Ünite 4: Sartre

Giriş

Somut yaşamı doğrudan deneyimliyor olduğumuz hâlde, ne deneyimliyor olduğumuzu daha iyi anlayabilmek için soyut betimlemelerden yola çıkmak gerekir.

Sartre’ın Hayatı ve Eserleri

Jean-Paul Sartre (1905-1980)

Sözcükler (1963) Sartre’ın çocukluk yıllarını anlatır. Sartre çocukluğunda ateist olmaya karar verir. Ama Tanrı’nın varolmamasının varlığı anlamsız kılacağına ve haklılaştırılamaz hâle getireceğine inanmaz.

Sartre 1920’de Paris’in ünlü Henri IV Lisesine girer. 1924’te École Normale Supérieure’e kabul edilir. Hayat boyu duygusal ve fikri yakınlığını sürdüreceği Simone de Beauvoir ile orada tanışır. Simone de Beauvoir’ın üç ciltlik otobiyografisi sayesinde Sartre’ın yaşamı konusunda da detaylı bilgi elde etmekteyiz. 1931’de felsefe hocası olarak La Havre’a atanır. 1933-34 yılları arasında felsefe çalışmak için Berlin’e gider, orada Husserl ve Heidegger’in fenomenolojileriyle ilgilenir.

Sartre ilk kitabı İmgelem’i (L’imagination) ve “Ego’nun Aşkınlığı: Fenomenolojik bir Betimlemenin Taslağı” başlığını taşıyan denemesini 1936’da yayınlar. Ancak onu Fransız edebiyat gündemine taşıyacak olan eseri 1938’de yayınladığı Bulantı (La nausée) adlı romanıdır.

Savaştan sonra romanlar, oyunlar, kısa öyküler, biyografi çalışmaları kaleme alır. Biyografi çalışmaları arasında en ünlüsü 3 ciltlik Gustave Flaubert biyografisidir. Simone de Beauvoir, Albert Camus, Maurice Merleau-Ponty ile birlikte Les Temps Modernes dergisini çıkarır. Savaş sonrasında yazdığı en önemli eser 1960 tarihinde yayımlanan Diyalektik Aklın Eleştirisi’dir. Bu eserde Sartre fenomenoloji (özellikle Heidegger’e yakın bir fenomenoloji) ile Marx’ın bir sentezini yapar. Sartre çok yönlü bir düşünürdür. Oyun yazarı, romancı, biyografi yazarı, eleştirmen olduğu gibi, felsefenin pek çok alanında fikir üretmiş bir filozoftur. Ontoloji, felsefi antropoloji, siyaset felsefesi, psikoloji, estetik, etik, tarih felsefesi bu alanlar arasında sayılabilir. Batı felsefesi geleneğinde filozoflar genellikle siyasi gündeme karşı mesafeli bir tavır almayı tercih etmiş, kendilerini mekândan ve zamandan bağımsız, evrensel olarak geçerli hakikatleri bulmaya adamışlardır. Sartre kamusal tartışmalara, gösterilere, mahkemelere, grevlere katılmış; Amerika’nın Vietnam ve Fransa’nın Cezayir savaşlarına muhalefet etmiş, toplumda marjinalleştirilen, ezilen, zulüm gören kesimlerin yanında olmuş, sınıfsal sömürüye, sömürgeciliğe ve ırkçılığa karşı mücadele etmiştir. 1963’te kendisine Nobel ödülü verilmiş fakat o bu ödülü almayı reddetmişti.

Sartre’ın Felsefesinin Güzergâhı

Sartre’ın düşünsel yolculuğunu üç uğrakta ele alabiliriz: Sartre’ın Husserl fenomenolojisinden yola çıkarak kendi özgün düşüncesini oluşturmaya çalıştığı ilk dönem felsefesi birinci uğraktır. Bu uğrakta Sartre henüz “özgürlük” “olgusallık” terimlerini kullanmıyor olsa bile, ikinci uğrakta “özgürlük” ve “olgusallık” ilişkisini tartışmak için gerekli kavramsal zemini keşfetmektedir. Bu aşamada bilinç ile dünya ilişkisi “yönelimsellik” , “aşkınlık” gibi terimlerle ele alınmaktadır.

