Ünite 2: Sanata İlişkin Felsefi Araştırma

Giriş

Sanat etkinliği sanatçının yaratıcı edimiyle başlar, sanat yapıtının ortaya çıkmasıyla da sanatçı ile izleyicinin bir araya gelmesi sonucu devam eder. Yapıtlar yaratıcıları ölse ve izleyicileri de sürekli değilse bile bir şekilde var olmaya devam ederler ancak kendilerine verilen değer değişebilir. Bu bağlamda “sanat” kavramının değişken içeriğinden ve farklı şekillerde tanımlanabilmesinden bahsedebiliriz.

Felsefi Düşünmede Sanat Kuramları

Sanat kuramları bir tür sanat tanımı yapmakla birlikte, sanatın ne olduğunu belirli bir yönüyle ortaya koymasından ötürü kuramsal tanımlar olarak görülmektedir. Felsefi düşünmede karşımıza çıkan temel sanat kuramları arasında öykünmecilik, biçimcilik, duyguculuk, sezgicilik ve istenççiliği sayabiliriz.

Öykünmecilik/Taklitçilik

Öykünmecilik ya da taklitçilik Platon’la başlamış ve on sekizinci yüzyıla kadar da önemini korumuş bir kuramdır. Bu kuram sanatı yaşamın bir yansıması olarak sanatın en önemli işlevini gerçeği yansıtması olarak gördüğü için yansıtmacı kuram ; gerçekteki nesnelerin temsil edilmeleri anlamında da temsilci kuram olarak da anılır

Artık sanatla iç içe olduğumuz için, doğal nesnelere olan bakışımız dönüşüme uğramıştır. Bu bağlamda doğadaki nesnelere tıpkı sanat yapıtlarıymış gibi bakabiliriz. Dolayısıyla bazı durumlarda sanatın mı doğayı doğanın mı sanatı taklit ettiği birbirine karışabilmektedir

Sokrates’in zamanında ve sonrasında sanatçılar taklit üretmekle haşır neşirken on dokuzuncu yüzyılda fotoğrafçılığın icat edilmesiyle birlikte öykünmeci kuramın yetersizliği anlaşılmıştır. Bu dönemde ortaya çıkan romantisizm, aydınlanma çağının aristokrat değerlerine karşı çıkmış, sanayi devriminin karşısında da güç kazanmıştır. Bu tür karşıt hareket ve icatlar felsefi düşüncede de farklı sanat kuramlarının oluşmasının yolunu açmıştır.

Biçimcilik

Biçimcilik bir şeyi sanat yapan şeyin o şeyin biçimsel özellikleri olduğunu iddia eder. Bir eserin tarihsel bağlamı ya da eserin yaratıcısının hangi niyetle eseri yarattığının bir önemi yoktur. Önemli olan bir yapıttaki renk, ses, şekil, çizgiler gibi biçimsel özelliklerdir. Bu görüşe göre sanat “ anlamlı biçim ” olarak tanımlanır.

Duyguculuk

Duyguculuğa göre ise sanatta önemli olan duygulardır. Bu görüşü savunanlar sanat yapıtlarını duyguların ifadesi olarak tanımlarlar. Duygucu görüşün en önemli temsilcisi on dokuzuncu yüzyıl Rus yazar ve düşünürlerinden Leo Tolstoy’dur. Tolstoy’a göre sanat insanlık için arasındaki birlik için bir araçtır; sanat ruhsal bir birleşme yaratır. Bu birleşmeyi de duyguların iletilmesi sayesinde gerçekleştirir.

Sezgicilik

Sezgicilere göre sanat biçim ya da duygu yerine yaratıcı, bilişsel ve tinsel bir edim olarak görülür. Bu görüşün temelinde sanatçı ve onun yaratıcılığı yatmaktadır. Sezgici düşünürlerden Croce’ye göre sanat daha çok yaratıcı, bilişsel ve tinsel bir edimdir. Sanat aynı zamanda sanatçıların imge ve sezgilerini ifadeye dönüştürdükleri türden bir bilgidir. İfade ise amaç, duygu ya da düşünceyi duyusal bir araçla ortaya koymaktadır ve bunlar yine kendisini ifade eden ve başkalarıyla iletişimde olan tarafından deneyimlenir.

İradecilik/İstenççilik

İradecilik ya da istenççiliği diğer kuramlardan ayıran en önemli yön sanatın basit bir şekilde tanımlanamayacağının savunulmasıdır. İstenççiliği savunan Dewitt Paker’e göre “anlamlı biçim”, “ifade”, “sezgi”, “duyguların iletişimi” gibi popüler sanat tanımları hatalı tanımlardır. Bu tanımlar sanat için geçerli oldukları gibi sanat olmayan şeyler için de geçerli olabilirler. Bu nedenle önemli olan sanatın karmaşık özelliklerini ortaya koyabilmektir. Paker’e göre sanat üç şeydir:

  • Dilek ve arzuların cisimleşmesi,
  • Sanatın kamusallığını ortaya koyan dil ve
  • Hayal gücüyle dili birleştiren uyum.

