Ünite 4: Ruhçözümleyici (Psikanalitik) Eleştiri

Ruhçözümleyimci Eleştiri: Ruhçözümleyim Kuramı, Tanımı ve Temeli

Ruhçözümleyimci (Psikanalitik) eleştiri, yirminci yüzyılın ilk yarısında kendini güçlü bir biçimde hissettiren, ruhbilim alanının ünlü ruhbilimci ve hekimlerinin, sırasıyla Sigmund Freud, Carl G. Jung ve daha sonra Jacques Lacan’ın öğretilerinin yazınsal yapıtların çözümlenmesi ve yorumlanmasında yararlanılan gerçek bir yönteme dönüştürülerek ortaya çıkan bir eleştiridir.

Ruhçözümleyicilik gibi bir akım, söz konusu dönemde yazın araştırmacıları arasında coşkulu izleyicilerini bulmaktadır. Örneğin Charles Baudouin, Sanatın Ruhçözümleyimi (Psychanalyse de l’art, 1929) ve Victor Hugo’nun Ruhçözümleyimi (Pyschanalysede Victor Hugo, 1943) gibi yapıtlarda, bir yandan yazarın yaşam öyküsünü, bir yandan da yapıtını inceleyerek, her ikisinin de ortak öğesi olan “gizli içerik”i bulmaya, aralarında gizlenen temel “karmaşaları” ortaya çıkarmaya çalışır.

Ruhçözümleme ve yazınsal eleştiri arasındaki etkileşimsel ilişki -soru ve yanıt- tekbir biçimde dile getirilemez. Bununla birlikte, soru ve yanıt araştırma konusu, yalnızca birbirleriyle iç içe girdiği düzlemde ve Freud’culuğun nerdeyse tümden egemen olduğu Fransız eleştirisiyle sınırlandırıldığında basitleşir.

Freud, Ruhçözümleyim Kuramı ve Bilinçdışı

Avusturyalı hekim Sigmond Freud (1856-1839), psikanalizin kurucusudur. Psikanaliz (ruhçözümleyim) “konuşan tedavi” olarak doğmuştur. Terim, Freud’un ilk çalışma arkadaşlarından Josef Breuer’in kadın hastalarından birine aittir. Bu hasta, yaşadığı olayları, sıkıntıları, gördüğü düşleri anlatırken, sırf konuşmakla bile sıkıntılarından, bilinmezliğin tutsaklığından kurtulabildiğini, rahatlayabildiğini fark edince, Breuer ve Freud, henüz sistematikleştirmeden uygulamakta oldukları bu serbest çağrışım yöntemine “konuşan tedavi” adını takmıştır.

1950 yıllarında, hasta tedavi uygulamalarında artık unutulmaya başlanan, “konuşan tedavi” yeniden ön plana çıkmıştır. Böylece dil ile bilinçdışı arasındaki ilişki sorunu sorgulanmaya başlanmıştır.

Bu ilişki çerçevesinde, ruhçözümleyim, hem anlamaya ve yorumlamaya dayalı düşünsel disiplinler için hem de açıklamaya dayalı gözlemsel bilimler için bir sorun oluşturur.

Refleksif düşünce, bir şey üzerinde düşünürken aynı zamanda kendi üzerinde de düşünen düşünce demektir. Refleksif düşünceye, kendi nesnesinin oluşumunda bir payı olan, döngüsel ya da bakışık düşünce de diyebiliriz.

Özne ya da düşünce, ki burada Freud’dur, kendi düşüncesini çözümlemek için hastasına dönmektedir, ama hastasının üzerinde düşünebilmek için de yine kendine dönmektedir. Geri döndüğünde bulduğu şey de kendisi değil, başkasıdır; başka bir söylemdir, başkalığın söylemidir, bilinçdışı dır.