Sartre’ın felsefi güzergâhının ikinci uğrağı Varlık ve Hiçlik’tir. Burada özgürlük ile olgusallığın ilişkisini kapsamlı bir biçimde temellendiren fenomenolojik bir varlıkbilim ortaya koyar. Marksisteleştiri, Sartre’ın Varlık ve Hiçlik’te yaptığı özgürlük ile olgusallığın ilişkisine dair felsefi tartışmayı, olgusallığın tarihsel ve ekonomik boyutunu ihmal ederek özgürlüğü doğal kabul eden bir burjuva bireyciliği olarak görmüştür. Sartre bu eleştiriye önem vermiş olsa gerektir ki, ona kapsamlı bir yanıt vermiştir. Bu yanıt, ikinci uğraktaki pek çok tezini yeniden gözden geçirdiği Diyalektik Aklın Eleştirisinde ortaya çıkar. Bu eserinde Sartre fenomenoloji ile Marx’ın sentezini yapar, özgürlük ile olgusallık ilişkisi sorununu, bu sorunun tarihsel ve politik boyutunu da açıklamayı amaçlayan varlıkbilimsel bir yaklaşımla ele alır. Sartre’ın yola çıkış noktası fenomenolojidir. 1934 tarihli “Yönelimsellik: Husserl Fenomenolojisinin Temel Bir Fikri” yazısının da gösterdiği gibi, Sartre’ın Husserl fenomenolosinde en çok önemsediği fikir “yönelimsellik” (intentionnalité) fikridir. Ona göre yönelimsellik bizi realizm ile idealizm arasında yüzyıllardır sürüp giden, fiziksel maddi gerçekliğin bizim onu temsil edişimizden veya bilişimizden bağımsız olup olmadığına ilişkin tartışmadan kurtarır. Sartre’a göre bu tartışma, bilinç ile gerçeklik ilişkisinin doğru kavranamamasından kaynaklanmaktadır ve yönelimselliğin keşfiyle ortadan kalkması gerekir. Varlık ve Hiçlik yaklaşık 800 sayfalık bir “fenomenolojik varlıkbilim” denemesidir. İkici bir başlangıç noktası vardır. Ne bilinç (kendisi-için-varlık) dış gerçekliğe (kendinde-varlık) ne de dış gerçeklik bilince indirgenebilir. Bununla birlikte, ne biri ne de diğeri aralarındaki ilişkiden bağımsız olarak betimlenebilir. Aslında Varlık ve Hiçlik’in çıkış noktası da yönelimselliktir. Bu bakımdan bu eserin getirdiği yenilik nedir peki? Sartre bilincin içine kapalı bir içkinlik âlemi değil, bir aşkınlık (transcendance), dışarıya doğru bir hareket olmasını, onda tözsel, kurucu bir ben’in bulunmamasını, kısacası bilincin yönelimselliğini Varlık ve Hiçlik’te “hiçlik” ve “özgürlük” olarak yorumlar. Sartre insanın kendi dünyasını da bir anlamda seçtiğini söyleyerek bu özgürlüğün kaçınılmaz bir sorumluluk getirdiğini vurgular. Varlık ve Hiçlik başkasıyla ilişki (başkası-için-varlık) tartışmasıyla da çok ilgi çekmiştir. Başkası benim kurduğum bir nesneden ibaret değildir; dünyamda bana bağlı bir biçimde var veya yok olan, anlamlı veya anlamsız olan bir varlık değildir. Aksine ben, başkası tarafından şöyle veya böyle olarak tarif edilmek suretiyle, bir davranışıma, bir kimliğe, bir bedene sabitlenebilirim ve bu durumda kendisi-için’in özgürlüğünü varlıkta kaybederim. Başkası beni şöyle veya böyle görmek suretiyle özgürlüğümü elimden alabilen bir varlıktır. Varlık ve Hiçlik başkalarıyla ilişkinin olumsuzluğa dayanan dinamizmini bir bakış fenomenolojisiyle açıklar. Çıkış Yok’ta insanın varoluşunun hakikatiyle başkasıyla ilişkisinde karşılaşması “Başkaları cehennemdir.” deyişiyle ele alınır. Başkası benim özgürlüğümü sınırlandırır. Özgürlüğümün ortadan kalkmasının sebebi sorumluluk almam değildir. Bu cümlenin ilk kez kullanıldığı Çıkış Yok’ta mesele, insanın başkasıyla ilişkide kendini aldatmanın güçleştiği bir sınıra gelmesidir. Başkası kendi kendimi aldattığımı bana ifşa etmek suretiyle, kendimden kaçış imkânımı elinden alır; beni kendimle yüzleştirir. Sartre’ın Diyalektik Aklın Eleştirisi’nde yaptığı şey hem bir politik fenomenoloji hem de bir tarih felsefesidir. Sartre Marx’çı düşünceye belli tavizler verir. Tarihsel dünyada işleyen diyalektik yine bir fenomenolojik varlıkbilim yoluyla gösterilecektir. Sartre insan gerçekliğinin a priori ’lerini (tarihsel gerçekliğin kendisinde bulunan, indirgenemeyecek, kurucu rol oynayan yapısal ögeler anlamında) bilincin dünyayla kurduğu yönelimsel ilişkide değil, insanın praxisi ’inde arar ve tarihin diyalektiğinin anlaşılırlığını bu ögelere bağlar.