Sanatı Tanımlamadaki Sorunlar

Sözünü ettiğimiz sanat kuramlarının sanatı tanımlamada başarısız olmasının iki nedeni vardır:

  1. Tüm sanat yapıtlarının sahip olmadığı bir özelliği sıralamaları,
  2. Yalnızca sanat yapıtlarıyla sınırlandırılmayacak bir özellikler kümesi tanımlamaları.

Bu eleştiriyi getiren düşünürlerden biri Morris Weitz’dır. Weitz, “sanat nedir?” sorusunun terk edilerek yerine “‘sanat’ kavramı ne tür bir kavramdır?” sorusunun sorulması gerektiğini iddia etmiştir. Buna göre estetiğin amacı bir sanat kuramı oluşturmak değildir. Amaç sanat kavramının dildeki kullanımını araştırmak olmalıdır.

Weitz, Wittgenstein’dan aldığı “aile benzerliği” kavramını kullanarak tüm sanatların paylaştığı ortak bir özün olmadığını bunun yerine sanat yapıtları arasındaki benzerliklerin bulunması gerektiğini iddia etmiştir. Bir şeyin sanat olup olmadığına olgusal çözümlemelerle karar veremeyiz çünkü sanat açık bir kavramdır.

Weitz’ın görüşü her şeyin her şeye benzeyebileceği noktasında ve sanatı açık bir kavram olarak ele alması noktasında eleştiriye uğramıştır. Beardsley gibi işlevselci görüşü savunanlar bir şeyin sanat eseri sayılabilmesi için sanatın hoş bir estetik deneyim sağlamak gibi bir amacının olması gerektiğini savunurlar. Bu görüş sanatın değerini temel alır.

Paul Ziff’e göre de sanat yapıtlarının ortak özelliği yoktur. Ziff “tipik örnekler” adı verilen bir görüşü savunmuştur. Önceden sanat yapıtı olarak kabul edilmiş yapıtlar yeni yapıtlar için tipik örnek oluşturabilirler. Buna göre yeni yapıtların tipik örneklerin sahip olduğu özelliklerle olan benzerlikleri ortaya konabilir. Bu tek tek her sanat dalı için yapılmalıdır. Her sanat türünden bir “tipik örnek” seçilerek yapılabilir. Böylelikle “sanat yapıtı” kavramının farklı kullanımları tasvir edilebilir.

Sanatı Farklı Şekillerde Tanımlamak

Yirminci yüzyılın sonların doğru geliştirilen sanat tanımları sanatın özsel özelliklerini aramak yerine bağıntısal özelliklerini araştırmış ve bu doğrultuda sanatı karmaşık bağıntısal özellikler bütünü olarak tanımlamıştır. Sanatın bu şekilde içsel özellikleri yerine dışsal özelliklerine yönelim özellikle Weitz’ın özcülük karşıtı görüşünün etkisiyle olmuştur. Weitz’ın da belirttiği gibi sanatın özsel bir tanımının yapılması olanaksızdır.

Sanat örneğin toplumsal, kurumsal ya da tarihsel olarak tanımlanabilir. Bu tür tanımlara bağıntısal ya da dışsal tanım adı verilir.

Arthur Danto, George Dickie ve Jerrold Levinson yirminci yüzyılda sanatın bağıntısal tanımını verenlerin başında gelir. Danto’ya göre bir şeyin sanat sayılabilmesinde yapıtın algılanamaz özellikleri önemli olur. Bu algılanamaz özellikler “sanat dünyası” olarak nitelendirilir. Sanat dünyasının içine sokulmuş olmak bütün sanatların özünü oluşturur.

Dickie, Danto’nun sanat dünyası görüşünden yola çıkarak kurumsal sanat kuramını ortaya atmıştır. Buna göre bir şeyin sanat olması için “sanat” adı verilen kurumla ilintili olması gerekir. Dickie’ye göre sanat yapıtı bir sanat dünyasına sunulacak şekilde yaratılmış türden bir insan yapımıdır. Dickie’ye göre bir şeyin sanat yapıtı olabilmesinin iki kuralı, iki zorunlu şartı vardır:

  1. Eğer bir kimse sanat yapıtı yapmak istiyorsa bunu ancak bir insan yapımı ürün yaratarak yapabilir.
  2. Eğer bir kimse sanat yapıtı yapmak istiyorsa bunu ancak bir sanat dünyasına sunulacak türden bir şey yaratarak gerçekleştirebilir.

