Ünite 1: Sanat, Edebiyat, Akım

Giriş

Batı edebiyatındaki akımları tanımadan önce sanat, edebiyat, sanatın tanımı, amacı, işlevi gibi bazı temel kavramlar ve tartışma konuları üzerinde kısaca durmak yerinde olur. Çünkü sanat akımları arasındaki farklılaşmalar temelde sanatın ne olduğu ya da nasıl olması gerektiği, ne işe yarayacağı, işlevinin ve amacının ne olduğu ve bunun için nasıl bir yol tutacağı konusundaki farklı yaklaşımlar ile gerçeğin ne olduğu ve nasıl kavranabileceği konusundaki farklı yaklaşım ve düşüncelerden doğar.

Sanatın Tanımı, Doğuşu ve İşlevi

Sanat, insanlığın bilinen tarihiyle yaşıttır. İlkel insanların yaşadığı mağaralarda resimlere rastlanmıştır; arkeolojik kazılarda süs eşyaları ya da üzerinde süslemeler bulunan aletler bulunmuştur; insanlığın çok eski zamanlardan beri koku kullandığı; yabani hayvanların derilerini ve dişlerini takı ve giysi yapmakta kullandığı bilinmektedir. Acaba insanı hayatta kalmanın bu kadar güç olduğu devirlerde bile sanat eserleri yaratmaya iten şey neydi? İnsandaki güzellik eğiliminin bunda payı ne kadardı? Bu soruların gezegenin farklı yerlerindeki sanat eserlerinin tamamını kapsayan kesin bir cevabı olmasa da bu konudaki kuramlar pek çok sanat etkinliğini anlamlandırmamıza ve temellendirmemize yardım ediyor. Sanatın neden doğduğu, insanların sanata neden ihtiyaç duyduğu hakkındaki bazı kuramları kısaca inceleyelim. Örneğin Ernst Fischer sanatın doğuşunu insanın doğayı kontrol etme çabasıyla açıklar. Plehanov sanat uğraşının tohumunu oyunda görür. Schiller de sanatın insanoğlunun oyuna olan eğiliminden doğduğunu ileri sürer. Sanat, ödev ve zorunluluktan kurtulmak dileğini belirterek esenlik ve özgürlüğün egemenliğini kurar. Oyun hayatın ya da daha kesin bir ifadeyle hayattan çeşitli kesitlerin kurgusal bir çerçevede taklidine dayanır. Eğlence, iş birliği, sosyal iletişim gibi faydalara hizmet eder. Bu yönleriyle sanat etkinlikleriyle benzerlikler taşır. Çernişevski sanatın kaynağı olarak “iş”i öne sürer. Plehanov’a göre sanat, oyundan çıkmıştır. Ama bu oyun, sanıldığı gibi gerekçesiz ve yararsız bir eğlence değildir. Toplumsal bir yararı vardır. Buchner, şiirle şarkının kökenini insan bedeninin çalışma sırasında yaptığı uyarlı ve düzenli hareketlerde bulur. “Şiir (koşuk/nazım) sanatının sırrı üretim etkinliğindedir,” der. Plehanov Sanat ve Toplumsal Hayat (l’Art et la Vie Sociale) adlı eserinde, ilkel toplumlarda sanat gözden geçirildiğinde, toplumsal insanın olayları ve nesneleri başlangıçta salt yararlılık bakımından ele aldığının; ancak çok sonraları, onlardan bazılarını estetik bir kavrayışla incelediğinin görüleceğini söyler. Caudwell, insan aklının ilk estetik etkinliklerinden birinin şiir olduğunu söyler. Ona göre şiir, tarihin, dinin, büyünün, hatta yasaların ortak taşıyıcısıdır. Caudwell’e göre, uygar bir halkın edebiyatının bugüne ulaştığı her yerde, bu edebiyatın biçim olarak şiir olduğu, yani ritmik ve ölçülü olduğu görülmektedir. Bu şiir modern anlamda arı bir şiir değildir. Günlük konuşmanın yüceltilmiş bir biçimi olarak tanımlanabilir. Sanatın doğuşuna dair bütün bu kuramlar aslında sanatın ne için üretildiğini, insanın sanata neden ihtiyaç duyduğunu da ortaya koyar. Sanatın doğuşuna ilişkin kuramlar ne olursa olsun, bugün sadece güzellik ve haz yaratma amaçlı sanat eserlerinin varlığı bir gerçektir. Öyleyse sanat modernleşme süreçlerinde giderek işlevselliği geri plana atmıştır denebilir. Sanata ilişkin bir diğer önemli soru, sanatın ne olduğudur. Neye sanat diyeceğiz, neye demeyeceğiz? Bu da tek bir cevabı olan bir soru değildir. Bazı sanat tanımlarına bakalım:

Sanat, bir duygu veya düşüncenin maddi bir malzemeden, sesten veya sözden faydalanmak suretiyle heyecan ve hayranlık uyandıracak şekilde ifadesidir.

Sanat, insanın psikolojik/ruhi hayatının temellerinden birini oluşturan güzellik duygusunun dışa yansımış somut hali veya ifadesidir.

Sanat Kavram ve Terimleri Sözlüğü’nde öncelikle artık eskimiş olduğu belirtilen bir formülleştirmeyle “insanoğlunun yarattığı yapıtlarda güzellik ülküsünün ifadesi” şeklinde bir sanat tanımı yapılır. Oysa güzellik ülküsünün sanat için bir zorunluluk olmadığı belirtilerek sanatın bugün Thomas Munro’nun tanımıyla “doyurucu estetik yaşantılar oluşturmak amacıyla dürtüler yaratma becerisi” diye nitelenebileceği belirtilir. Doyurucu bir estetik yaşantı da mutlaka bir güzellik etkisi oluşturmak zorunda değildir.

Son tanım her ne kadar güzellik ve sanat arasında zorunlu olmayan bir ilişkiye işaret etse de sanat tanımlarının çoğunda güzellik ilkesine rastlarız. Bir yaratının sanat olup olmadığına karar verirken haz verme, etkileme, estetik bir deneyim yaşatma gibi ölçütlere bağlı kalınması oldukça yaygındır. Özellikle sanatı zanaattan ayırmada fayda/işlev ile güzellik arasındaki denge dikkate alınır. Oysa bu, ne kadar işe yarar ve kullanışlı gözükse de sınırlı bir bakış açısıdır. Çünkü sanat eseri güzelliği amaçlamadan güzel olabileceği gibi işlevsel olmayı amaçlamadan da işlevsel/faydalı olabilir. Sanat eseri güzel olmayı amaçlamak şöyle dursun bizzat çirkin/yadırgatıcı hatta iğrenç olmaya çalışabilir, farkındalık yaratmak, yabancılaştırmak, alışkanlığı kırmak, korkutmak, geleneksel beğeniye başkaldırmak gibi pek çok amacı olabilir. İdeal olanın ya da öyle kabul edilenin tam tersini yansıtabilir yahut tamamen işlevsel bir niyetle yapılıp zamanla bu işlevi unutularak sadece estetik haz vermesi bakımından değer görebilir.

Edebiyat ve Edebiyat Akımı

Güzel sanatların bir dalı olan edebiyat bazı sözlüklerde şöyle tanımlanmıştır: Edebiyat: “olay, düşünce, duygu ve hayallerin dil aracılığıyla sözlü veya yazılı olarak biçimlendirilmesi sanatı, yazın” (TDK sözlüğü)

Edebiyat: Yaratıcı ya da eleştirel nitelikte, bilimsel yazılardan ayırt edilen, sürekli bir değere, biçim kusursuzluğuna sahip, güçlü duygusal etki yaratan düşünce, duygu ve imgelerin söz ya da yazıyla anlatılması sanatı, yazın. (Resimli Ansiklopedik Büyük Sözlük)

Edebiyat: 1.Düzyazı ve şiirde yazılı kompozisyonlar, özellikle kalıcı nitelikli ve sanatsal değere sahip olanlar. / 2. Belli bir ülkede ya da belli bir dönemde üretilen yazılar, örneğin Fransız edebiyatı, Rönesans dönemi edebiyatı vs. (The Webster’s dictionary)