Diyalektik Aklın Eleştirisi tarihin olumsal zorunluluğunun hangi olmazsa olmaz, evrensel ögeler tarafından kurulduğunu araştırır. Bu eser siyasi praxis’in imkânını veren kolektif özneliği fenomenolojik olarak açıkladığı ve başka biçimlerde oluşmuş grup ve topluluklardan ayırt ettiği için de önemlidir.

Yönelimsellik ve Ego’nun Aşkınlığı

Sartre’a göre Husserl bilinci bilinç yapan özelliği bulmuştur: Yönelimsellik. Husserl yönelimselliği “her bilinç bir şeyin bilincidir” diyerek tarif etmişti. Sartre yönelimselliği niye çok önemser? Ona göre, yönelimin yöneldiği şey bilinçte bir imge, bir temsil değildir. Yönelimsellik bilincin kendi içinde bir ilişki, bilincin aslına ulaşamadığı bir şeyi kendi kendisine temsil etmesi veya sunması değildir. Klasik epistemolojinin başlıca sorunlarından biri olan temsilin asıla uygunluğu sorunu çözülemeyecek bir sorundur. Yönelimsellik fikri, şeylerin bilince indirgenebileceğinim savıyla bağdaşmaz. Öte yandan, bilginin, bilinçteki temsiller ile bilinçten bağımsız olarak var olan gerçeklik arasındaki bir uygunluğa dayandığı görüşü de Sartre’ye göre sorunludur. Zira gerçeklikle ilişki temsil ise temsil ile gerçekliği nasıl kıyaslayabiliriz? Sartre’a göre “yönelimsellik” bu eski sorunu ortadan kaldıran yepyeni bir başlangıç olarak görülmelidir. Yönelimsellik, bilincin dışarı doğru hareketi, yani “aşkınlık” tır. Onun sayesinde biz dünyada, güneşin altında, yolun kıyısında, tozun toprağın içinde, dışarıdayızdır. Ama burada söz konusu olan önce içine kapalı bir bilincin sonra dışarı çıkması değildir. Yönelimsellik sayesinde şeyler ile bilinç tek bir hamlede verilirler: Bilinç her zaman bir şeyin bilincidir, bir şeyin bilinci olmayan bir bilinç yoktur. Öte yandan, şeyler bilince dışsal oldukları hâlde, ona görelidirler (rölatif). Bunun anlamı şudur: şeyler ancak bilincin onlara yönelimi içinde bilince belirirler. Sartre’a göre yönelimsellik bizi somuta ulaştırır. Gördüğümüz gibi, Sartre ilk felsefi eserini 1934’te Husserl’den aldığı “yönelimsellik” kavramını yorumlamak suretiyle verir. Ne var ki yaptığı işin Husserl’in düşüncesinin açıklamaktan öteye gitmediğini düşünür. Ego’nun Aşkınlığı. Sartre 1913’te yayınlanan Ideen ile birlikte Husserl’in felsefesinin idealist bir yön kazanmasından memnun olmadığını açıklar. Bilincin yönelimselliği dünyanın bilince belirişini koşullar. Kısacası, dünyanın bilince belirmesini açıklayabilmek için transandantal egonun varlığına ihtiyacımız yoktur. Bilinç saf bir ego tarafından idare edilmediği hâlde transandantaldir, yani bilincin yönelimsel yapısı olmasaydı, dünya bilince beliremezdi. Ego’nun Aşkınlığı’nda Sartre bilincin çeşitli katmanlarını betimler. Bilinç ilk, en alt katmanında düşünümsel (reşéxive) değildir, düşünülmemiştir (irreşéchie). ‹kinci katmanda düşünüm edimi, belli bir yaşantıyı bir ben’in yaşantısı olarak koyutlar. Ancak bu kez de düşünüm edimi bir ben ’in düşünümü olarak koyutlanmamıştır. Üçüncü düzeyde bu koyutlama yapıldığında psikolojik ego da kurulmuş olur. Kısacası psikolojik ego ilksel veya kökensel değildir, düşünümün bir ürünü olarak oluşmuştur. Başka deyişle kendi bilinç hâllerimizi incelediğimizde daha önce varolmayan yeni bir nesne, bir ego yaratırız. Böylece Sartre yalnızca Husserl’i değil, Descartes’ı da reddetmiş olur.