Levinson’a göre bir şeyin sanat yapıtı olabilmesi için bu yapıtın daha önce yaratılan yapıtlarla ilişkisinin olması gerekir. Bu ilişki de “sanat dünyası” yerine “sanat tarihi” ne gönderme yapmaktadır. Buna göre yeni yaratılan yapıtlar geçmişte yaratılan yapıtlarla olan ilişkiden dolayı sanat kabul edilir.

Sanatçı ile Sanat Yapıtı ve Sanatı Yapıtı ile İzleyici Arasındaki İlişki

Sanatçı ile Sanat Yapıtı Arasındaki İlişki: Yaratıcılık

Sanatçı ile sanat yapıtı arasında kurulan özel ilişki yaratıcılıktır. Bu daha önce var olmayan bir şeyin ortaya çıkmasıdır. Sanatsal yaratma gerçek dünyadaki belirlenimcilikten kurtuluştur. Sanatçı bir kurgu, bir yanılsama dünyası yaratır, gerçekleşmeyecek belki de asla olamayacak olanı sunar. Sanatçıların yaratıcı olmalarının sebebi de işte bu yüzden yaşanan deneyimlere özgürce biçim verebilmeleridir. Sanat, insan aklının yaratıcı bir ifadesi, zihinsel etkinliğin en özgür biçimidir.

Yapıt, sanatçı yani yaratıcı için başka bir şey, izleyici için başka bir anlam taşır. Sanatçı eserini yaratırken belirli aşamalardan geçer. Yaratıcılığın başlıca aşamaları etkilenme, tasarlama ve tamamlama aşamalarıdır.

Sanatçı çevresindeki, zihindeki, deneyimlerindeki her türlü şeyden etkilenebilir. Bu başlangıç noktasıdır. Bir sesi, bir gülümseme, bir kavram, bir eşya, yeni tanışılan bir kişi sanatçının yaratım nesnesi olabilir. Buna aynı zamanda esinlenilen nesne de diyebiliriz. Sanatçı bu nesnelerden yola çıkarak tasarlamaya başlayacaktır. Tasarlama aşaması da iki şekilde olabilir:

  • Zihinde tasarladıktan sonra oluşturma ya da
  • Oluştururken tasarlama.

Tamamlama aşamasıyla yapıt izleyici karşısına çıkmaya hazır nesneye yani sanat yapıtına dönüşür. Şimdiden sonrası artık izleyicinin yapıtla kuracağı ilişkide şekillenecektir.

Sanat Yapıtı ile İzleyici Arasındaki İlişki: Deneyimleme, Değerlendirme, Eleştirme

Yapıtın ortaya çıkması için sanatçının varlığı ve etkinliği ne kadar gerekliyse yapıtın yaşam bulması, değerlendirilmesi ve yorumlanması için izleyicinin varlığı ve etkinliği de o kadar gereklidir. Estetik, insanların nesnelere tepki biçimi ile ilgilidir. Başka bir deyişle, sanat yapıtı ancak izleyicilerin vereceği tepkilerle sanat yapıtına dönüşebilir.

Sanatçının yapıtı ile yaşadığı ilişkiyi daha çok “ yaratıcılık” olarak, izleyicinin yapıtla yeni başlayan ilişkisini ise daha çok “estetik deneyim ” olarak tanımlıyoruz.

Eleştirmenler de izleyici kitlesinin bir parçasıdırlar. Bir eleştirmen ile sıradan bir izleyici arasındaki temel fark eleştirmenin sanat yapıtını işi olarak değerlendirmesidir. Bu tür bir değerlendirme, belirli bir bilgi ve bilinç gerektirir. Bu nedenledir ki eleştirmenler bizi yapıta hazırlarlar. Yapıtı nasıl değerlendirebileceğimiz, nasıl yorumlayabileceğimiz konusunda fikir verirler. Eleştiri sayesinde belirli bir kültür oluşur.

Sanatçılar da izleyici ve çoğu zaman eleştirmen konumundadırlar. Hatta bir görüşe göre eleştirinin ikincil düzey bir etkinlik olduğu ve sanatçılardan başka hiçbir izleyicinin bir sanat yapıtını gerektiği gibi anlayamayacağı iddia edilir. Eğer durum buysa sanat yapıtı üretmenin pek bir anlamı kalmaz. Diğer taraftan sanatçıların aslında yarattıkları yapıtlardan daha azını bildikleri de iddia edilebilir. Ne de olsa onlar yalnızca yaratmakla meşguldürler. Oysa bir eleştirmen zeki bir izleyici olarak sanatçıların iletmek istediklerinden çok daha fazlasını bilebilir.