Edebiyat: Didaktik ya da açıklayıcı değerden çok sanatsal değere sahip yazılar. (Collier’s dictionary)

Sözlüklerde bu tanımlara rastlanmakla birlikte edebiyatın farklı niteliklerine vurgu yapan tanımlarla karşılaşmak mümkündür. Tıpkı akımların ortaya çıkmasında etkili olan görüş ve yaklaşım farkları gibi edebiyatın tanımında da ondan istenen faydanın ne olduğuna bağlı olarak farklı tanımlar yapılır.

Şimdi de akım ve edebiyat akımı tanımlarına bakalım:

Akım: Sanatta, siyasette, düşünce hayatında ortaya çıkan yeni bir görüş, yöntem, hareket, cereyan, tarz. (TDK sözlüğü)

Akım: Sanatta, düşünce hayatında ve siyasette ortaya çıkan yeni bir görüş, yöntem, hareket, cereyan veya tarz. Edebiyatta buna edebî okul, edebî meslek adları da verilmiştir. (Türk Dünyası Edebiyat Kavramları ve Terimleri Ansiklopedi Sözlüğü)

Edebiyat akımı: Edebiyat sanatı konusunda aynı görüşte olan sanatçıların oluşturduğu topluluk./Öncü bir edebiyatçının ya da edebiyatçılar topluluğunun geliştirdiği, biçim ve içerik önünden birtakım yenilikler getiren anlayış, akım, okul. (Resimli Ansiklopedik Büyük Sözlük)

TDK sözlüğünde “batı”, “güneşin battığı yön” ve “bulunulan yere göre güneşin battığı yönde olan bölge” şeklinde tanımlanmıştır. Siyasi olarak ise Avrupa ve Kuzey Amerika’yı ifade ettiği söylenmiştir. Ancak bu tanım eksiktir. Batı dediğimizde merkezi Avrupa olan ve kültür ve medeniyet mirası, gelenek, siyaset, sanat, inanış, dil ya da coğrafya bakımından Avrupa ile ilişkili bölge ve ülkeleri kastediyoruz. Sömürgecilik geçmişi ve coğrafî keşifler nedeniyle başka ülkelerde yerleşik Avrupa kökenli nüfus bu bölgelere Avrupa kültürünü taşımış ve bu bölgeler Batı medeniyetinin bir parçası olmuştur. Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada gibi Commonwealth ülkeleri, Kuzey Amerika, Güney Afrika Cumhuriyeti, Rusya gibi ülkeler Batı medeniyetinin birer parçasıdır. Bu ülkelerin sanatsal üretimleri Batı sanatı, edebiyatları da Batı edebiyatı içinde değerlendirilir. Bir başka deyişle Batı edebiyatı, ortak felsefî, kültürel, sanatsal, dinî köklere sahip Batı medeniyeti içinde Antik Çağ’dan bugüne verilen edebî eserlerin toplamıdır. Bugün genel kabul gören görüşe göre Batı medeniyetinin temeli Eski Yunan ve Latin kültür ve sanatıdır. İnanış bakımından Reformdan sonra ortaya çıkan farklı mezhepler olsa da Hristiyandır. Felsefî köklerini Eski Yunan’dan alır. Eski Yunan ve Latin, Orta Çağ, Hümanizm, Aydınlanma, Modernizm çizgisini takip eder. Bu medeniyet için önemli tarihsel dönüşümler Rönesans, Reform, Aydınlanma, Sanayi devrimi, Bilim devrimi ve liberal demokrasilerin gelişmesidir.