Varlık ve Hiçlik

Sartre Varlık ve Hiçlik ’e “kendi-için-varlık” ( être-poursoi ) ile “kendinde-varlık” ( être-en-soi ) arasında bir ayrım yaparak başlar. “Kendi-için-varlık” terimiyle kastedilen “bilinç”tir. Kendinde-varlık’tan kasıt ise bilincin dışındaki gerçekliğin zeminidir. Varlık ve Hiçlik ’te de Sartre’ın ilk eserlerinde olduğu gibi, bilincin dışarıya, dünyaya yönelimsellik sayesinde çıktığı savlanır. Özne şeyler dünyasını tamamen kurma gücüne sahip değildir. Bilinç dünyayı yaratmaz, dünya zaten bilinçten bağımsız olarak varolan aşkın bir varlık olduğu için bilince belirir. Ancak bu belirişin bilinçten bağımsız olmadığını da söylemek lazımdır. Bilinç yönelimsel olmasaydı dünyayı tecrübe edemezdi. Kısacası, bilinçte bilincin kendisi olmayan bir varlık ifşa olur.

“insani gerçeklik” olarak dünya sebep sonuç ilişkileriyle birbirine bağlanan doğal olaylar dizilerini içeren fiziğin dünyasından çok farklıdır. Sartre “kendisi-için varlık” ile “kendinde-varlık”ın yönelimsel ilişkisine dayanan bir biçimde kurulan “insani gerçekliği” ( la realité humaine ) Heidegger’in “dünyada olma” ( In-derWelt-Sein ) kavramıyla eşitleyerek betimler. Bilinç dünyadaki gerçekliği yaratmaz ama nasıl bir dünyada yaşayacağını seçer. Yöneldiğimiz imkânlar, yaptığımız tasarılar, seçtiğimiz hedeşerle kendi insani gerçekliğimizi bir bakıma biz kurarız. Everest dağına tırmanmayı hedefleyen kişi önüne çıkacak engelleri de göze almış, seçmiş demektir. Oysa Everest’in karlı tepelerini seyretmekle yetinen bir kişinin dünyasında böyle engeller gerçekten bulunmaz. Dünya bana peşinde olduğum tasarı uyarınca belirir, projelerim dünyadaki durumumu ve şeylerin bana nasıl göründüğünü belirler. O hâlde tasarımı belirlediğim veya seçtiğim süreçte dünyamı da seçerim. Özetle, Sartre’ın düşüncesinin esası aşkınlık ile olgusallık arasındaki bu muğlaklıkta bulunur.

