın bu görüşlerine karşı çıkarlar. Schopenhauer Kant’ın numen fenomen karşıtlığını başka terimlerle ifade eder. İstem ve Sunum olarak Dünya olarak çevirebileceğimiz Die Welt als Wille und Vorstellung adlı eserinde algıladığımız dünyanın, kendi zihnimizin tiyatrosunda nesnelerin bir “sunum “u (vorstellung, presentation) olduğunu yazar; buna göre gözlemciler, yani “özne”, kendi sahne yöneticilerinden aydınlatmaya, kostümden, ödeme planına kadar bütün araçlarıyla ile gösteriyi hazırlar, sahneye koyar. Yani gördüklerimiz kendimizin, aklımızın, duyusal algılarımızın ürettiği şeylerdir. Mekân, zaman, nedensellik tıpkı Kant’ta olduğu gibi- duyularımızın bir formudur, duyularımıza bütünleşiktir, onlardan bağımsız değildir.

Kant ve Schopenhauer’ın görüşleri farklı akımlardan ve çağlardan pek çok sanatçıyı olduğu gibi dünyayı bir “simge ormanı” olarak gören sembolistleri de etkilemiştir. Sembolizm, pozitivizmin ve determinizmin hâkim olduğu 19. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bu felsefi akımlar edebiyata realizm, natüralizm ve Parnasizm akımlarında doğayı gerçekçi bir şekilde yansıtma, bunun için gözleme ve deneye dayanma eğilimiyle yansımıştı. Sembolistler öncelikle görünen gerçekle yetinmeyerek bu anlayışa karşı çıktılar. Sembolist sanatçıların eserlerinde, bilinmez, dinî, doğaüstü, ruhani olan büyük yer tutar. Görünen gerçeğin altında başka bir gerçeklik olduğuna inanır ve bu gerçekliği semboller aracılığıyla anlatmak isterler. Sembolistlerden önce şairler kurallı, düzenli, tanımlayıcı ve açıklayıcı ancak insanın duygusal deneyimlerine çok az ışık tutan şiirler yazıyorlardı. Buna Parnasizm akımı deniyordu ve kendileri de bu akımdan çıkan şairlerin de aralarında olduğu bir grup şair bu şiir anlayışına karşı çıktı. Baudelaire, Mallarmé, Verlaine ve Rimbaud, yani sembolizmin dört atlısı önce Parnas estetiğinin etkisinde şiirler yazmış, daha sonra ise sembolizmi oluşturmuşlardır.

Sembolizmin doğuşu Charles Baudelaire’in 1857 tarihli Kötülük Çiçekleri (Les Fleurs du Mal) adlı şiir kitabına dayandırılır. Akımın estetiği 1860-1870 yılları arasında Mallarmé ve Verlaine’in eserleriyle şekillenir. Sembolizmin önemli isimleri olan Verlaine ve Rimbaud, Charles Baudelaire’in şiir ve düşüncesinden etkilenirler. Baudelaire’in duyular arasındaki karşılıklılık/iletişim konseptini benimsediler ve şiirin müzikal niteliklerine dair özgün bir fikir üretmek için bunu Wagner’in sanatların sentezi idealiyle birleştirirler. Sembolistlere göre, böylece bir şiirdeki tema, dikkatle seçilen kelimelerin içinde bulunan ahengin, tonların ve renklerin hassas bir şekilde manipüle edilmesiyle geliştirilebilir ve düzenlenebilir.

Sembolistlerin bir bakıma öncülü olan Dekadanlar, 19. Yüzyılda Parnas estetiğinden doğan ama giderek bu şiir anlayışına karşı çıkan ilk avangard hareket olur. Décadance, kelime anlamı olarak çöküş demektir, Roma İmparatorluğu’nun çöküşüne göndermeyle kullanılan bir terimdir ve Dekadanlar, bu adı gönüllülükle kullanırlar. Le Décadent adlı dergide eserlerini yayımlayan bir grup şair, yerleşik toplum kurallarına, estetik değer ve zevklerine karşı çıkıyor, yadırgatıcı, tepki çekici, tahrik edici şiirler yazmaktadırlar. Dekadanlar burjuva değerleri olarak gördükleri aileye, paraya, konfora karşı çıkarlar. Fuhuş, eşcinsellik, sefahat yerleri gibi provoke edici konuları sever; güzelliğe, ideale, sanata ilgi gösterirler.

