Ünite 4: Rusya ve Osmanlı Türklerinin İlişkileri

Türklerde Soydaşlık Duygusunun Uyanması

Osmanlı aydınlarında, 19. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşen Rus ve Çin işgalleri sırasında soy birliği bilinci gelişmeye başlamıştır. Ek olarak Osmanlı’nın zaferlerinin Türkmenler arasında coşku yaratması, Rusya Müslümanlarının hilafet merkezi olan İstanbul’a bağları ve milli fikir akımı gibi etmenler bu bilinci geliştirmiştir.

Uzak coğrafyalarda dahi kendini gösteren din ve soy ağırlıklı bağlılık, Rusya Türkleri’nin eğitim tercihlerini de etkilemiştir. Ahmet Midhat Efendi gibi aydınlar, Rusya Türkleri’ne yakınlaşmayı desteklemişlerdir.

Osmanlı yayınlarının Rusya’da yaygınlaşması nedeniyle Osmanlı dili ve eğitimi bu coğrafyada yayılmaya başlamıştır. Bu dönemde adet, ahlak, dil ve hayat tarzı olarak farklılaşan Türkmenler ve Osmanlı Türkleri’nin yakınlaşmasının faydalı olacağı düşünülmektedir.

Rusya’da meşrutiyetin başlamasıyla birlikte kimi Osmanlı muallimleri Rusya’ya yönelmişlerdir. Rus okullarında yetişmiş Tatarlar Osmanlı eğitimini küçümsemektedir. Rusya Müslümanların da din adamlarına molla adı verilir.

Rusya’da baskı rejiminin artmasıyla 1910 yılında rüştiyeler kapatılmıştır. Siyasi engellemelere rağmen 5-6 yıl eğitim veren rüştiye mektepleri Kırım’da önemli etkiler bırakmıştır. Osmanlı muallimleri, Rusya’daki gözlemleri sonucu Rusya Müslümanları hakkında önemli bilgiler etme şansı bulmuştur.

Rusya’da baskı döneminin geri gelmesiyle birlikte Tatarlar Ruslaştırma siyasetine maruz bırakılmıştır. Osmanlı’nın Rusya topraklarındaki Türklere olan ilgisi ve bu toplulukları birleştirme ihtimali Rusya’yı rahatsız etmiştir. Rus hükümeti Müslümanları ayırmaya çalışmıştır.

II. Meşrutiyet ve Rusya’dan Gelen Türk Aydınları

II. Meşrutiyet, Rusyalı Türk aydınlarını İstanbul’a çekmiş ve bu durum Osmanlı fikir hayatında önemli tesirler icra etmiştir.

Rusya’dan İstanbul’a gelen en önemli aydınlardan Yusuf Akçura , Osmanlı karakterine ve Kazanlılık bilincine sahiptir. Akçura, Rusya Müslümanları İttifakı’nın ortaya çıkmasında önemli rol oynamıştır. Bazı Türkçüler ile birlikte Türk Derneği’ni kuran Akçura, Türk Yurdu adlı dergiyi kurup yönetmiştir.

Donanımlı bir edebiyatçı ve eylem adamı olan Kazanlı Ayaz İshakî , Çarlık döneminde baskı altında kalmış Tatar halkını harekete geçirmeyi hedeflemiştir. İshakî dilde sadeleşmeyi savunmuş ve Osmanlı’nın ideal eksikliği olduğunu tespit etmiştir.

Servet-i Fünûn akımı, sanat için sanat yapan, seçkinlere ait bir edebiyat geliştirmiş, halka seslenme endişesi taşımayan bir akımdır.

Tanınmış Rusya seyyahlarından Sibiryalı Abdürreşid İbrahim , Osmanlı ve Rusya Müslümanlarını birbiriyle tanıştırmayı hedeflemiştir. İbrahim, oldukça yalın bir dil kullanarak Türk birliğini gerçekleştirmeye çabalamış, yurt dışında da Osmanlı adına çok sayıda görev almıştır.

Ural taraflarından geldiği tahmin edilen Troyskili Ahmed Taceddin , Türk birliğinin İslam birliği ile sağlanacağını savunmuştur. Taceddin, Tatarların Rusyalı İslam vekilleri olarak bir bütün halinde tanımlanmasını istemiştir. Ek olarak talebelerin eğitim için İstanbul’u tercih etmelerini teşvik etmiştir.

Meşrutiyet döneminde İstanbul’u en iyi gözlemleyen kişilerden biri Fatih Kerimi ’dir. Kerimi, özellikle İstanbul aydınlarının duyarsızlığından rahatsızlık duymuştur. Halkçı görüşe sahip diğer aydınlar gibi Fatih Kerimi de edebiyatın halk tarafından anlaşılabilmesi gerekliliğini savunmuştur.