Aşkınlığa, projeye, özgürlüğe yapılan bu vurgu, insanın olgusallığının getirdiği zorunlulukları ciddiye almamak gibi görünebilir. Dünyaya atılmış olarak kendimi belli olguların içinde bulurum: sınıfımı, ailemi, cinsiyetimi, ırkımı, milletimi kendim seçmemişimdir örneğin. Başıma doğal felâketler gelebilir, tacize, tecavüze uğrayabilir, zulüm görebilir, yoksulluk, açlık çekiyor, işgal altında yaşıyor olabilirim. Tüm bunlardan ben sorumlu olabilir miyim? Sartre’ye göre eğer intihar etmiyorsam veya kaçmıyorsam içinde bulunduğum durumu seçmiş olurum. Ölmek veya kaçmak şansım her zaman vardır. Ama eğer ölmüyorsam, gitmiyorsam, yaşamaya devam ediyorsam, içinde bulunduğum durumda olmayı seçmişimdir. Hem kendimi o durum üzerinden hem de o durumun kendisini seçmiş olurum. Örneğin bir savaşın içinde kalmışsam o savaş artık benim savaşımdır; onu kendim yaratmış veya başlatmış gibi ondan sorumlu olurum. Taciz, tecavüz, zulüm, yoksulluk, doğal felâketler için de aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Sırf özgürlüğü korumak adına, zulüm göreni başına gelen her şeyden sorumlu tutabilir miyiz? Zalimin hiç mi suçu yok? Vardır kesinlikle. Burada Sartre zor bir konumdadır. Fakat asıl amacı haklı ile haksızı ayırt etmek değildir. O hiçbir durumda kimsenin kendisini mağdur veya masum kurban konumuna koymasına izin vermemekte kararlıdır. Zira mağduriyet özgür özneyi, sorumluluğun öznesini ortadan kaldırır. Mağdurun sorumluğunu başkaları alır. Bu sorumluluğu kimse almadığında da mağdur ortada kalır. Sartre’a göre direnebilmek için özgür olmak gerekir. Özgürlüğümüzü kaybedersek zulme karşı direnecek gücümüzü de kaybederiz.

Kendisi-için-varlık tanım itibariyle özgürdür. Özgürlük bilincin esası, olmazsa olmaz bir özelliğidir. Varlık ve Hiçlik’te Sartre onu yönelimsellikle, aşkınlıkla iç içe düşünür.. Sartre’ın bir başka önemli savı da kendisi-içinvarlık’ın “hiçlik” olduğudur. Bunun sebebi ilkin bilincin verili bir özünün olmaması, dışa doğru bir hareketten ibaret olmasıdır. Bu hareketin hem her özdeşliği kırdığı hem de yeni özdeşleşmeleri mümkün kıldığı öne sürülebilir: Kendisi-için-varlık “ne ise o değil, ne değilse odur.”

Sartre hiçliğin dünyaya bilinç sayesinde girdiğini söyler. Hiçliği dünyaya sokan bilincin (kendisi-için-varlık) kendi hiçliğidir. O hâlde insanın gerçekliği varlık ile hiçlik’in bir sentezidir. Hiçlik varlığı kuşatır ve dünya onun sayesinde taslaklaşır, konturlarını kazanır.

Bilincin zamansallığı bile olumsuzluğa dayanan bir yapıya dayandırılmıştır. Sartre’ın felsefesinde olumsuzluğun oynadığı rol, onun fenomenolojiyi Hegel’in etkisi altında yeniden yorumladığını gösterir.

Sartre bilincin başka bilinçlerle ilişkisinin insanın varlığı nedir sorusundan ayrılamayacak bir konu olduğunu peşinen kabul eder. Husserl başka bilinçlerin varlığı sorununu Descartesçı Meditasyonlar’da fenomenolojinin temel bir sorunu olarak karşımıza koymuştur.. Sartre onu realizm ile idealizm arasındaki tartışmaya yerleştirir. Dış dünyanın varlığı konusunda zıtlıklarını koruyan bu iki konum, sıra başka zihinlerin varlığını tartışmaya geldiğinde zıtlıklarını sürdüremezler. Realizm idealizme, idealizm de realizme doğru dümen kırar. Ama bize doğrudan verili olan başkalarının zihinleri değil, bedenleridir. Kendi bedenimle zihnim arasındaki ilişkinin aynısının başkasında da bulunduğu sonucuna nasıl varıyorum? 19. yüzyıl psikolojizmi başka zihinler sorununu benim bedenim ile başkasının bedeni arasındaki benzerliklere dayanarak çözmeye çalışır. Heyecanlandığımda yaptığım jestler, vücudumda meydana gelen bazı değişiklikler başkasının vücudunda da vardır. Bu jestlerin ve değişikliklerin başkasında da bir zihnin veya ruhun varlığının göstergesi olması olasılığı vardır. Realizm de buna benzer bir biçimde, başkalarının varlığını kesin kabul ettiği hâlde, başkaları hakkındaki bilgimizin olasılıklardan ibaret olduğunu öne sürer. Bu bakımdan önemli nokta başkalarına erişimimizi onlar hakkındaki bilgimizin sağlıyor olmasıdır. Halbuki, genel olarak, realizm değil, idealizm varlığı varlık hakkında sahip olduğumuz bilgiyle ölçüyordu. Burada realizm idealizme benzemiştir. İdealizme gelince, başkası benim bir temsilimdir. Bu temsilde başkası bana hareket eden, edimleri olan, çeşitli davranışlar sergileyen, mimikleri olan bir varlık olarak görünür. Fakat idealizm, temsilimi örgütleyen tüm bu biçimlerin benim dışımdaki bir birliğe gönderme yaptıklarını iddia eder.