Jung ve Lacan’ın Freud Kuramına Yaklaşımları

Freud’un çalışmalarını izleyen, görüşlerini savunan ve hatta 1910’lu yıllarda, onun ardılı gözüyle bakılan, İsviçreli ruh hekimi Carl Gustav Jung, 1912 yılında yayınladığı Libido’nun Değişimleri ve Simgeleri başlıklı yapıtında, ilk kez Freudçu savlardan, libido’nun yapısı konusunda ayrı düşer. Jung’a göre, libido “yaşamsal enerji”nin ruhsal düzeydeki anlatımıydı ve yalnızca cinsel kökenli değildi. Freud’un tersine, Jung, yetişkinlerdeki ruhsal rahatsızlıklarda çocukluğa belirleyici bir yer vermez; Oidupus ve Elektra karmaşalarını tanımayarak, rahatsızlıkları kişi ile dünya arasındaki diyalektiğe göre tanımlar.

Freud’un düşüncelerini benimseyen Fransız Jacques Lacan, 1966 yıllarında kendi okulunu kurdu ve derslerinde, ruhçözümleyim klinik tedavisiyle sınırlı kalmayarak, öğretisini Freud’un kuramının şu iki söylemine dayandırdı: “bilinçdışı Öteki’nin söylemi” ve “bilinçdışı bir dil ile kurulur”. Lacan, düşüncesinin ana dayanaklarını üç ilke çerçevesinde kurar:

  1. İstek ötekini istemektir.
  2. Simgesel düzen, insanın var olabildiği kendi öz düzeni, yani söz alanıdır.
  3. İstek bilinçdışının kilit taşıdır.

Yirminci yüzyılda, Freud’le oluşan, Jung ve Lacan’ın bakış açılarıyla zenginleşen bu ruhçözümleyim bilimsel yöntemi, etkisini yazın dünyasında yazarın yaşamına ve kişiliğine ilgi gösteren, yaşamöykücü yazarlar tarafından coşkuyla uygulanmıştır. Böylelikle Freud’un etkisiyle, ruhçözümleyime dayanan yeni bir eleştiri yöntemi, sanat eleştirisinde önemli bir yer almıştır.

Ruhçözümleyim ve Yazınsal Eleştiri

Freud bilinçdışı öğretisi aracılığıyla, ilkin kendisi, sanat yapıtlarındaki “yaratma” sürecine eğilerek, ruhçözümleyimin nasıl uygulanacağını gösteren ilk örnekleri vermiştir.

Freud, sanatçının yaratma eylemi ile nevroz arasında sıkı bir ilişki bulur ve ‘yaratma’daki rolünü belirlemeye çalışır. Yaratma, bilinci aşan ve bilmediğimiz içsel bir gücün (dehanın) dışa vurumudur.

Freud’un sanat kuramında açıkladığı bu ilişkiyi şöyle özetleyebiliriz: insanların bir takım istekleri, itileri vardır, fakat toplum içinde yaşadığından, dış gerçekliğe uymak zorunluluğu duyar ve bu isteklerini bastırma, örtme yoluna gider. Bundan ötürü insan gerçek hayatta kavuşamadığı bu istekleri hayal kurma (düşleme-imgelem) yolu ile elde etmeğe çalışır. Ancak bu hayal kurma eylemi aşırı kaçar, normal sınırları aflarsa ruh hastalığı, bir bağlamda nevroz için ortam hazırlamış olur. Freud, kuramında, sanatçının yaratıcı gücünü düşleme yolu ile ilişkilendirir.

Yöntemin yerleşmesi için düşlerin anlatımlarının ne denli önemli olduğu bilinir. Bu noktada Freud’un nevroz kuramını geliştirip, psikanaliz tedavi yöntemini bulmamış olsaydı bile, rüya yorumlarını ortaya çıkarmasıyla, bu bilinçdışı imgesel görüngü evreninin simgesel anlatımla gözden sakladığı gerçek anlamı çözümlemesine bilimsel bir temel kazandırmıştır.