Batı edebiyatı dışındaki edebiyatlar da Batı edebiyatından etkilenmiştir elbette, ancak onlar temelde başka bir bilinçaltını ve ortak mirası paylaşırlar. Dikkat edilecek olursa bu akımların Türk edebiyatına da yansımaları olmuştur. Bu Osmanlı Devleti ve devamı olan Türkiye’nin özellikle Tanzimat Fermanıyla hız kazanan son üç yüz yıllık Batılılaşma macerasının bir sonucudur. Ancak bu etkiler Türk edebiyatının kendine özgü nitelikleriyle harmanlanmış halde karşımıza çıkar. Aynı şekilde Batı dünyasıyla ilişkiler içinde olan farklı şekillerde Batı edebiyatından etkilenmişlerdir.

Gerçek ve Güzellik

TDK sözlüğünde gerçek, “düşünülen, tasarımlanan, imgelenen şeylere karşıt olarak var olan” olarak tanımlanmıştır. Oxford sözlüğüne göre gerçek, şeylerin göründüğü ya da hayal edildiği gibi değil, gerçekten oldukları durumdur. Genelde sözlük tanımlarına bakıldığında nesnel (objektif) bir gerçekliğin var olduğu kabulüyle tanımlandığı görülür. Oysa gerçek, gerçeğin doğası ve bilinebilirliği, felsefe tarihinin en eski ve uzun ömürlü tartışma konularından biridir. Temelde “gerçeklik” le ilgili felsefi tartışmalar, gerçekliğin algı, inanç ve diğer zihinsel ve kültürel faktörlere olduğu gibi dinler ve politik hareketler, ortak bir kültürel dünya görüşü kavramı veya ideolojiye bir şekilde bağımlı olup olmadığıyla ilgilidir. Bu konudaki görüşlerden biri, gerçeklik hakkındaki algı ve inançların ötesinde gerçek bir gerçek olmadığıdır. Bu bir öznel gerçekçilik tanımıdır ve kökleri Eski Yunan’daki sofistlere kadar uzanır. Bu görüşe göre algılarımızın dışında ve ondan bağımsız nesnel ve değişmez bir doğaya sahip bir gerçeklik yoktur. Ancak bunun tersini savunanlar da vardır: İnanç ve algılardan bağımsız bir gerçeğin olduğu görüşüne gerçekçilik (realizm) denir.

Genel olarak, herhangi bir cismin/maddenin sınıfı, varlığı ya da temel özelliklerinin algılar, inançlar, dil veya herhangi bir diğer insan eserine dayanmadığı söylendiğinde, o nesne hakkında “gerçekçilik” ten bahsedilebilir. Bir de görünür gerçekliğin yanılmalara, çarpıklıklara ve değişimlere açık olduğunu düşünüp bunların bir yansıması olduğu hakiki özler, biçimler olduğuna inananlar vardır: Buna idealizm denir.

Gerçek nedir sorusuna, ruh/tin/idea cevabını verenler idealisttir. Madde cevabını verenler maddeci (materyalist), hem madde hem tin/ruh/idea cevabını verenler düalisttir.

Antikçağ Yunan Eleacılığından başlayarak günümüze kadar sürüp gelen idealist felsefenin gerçek anlayışı, bu felsefenin doruğu olan Hegel’de şu deyimle dile gelir: “Gerçek, ussal (aklî) olandır.” Eleacılara göre duyularımızla algıladığımız her şey bir yanılsama, bir görüntüden ibaretti. Var olan şeylerin tümü yanılsama, görünüştü. Sadece tek ve evrensel varlık gerçekti, ama varlık var olmuş değildi, çünkü gerçek olan var olmazdı. Ancak akılla bilinebilir, akılla tanınabilirdi.

Kant ve Hegel gibi idealistler, tümellerin gerçek olmadığını, ancak akılcı varlıkların zihnindeki fikirler olduğunu ileri sürmektedirler. Tümellere saf aklın temel kategorileri (veya bu temel kategorilerden türetilmiş ikincil kavramlar) olarak bakarlar. Tümeller, idealizmde, özünde yargılamanın yapıldığı rasyonaliteye bağlıdırlar.