Başkasıyla ilişki sonradan, dışarıdan kurulmaz, başkasıiçin-varlık benim varlığımın bir ögesidir. Sartre’ın buna eklediği en önemli şey şudur: Başkasının bana bakışı beni nesneleştirir; bu bakış, benim salt özgürlükten ibaret olmadığımı, varlığımın bedenliliğini, olgusallığımın çeşitli ögelerini hissettirir bana. Olgusallığımın parçası olan sınıf, cinsiyet, ırk vb., de başkası-için-varlık boyutunda açılırlar.

Sartre başkasıyla ilişkiyi bir bakış fenomenolojisi çerçevesinde çözümler. Bakışın öznesi olduğumda başkasını nesneleştirmiş olurum. Nesneleştirme birinin üzerinde iktidar kurmayı, onun özgürlüğünü elinden almayı sağlar. Başkası aynen görüldüğü gibi olduğuna ikna olmuştur çünkü. Ancak bakışın yönü tersine çevrilebilir, bu kez ben nesneleşir, özgürlüğümü kaybederim. Bizi bakışın öznesi veya nesnesi yapan şey nedir? Bu soruyla birlikte bakış fenomenolojisini bir ezme/ezilme fenomenolojisi hâline gelir. Ezilen bakışın öznesi değildir, ezen ezilenin bakışının nesnesi olmamıştır hiçbir zaman. Ezilenin direnmeye başlamasıyla birlikte ezen de ezilenin kendisini nasıl gördüğünü öğrenecektir. Bu çözümleme Sartre’ın ırkçılıkla ilgili yaptığı tartışmalarda önemli bir rol oynamıştır.

Diyalektik Aklın Eleştirisi

Sartre’a göre tarihin zorunlu bir yönü yoktur; tarihte Hegel’in iddia ettiği gibi diyalektik zorunlulukla bir özgürlük idesi gerçekleşmez. Marx’a göre tarihsel gelişim üretim araçları ve üretim ilişkilerine dayanan bir diyalektiğin sonucunda meydana gelir.

Marksizm olguları önceden verilen şemalara sığdırmaya çalışmaktadır, hâlbuki olguların nasıl verildiğini, ne anlam ifade ettiklerini daha incelikli bir biçimde ele alabilmek için fenomenolojik çözümlemeye gereksinim vardır.

Diyalektik Aklın Eleştirisi’nde Sartre özgürlük ile olgusallığın ilişkisini tarihsel bir dünyanın anlaşılırlığı sorunsalı içine yerleştirmektedir. Peki, pratik alanın başlıca yapıları nelerdir? Praksisin öznesinden ayrı olarak ele alındığında pratik alan ayrışmamış bir çoğulluğun alanıdır. Eyleyen özne bu alana içsel bağlarla bağlıdır. Başka bir deyişle, bu öznenin tüm içselliği bu alanla bağından kaynaklanır. Burada Sartre’ın özneyi praksiste temellendirmekte olduğunun altını çizebiliriz. Öznenin bir iç dünyası olsa bile, bu iç dünyadaki yaşantılar kişinin dünyayla arasındaki dışsal pratik bağlarından kaynaklanırlar. Praksisin temel edimi pratik alanı bütünleştirmektir. Bu bütünleştirme, pratik alanı farklılaşmış bir çoğulluk olmaktan çıkarır, belirli bir hedefe yönelik olarak anlam ifade eder hâle getirir.