Türklerde iktisadi bir bilincin oluşmadığını gözlemleyen Fatih Kerimi, Türklerin çoğu alanda Avrupa’dan geri kaldığını tespit etmiştir. Kerimi’ye göre Türk halkı, fikir ve eğitim düzeyi düşük ancak dini anlamda güçlü bir toplumdur.

Dinî reform fikirleri, dini merkezlerin ıslahat fikrine uzak durması nedeniyle 1910’lu yıllarda ancak zayıf bir şekilde mevcut bulunmaktadır. Daha sonra İslam Mecmuası, 1914 yılında dini reformlar doğrultusunda yayınlar yapmaya başlamıştır. Bu gelişmeler, farklı coğrafyalarda dahi etkiler bırakmıştır.

Kafkasya’dan gelen aydınlar da Osmanlı fikir hayatına önemli katkılarda bulunmuşlardır. Türk Yurdu gibi dergilerde ve çeşitli gazetelerde yazılar yazarak Rusya Müslümanlarının faydası için çalışmışlardır. En önemlilerinden birisi Hüseyinzade Ali Bey çok iyi bir eğitim almıştı. Batı düşüncesini, edebiyatını ve medeniyetini çok iyi biliyordu. Turancı ve Türkçü olmakla beraber, Turancılığı ısrarla müdafaa eden biri de- ğildi. Onun şairane Turancılığı diğer Türkçüleri ve Ziya Gökalp’i etkiledi.

Ağaoğlu Ahmed , Türk halklarının dağınık olmasının nedenlerini bağnazlık, asimilasyona yatkın olmaları ve milli bilinç yokluğu olarak tespit etmiştir.

19. yüzyılda Türkistanlı aydınlar , Türkistan ile Osmanlı’yı yakınlaştırmaya çalışmıştır. En önemlilerinden birisi Şeyh Süleyman Efendi dir.

Nakşibendi tarikatına mensup olan Şeyh Süleyman Efendi aslen Türkistan’dan, Kunduz taraflarındandır. Karagöl’de doğmuştur. Anne tarafından Ubeydullah İşan Karagölî ve Yahya İşan Türkmânî ile akrabalığı vardır. Genç yaşta İstanbul’a gelerek 1860’ta Üsküdar’daki Özbekler Tekkesinin Şeyhi (postniflini) olmuştur.

Buharalı ve Hiveli aydınlar , Osmanlı’daki Genç Türk liderleriyle temas kurarak fikirlerinden etkilenmişler ve kendi vatanlarındaki talebeleri İstanbul’da eğitim almaya teşvik etmişlerdir.

Rusyalı Aydınlar ve Eğitim Reformu

Rusyalı Türk aydınları, geniş donanımları ile Osmanlı’daki eğitimin noksanlıklarını tespit etme ve çözüm önerileri geliştirme noktasında faydalı olmuşlardır.

İsmail Gaspıralı tavsiyeleri ile kimi okullarda bizzat inceleme yaparak eğitim sistemini iyileştirmeye çalışmıştır. Gaspıralı’nın geliştirdiği kolay okuma metotu Usül-i Cedid ile okuma ve yazma öğrenmek çok daha hızlı hale gelebilmiştir.

Osmanlı eğitim sistemine en esaslı eleştiriler Yusuf Akçura tarafından getirilmiştir.

Bu eleştirilerde;

  • Osmanlıların eğitim konusunda yazdıkları ve çabaları yetersiz kalması,
  • Osmanlıların medreseleri ihmal etmeleri,
  • Osmanlı okullarının çoğunun skolastik tarzın etkisi altında kalması,
  • Osmanlı okullarındaki ideal eksikliği

olduğu belirtilmiştir.

Abdürreşid İbrahim, Osmanlı eğitim sistemini ağır bir şekilde eleştirirken, üniversite öğrencilerinin eğitim almanın yanında ülke sorunlarına da kafa yormaları gerektiğini savunur. Ek olarak okullarda ders veren muallimlerin yetersiz olduğunu karşılaştırmalar yaparak tespit etmiştir.

Abdürreşid İbrahim, Osmanlı Devletinin epey bir zamandan beri Avrupa’ya öğrenci gönderdiğine, fakat bunlardan beklenen faydanın tam olarak görülmediğine de dikkat çekti. Avrupa’ya her sene talebe gönderilmesi makul ve faydalı bir girişim olmakla beraber, yararlarının oldukça sınırlı kaldığı görüşündeydi.

Abdürreşid İbrahim’e göre, Maarif Nezareti yabancı eserlerin tercümesi için komisyonlar kurup Osmanlı ülkesinde Batı medeniyetini ve eğitimini yaygınlaştırmaya çalışsa daha iyi hizmet etmiş olacaktı.