Dekadans: (Décadence) 19. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan, sanatın özerkliğini, sanatçının orta sınıf değerlerine karşıtlığını, sanatın doğaya üstünlüğünü ve cinsel deneyim arayışını vurgulayan edebi akımdır.

Sembolizme Göre Sanat

Sembolistler gevşek ve esnek bağlarla birbirine bağlı bir topluluktur ve bu şairlerin tam olarak bir akım kuralları çerçevesinde yazdığını söylemek zordur. Akım içinde birbirinden epeyce farklı eğilimler mevcuttur. Sembolizm bir öğreti etrafında kurulmuş bir ekol olmaktan çok ortak bir duyarlılık ve bakış açısının paylaşımından doğan bir yaklaşımdır. Mallarmé’nin dersleri Verlaine örneğinde olduğu gibi, duyumdaki düşünce (idea), hayattaki düş, şarkıdaki saf müzik şeklinde kabul edilir. Amaçları ve tasarımıyla zahmetli bir şiir anlayışı geliştirilir; dilin telkin değerine vurgu yapılır ki bu değere ancak kelimelerin sağlam ve bilgece kullanımıyla tam anlamıyla ulaşılabilir.

Romantizm nasıl klasisizmin akılcılığına, kuralcılığına bir başkaldırıysa, sembolizm de benzer biçimde realizmin gerçek anlayışına ve kuralcılığına bir tepkidir. Realizmin doğayı nesnel ve tarafsız bir gözle yansıtma çabasına karşı sembolizmde gerçekliğe sanatçının getirdiği yorum önemlidir. Gerçek deney ve gözlemle kavranabilecek, tek boyutlu ve değişmez bir şey değildir onlara göre, görünenin ardında, doğadaki her şey arasında insan zihninin ancak sezgi ve eşduyum (sinestezi) yoluyla keşfedileceği gizli ilişkiler vardır. Baudelaire’in Correspondances sonesinde bu gizli, örtük ilişkilerin duyular arası ilişkilerle gizemli ve derin birlik içinde algılanışının ve duyularla ruh arasındaki ulaşımın sağlanışının betimlemesini yapar. Bu görüşlerden kuvvetle esinlenen sembolistlere göre zihne ve onun gözlemlerine dayanmak yerine çok daha karmaşık olan duyusal çağrışımlara, anılara, rüyalara yönelmek gerektir. Apaçık ve tek boyutlu alegoriler yerine bireysel, görece, belirsiz, kapalı, ima ve telkin eden semboller kullanılmalıdır. Böylece çok katmanlı, belli bir anlamdan ziyade bir atmosfer yaratan, bir ruh halini telkin eden, müzikalite ve ritim sayesinde telkin kuvveti artan bir şiir kurulabilecektir.

Şiirde Sembolist hareket 1890’da zirveye ulaştı ve 1900’lerde popülaritesinde hızlı bir düşüş başladı. Sembolist şiirin ruh hali yaratmaya yönelik, bulanık imgeleri nihayetinde aşırı rafine ve yapmacık görülmeye başlandı ve sembolistlerin bir zamanlar gururla övündükleri décadent terimi diğerleriyle birlikte sadece fin-de-siècle yapmacıklığını/süslü anlatımını gösteren bir alay terimi haline geldi. Dekadanların öncülerinden Verlaine bile artık bu sanatın “saçma” hale geldiğini düşünüyordu. Sembolizmin popüler olduğu yıllarda Freud’un bilinçdışını açıklayan kuramları henüz ortalıkta yoktu ve bu da onların öteki gerçeklik arayışını temellendirememelerinin nedenlerinden biriydi. Nitekim yerini bırakacağı gerçeküstücülük akımı, sembolizmin estetik ideallerine çok yakındı; gerçeküstücülük = sembolizm + psikanaliz formülü oldukça kullanışlıdır. Sembolizm 1910 itibarıyla büyük ölçüde silinmiş olsa da aslında hiçbir zaman tamamen yok olmadı. Aslında Jean Moreas’nın Sembolist Manifestonun girişinde ortaya koyduğu döngüsel evrim gerçekleşiyordu ve sembolizm başka silahlar edinerek dönüşüyordu. Sembolist eserler, 20. yüzyılda İngiliz ve Amerikan edebiyatı üzerinde güçlü ve kalıcı bir etkiye sahip oldu. Onların deneysel teknikleri modern şiir teknik repertuarını zenginleştirdi ve sembolist kuramlar W.B. Yeats ve T.S. Eliot’ın şiirinde ve James Joyce ve Virginia Woolf’un temsil ettiği, kelime armonileri ve imge desenlerinin çoğunlukla anlatıda ön plana çıktığı modern romanda meyvesini verdi. Türlerin sentezi, serbest dize, düzyazı şiir, imgesel düzyazı, sembol ve çağrışıma, telkine dayalı şiir, öznelci ve öteki gerçeklik yorumları, doğadaki gerçekliğin kavranmasına ilişkin kuramları gibi pek çok yenilik sembolistlerden sonra sanatı şekillendirmeye devam etti. Bugün modern ya da postmodern sanatta gördüğümüz pek çok temel nitelik kaynağını sembolizmden alır.