Platon, algılanabilen nesneler dünyası ile evrensel ya da biçimler dünyası arasında keskin bir ayrım olduğuna inanmaktadır: birincisi hakkında yalnızca görüşlere sahip olunabilir, ancak diğeri hakkında bilgi sahibi olunabilir. Platon için, bilginin sonsuza kadar kesin ve genel olması gerektiği için, değişebilen veya maddesel olan herhangi bir şey hakkında bilgi edinmek mümkün değildi. Bu nedenle formların dünyası gerçek dünyadır, güneş ışığı gibi, duyular dünyası yalnızca gölgeler gibi eksik veya kısmen gerçektir. Bununla birlikte, Platonik gerçekçilik, ebedi şekillerin zihinsel eserler olduğunu kabul etmediği için modern idealizm biçimleriyle keskin bir şekilde ayrılır.

Realist/gerçekçi düşünürlere göre bilinçten bağımsız bir dünya vardır. Taşları, toprakları, ağaçları var eden insan bilinci değildir. Çünkü bunlar dünya üstünde insan var olmadan önce de vardı. Dünya, milyarlarca yılını, bu doğal varlıklarıyla birlikte insansız yaşamıştır. Örneğin kuşların, kendi bilincinin ya da insan bilincinin ürünü olmadığını ve kendisinin dışında bağımsız olarak var bulunduğunu çocuklar bile bilir. Kendiliğinden maddecilik anlayışına uygun olarak ilk insanların bu gerçekçilik anlayışlarına “kendiliğinden gerçekçilik” ya da “çocuksu gerçekçilik” denir.

Güzellik kavramının sanatla ilişkisine ilk kısımda değinmiş ve salt güzellik için sanat eseri ortaya koymanın modern toplumlara özgü bir şey olduğunu belirtmiştik. Çağlar boyunca sanat üretimlerinde temel amaç olsun olmasın güzellik niteliğinin bulunduğu görülür. Güzelliğin ne olduğu, ahlâk, iyilik, fayda, gerçeklik gibi kavramlarla ilişkisi sanatta üslubu, yöntem ve araçları, amacı belirleyen niteliklerden biridir. Öyleyse güzelliğin anlamı ve kavranışına ilişkin farklı yaklaşımları kısaca gözden geçirerek kavramı daha iyi anlamaya çalışalım.

Güzellik: Estetik bir zevk, coşku, hoşlanma duygusu uyandıran nitelik, hüsün. / Ahlâk ve fikrî nitelikleriyle hayranlık uyandıran şey. (TDK sözlüğü)

Duyulara güçlü bir haz veren niteliklerin birleşiminin niteliği, zihinsel ya da ahlâki yetileri cezbeden (Shorter Oxford English Dictionary)

Duyuların hoşuna giden ya da zihni heyecanlandıran (The Webster’s dictionary).

Felsefe tarihinde güzellik kavramının Eski Yunanda güzel ve iyi birbirinden ayrılmıyordu; iyi, tinsel güzel anlamındaydı. Pitagoras’a göre güzel, uyumlu olan’dı; evrende bir uyum vardı ve bu bakımdan güzel’di.

Sokrates, bir ulusun yetkinliğini, törebilimsel bir kavram olarak güzel iyi kavramıyla dile getirmişti. Bu anlayış, Platon’da da sürmüştü. Platon’a göre güzel, ideaların karakteridir ve kendiliğinde güzel ve yüksek olan iyi’dir; Tanrı niteliği sayılması da yeni Platonculuk aracılığıyla buradan gelmektedir. Ne var ki bu anlayış estetik teriminin kökü olan bir duyum anlayışı değil, metafizik bir anlayıştır.

Görüldüğü gibi güzel ve güzellik kavramlarının algılanışı farklılıklar gösterir. Bu farklı algılar sanat eserlerinde de üslup farklılıklarına yol açar. Örneğin faydalı olanın güzel olduğu düşüncesindeki bir sanatçı, eserinde fayda işlevini ön planda tutacaktır. Ancak gerçek ve evrensel olanın güzel olabileceğine inanan bir başkası somut, nesnel tasvirlere yönelebilecektir. Evrensel bir güzellik olduğuna inanan bir sanatçı herkes için geçerli güzellik kodlarını araştırmaya çabalayacaktır.