İnsan ne doğada ne de toplumda ihtiyaçlarını kolayca, mücadele etmeksizin karşılayamaz. Pratik alanda kıtlık vardır, kaynaklar herkes için yeterli değildir. Sartre bunu “Her toplum kendi ölülerini seçer.” diyerek ifade eder: Kimin yetersiz besleneceğine, bakımsızlıktan öleceğine üst sınıflar karar verirler. Kıtlık her zaman eksiklikten kaynaklanmaz, teknolojik gelişme de kıtlığa yol açabilir. Örneğin teknolojik gelişme iş kıtlığı ortaya çıkarabilir. Bir toplumda fazlalık olarak görülmek, o toplum için risk haline gelmektir. Kıtlık insanları karşılıklı olarak birbirini olumsuzlama ilişkisi içine sokar. Eğer pratik alandaki kıtlık bireysel praksislerin birbirini olumsuzlamasına yol açıyor ve böylece insan insanın kurdu oluyorsa toplumsal bir özgürlüğe nasıl yol açılabilir?

Özgür bir toplum nasıl kurulur ve varlığını sürdürebilir? Sartre bu soruya yanıt verirken iki temel toplumsallık çeşidinden söz eder: “Dizi” ve “kaynaşmış grup”. Toplumsallığı kuran topluluk dizidir, toplumsal özgürleşme ise kaynaşmış grup praksisi sayesinde meydana gelir. Dizisel topluluklarda bireyler edilgindirler; kaynaşmış gruplarda ise etkin ve kurucudurlar.

Kaynaşmış grubun en belirgin özelliği, onu oluşturan bireylerin ortak bir amacı gerçekleştirmek için ortak bir eylem içinde bir araya gelmiş olmalarıdır. Dahası, bu bireyler kendilerini bir çoğulluğun parçası olarak, ortak bir eylemin öznesi olarak tanımlarlar. Dizisel çokluktaki bireyler, örneğin otobüse binen bireyler, kendi farklı amaçları, tasarıları dolayısıyla o otobüse binerler; onları birbirinden bilet numaralarıyla ayırt edebiliriz. Fakat kaynaşmış gruptaki bireyler ortak bir amaç için bir araya gelmişlerdir. Her biri o amaca kendi katkısını yapmak suretiyle ve diğer bireylerle ilişkisi içinde kimliğini kazanır, kimse o olur. Sartre’ın kaynaşmış grubu anlatırken en sık kullandığı örnek işgalci kuvvetlerin istilâsına uğramış bir mahallede yaşayan insanların ortak direnişidir. İşgal altındaki bir mahallede dizisel bir topluluğu oluşturan bireyler bir direnişi birlikte örgütlemek suretiyle kaynaşmış bir gruba dönüşebilirler. İşte böyle bir ortak eylemde birleştiklerinde edilgin bir topluluktan etkin bir topluluğa geçiş yaparlar kaynaşmış bir grup olurlar.

Bu gruplar ortak bir amaca yönelirler ve o amacın gerçekleşmesiyle ortadan kalkarlar. Fakat bazı amaçların etrafında siyasi olarak bir araya gelmiş, örgütlenmiş bireyler de hedeflerine ulaşamayarak dağılabilirler. Tüm gruplar gibi, kaynaşmış gruplar da pratiko-inert ögeler içeren bir pratik alanda bulunurlar. Bir gerilla grubunun praksisi eğer kadınlara da açıksa kadının toplumsal konumunu belirleyen ve ailede, toplumda içselleşmiş pratiko-inert yapıları eritebilir. Sartre’ı bir adım daha ileri götürerek diyebiliriz ki ırksal, cinsel, dinsel vb., ezme/ezilme biçimleri de pratik alanın ataleti sayesinde kurumsallaşır, yapısal hâle gelir; varlıkta sürerek insan yaşamı üzerinde hakimiyet kurarlar.

Sartre’nın Ahlâkı

Sartre Varlık ve Hiçlik’te bir etik kurmadığı hâlde, bu eserin sonunda bir etiğin gerekliliğine işaret etmiş. Bu yıllarda taslak hâlinde kalan Bir Ahlâk için Defterler’i kaleme almıştır. Sartre’ın varoluşçuluğu nesnel değerlere dayanan bir ahlâk içeremeyecek olmakla eleştirilmiştir. Bunun sebebi Sartre’ın ateizmidir, aşkın değerleri ilâhiyat zemininde açıklamayı reddetmesidir. Bir değeri seçmek onu tüm insanlığa da önermektir. Sartre’ın özgürlük anlayışını muhafazakârlar ahlâksızlık olarak görmeye çalışmışlarsa da Sartre’da özgürlüğün sorumluluk demek olduğu çoğunlukla gözden kaçmıştır.