Sembolizmin ilke ve nitelikleri genel olarak şöyle özetlenebilir:

  1. Sembolistler öznel gerçekçilikten hareket eder ve deney ve gözlemle kavranabilecek fiziksel dünyanın ancak fizikötesi gerçekliğin bir görüntüsü/yansıması/sembolü olduğunu düşünürler. Sembolistlere göre şair bir tür kâhindir, görünenin ardındaki gerçekliğe, doğadaki gizli bağlantılara, bilinmeze erişmek için eşduyuma (sinestezi) başvururlar. Duyumlar (renkler, sesler, biçimler (dokular), kokular) düşüncelerin işaretleridir. Düşünceye duyumlardan gidilir. Şair, duyumlar arasındaki iletişim ağını, sembollerle, sözcükler ve imgelerle kurar ve ruhsal gerçeğe ulaşır. Onlara göre şiir dili sembollerle (bu dünyayla, fenomenlerle) düşünceler (ideler) arasında bir aracıdır.
  2. Sembolistler Avrupa tinselciliğinin, gizemciliğinin, metafiziğinin son halkalarını oluştururlar. İdealizmi ve sezgiciliği savunurlar. Pozitivizmin reddettiği din ve metafizik kavramlarına yaslanırlar. Temsilcilerinin ve öncüllerinin çoğu dindar Katoliklerdi. Ruhani ve dini olana, mitolojiye, efsane ve masallara, büyüye, kısaca bütün metafizik alana ilgi gösterirler.
  3. Ele aldıkları temalar açısından, sembolistler, dini mistisizmi, sapkınlığı, erotik ve çöküş (décadent) duyarlılığını birleştirirler. Genellikle gizemli, karanlık, hayal dünyası, melankoli, kötülük ve ölüm gibi konulara ilgi gösterirler. Özellikle dekadanlar toplumun ve geleneksel sanatın normlarını ve değerlerini alaya alır, onlara meydan okurlar.
  4. Görünenin altında yatan gerçeği semboller yoluyla ifade etmek doğal olarak anlatımda kapalılığı getirir. Bir şeyin adının konulması onlara göre şiiri öldüren bir şeydir, bir şeyi açıklamak yerine azar azar ortaya çıkarmak gerekir. Duyumlar, çağrışım, hafıza, duyular arası aktarım/iletişim, sezgisel kavrayış ifade etmek istedikleri fikirlerin araçları olacaktır. Böyle bir şiir açıkça söylemeyecek, telkin edecektir; bir anlam ifade etmeyecek, bir atmosfer yaratacaktır. Bu şiirin anlaşılması ve diğer dillere tercümesi oldukça zordur.
  5. Mallarmé ve Verlaine sembolist şiire müziği dahil etmiş ve sembolist estetiğin temel ilkelerinden olan sanatların ve türlerin sentezlenmesinde müziğe özel bir önem vermişlerdir. Sembolist şiir müzikal, kelimelerin ses değerine ve ritmine önem verilen şiirdir.
  6. Sembolistler dizeyi özgürleştirmiş, serbest nazımın kurulmasına giden yolu açmışlardır. Geleneksel biçime, dizeye ağırlık veren Parnasyenlerin aksine sembolistler dörtlüğü, üçlüğü aşan bağlama öncelik tanımışlardır. Biçim ve içerikle ilgili getirdikleri yenilikler modernizme damga vurmuştur.