İlişkilerin Zayıflaması ve Kesintiye Uğraması

I. Dünya Savaşı ile birlikte Osmanlı ve Rusya Türkleri arasındaki ilişki sıkıntılı bir sürece girmiştir. Rusların tutucu ve milliyetçi kesimi, Rusya Türklerini Pan-Türkist olarak suçlamaya başlamıştır.

Rusya Müslümanları, savaş sırasında Rusya’ya bağlı kalmışlardır. Bu durum, çeşitli yazarlar tarafından Osmanlı ile Rusya Türkleri arasındaki bağın yalnızca duygusal olduğunu belirtilmiştir. Kimi yazarlar ise Rusya Türkleri’nin Osmanlı’ya bağlı olduğunu, ancak Osmanlı’ya gösterdikleri ilginin karşılığını alamadıklarını öne sürer.

Bolşevik yönetimi Çarlık dönemine oranla çok daha baskıcı bir şekilde Türk milli kazanımlarına darbe vurmuştur.

1920’lerin ortasından itibaren Sovyet yönetimi, Türk kavimlerini ayrıştırma politikasına başlamıştır. Sovyet yönetimi bu hedef doğrultusunda alfabeyi değiştirerek Türk bütünlüğünü bozmayı hedeflemiştir.

İdil-Ural’da Bolşevik Siyaseti

Birinci Dünya Savaşından sonraki gelişmeler de Osmanlı ve Rusya Türklerinin ilişkilerini giderek zayıflattı. 1918 yılından başlayarak Bolşevik yönetimi Kuzey Türklerinin milli kazanımlarına büyük bir darbe vurdu. Bolşevik yönetiminin İdil-Ural’daki uygulamaları Çarlık dönemini mumla aratacak durumdaydı. Çarlık döneminde devlet baskıcı olsa da, hiç olmazsa gazete, dergi veya kitap yayınlanmak ve milli okullar açmak gibi faaliyetler tamamen yasaklanmıyordu.

Çarlık yönetiminin asırlarca yapamadığını Bolşevikler 6 yıl içinde gerçekleştirdiler. Milli olan ne varsa ortadan kaldırmaya çalıştılar. Milli okulları ve medreseleri kapattılar. Tatar tüccar sınıfını ve milli sermayeyi bitirdiler. İdil-Ural aydınlarının oluşturmaya çalıştığı milli birliği ortadan kaldırdılar. Matbaa ve gazeteleri Rusların veya Rus yanlısı Tatarların eline verdiler. Bütün bu uygulamalardan sonra Kazan, Rusya Türkleri için ilim ve kültür merkezi olma özelliğini yitirdi. İlmî ve kültürel faaliyetler Tataristan sınırlarıyla sınırlandı. Kazan Tatarcası Rusya Türkleri için ortak bir edebî dil olma imkânını kaybetti.

1920’lerin sonunda Sovyetlerin talimatıyla alfabe konusu kesinleştirildi; her bir Türk boyu ayrı Latin alfabeleri kullanmaya başladı. Fakat bu durum sadece 10 yıl sürdü. 1939-40 yıllarında bütün Türk halkları (yine birbirinden bazı farklılıklar taşıyan) Rus alfabesine geçirildiler. Böylece Sovyetler asıl amacına erişti: Hem Türkiye ile olan kültürel ayrışma sağlandı, hem de Sovyetlerdeki Türk topluluklarının kendi aralarında anlaşmaları güçleşti. Rus alfabesinin kabulü Rusçanın yayılmasını da kolaylaştırdı.

Türkiye’deki Gelişmeler

Birinci Dünya Savaşı sonrası İstanbul, Türk dünyasındaki cazibesini yitirmiştir.

1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti Türk birliği siyasetinden uzak durmaya özen gösterdi. Atatürk’ün izlediği milli siyaset, Türk birliğinden ziyade Türkiye sınırları içerisinde kendi gücüne dayanan milletin ve ülkenin bayındırlığı üzerinedir.

1925 yılı gazetelerinde sıklıkla Türk-Sovyet yakınlaşmasından söz edilmekte, Sovyetler hakkında olumlu yazılar yayınlanmaktaydı.

1920’li yılların ortalarından itibaren Türkiye’deki Türkistanlı ve Azerbaycanlı liderler çeşitli zorluklar ve engellemelerle karşılaştılar.

Rusyalı Türk göçmenlerin faaliyetleri kısıtlandı, çıkardıkları dergiler zararlı yayınlar oldukları gerekçesiyle kapatıldı. Rusya ve Türkiye Türkleri arasındaki ilişkiler durma noktasına geldi.