Ruhçözümleyici Eleştiride Yazar/Yapıt Denklemi

Yazınsallık ve Ruhçözümleyim

Yirminci yüzyılın başında bile söz ile imge arasında yaratılış bakımından bir ayrım gözetilmez; yazınsal sözde, “sözel imge” ile görsel ve işitsel imgeler öyle bir biçimde yan yana konulur ki, Freud bunu, düşte, nevrozda, zihinde simgeleşen her şeyle özdeşleştirir; simgeleri çözümlerken, onlar› çok anlamlılıklarını artıran yepyeni bir bağlama yerleştirir; oysa ruhçözümsel bağlam metinlerin okunmasını, yorumlamasını değiştirir. Ruhçözümleyimci yöntemde simgelerin kaynağı bilinç dışındadır.

Bir yazınsal metin, ergin bir kişi olan yazar tarafından yaratılıyorsa ve anlaşılıyorsa, bu “yazma edimi” bir davranış olduğundan, yazın (imgesel dil) yaratımı da öteki davranışlar gibi çözümlenebilir.

Yazar/Yapıt Denklemi

Birinci yaklaşım yapıttan hareket ederek yazarı açıklamayı amaçlar; bu ruhçözümleyimci eleştiri, yazarın yapıtını, klinik tedavi sürecindeki bir hastanın sözleri gibi ele alarak, yazarın bilinçaltı dünyasını ve gizli isteklerini, cinsel eğilimlerini, saplantılarını, ilk çocukluk dönemi yaralanmalarını (travmalar), güdülerini, dürtülerini, ortaya çıkartmayı amaçlayan incelemeleri kapsar.

İkinci yaklaşım ise ruhçözümleyim yöntemini, yazarın özyaşam öyküsüne ulaşmanın ötesinde, yapıtın derin anlamsal yapısını, yapıta ait özellikleri açıklamak için kullanır.

Charles Mauron ve Ruhçözümsel Eleştiri Yöntemi

Mauron, ele aldığı yazar ve yapıtlarda, bol bol ruhçözümleyim bilim alan› terimler kullanır, ve yazarın “bilinçdışı” kişiliğinden kaynaklanan, metnin derin yapısını oluşturan ve gözden kaçan olgular› ve durumlar› bulur; ilk çocukluk, cinsellik, “bu”, “ben”, “üstben”, “bilinçdışı”, Oidipus/Elektra karmaşası, yaşam-ölüm dürtüleri, vb. Bütün bunlarla, Mauron, yalnızca yapıtın ya da yazarın aydınlatılmasında, insan› aydınlatmayı hedefleyen ruhçözümleyimin “bilimsel” gerçekleriyle ileri sürülen tüm savları örnekçelerle ortaya çıkartır.

Bachelard’ın kökenlik eleştirisi: Bir eleştirmenden çok, bir ozan olan Bachelard, ozan ya da anlatıcıların imge ve eğretilemelerinin okura ulaşması için, derin bir “düş gerçeği”ne dalmaları gerektiğini vurgular ve yazın yapıtlarında etken olan şiirleştirici güçler (eğretilemeler) için “imgelemin devingen niteliğini yeniden canlandıracak bir ruhbilimsel eleştiri”yi önerir. Böylelikle okura “yaşanmış bir yorum” sunarak, okurun yazınsal imgeleri “yaşamasına” olanak sağlar.

Ruhçözümsel Eleştiriye Bakış ve Yeni Yönelimler

Dominique Fernandez ve Ruhsalyaşamöykücü Eleştiri

Ruhçözümleyimden esinlenmek, ruhçözümlemesi yapmak değildir; beraberinde getirdiği temel güçlükleri ortadan kaldırmaz.

Fernandez, ruhsalyaşamöyküsel incelemenin ilgi alanını şöyle tanımlar: Ruhsalyaşamöyküsü Freud’cu şemaları genelleştirerek değil, yapıtın kimi özelliklerinde çocukluktaki ruhsal yaralanmaların (travmalar) yansımalarını inceleyecektir. Çünkü onun için, kişiliğinin bilinçdışı, gözden kaçan bu gizli bölgede gerçekten olup bitmiş her şeyi anlamaya izin veren yapıtın kendisidir. İnsan yapıtın kaynağındadır; bu da insanın ancak ve ancak yapıtta olduğu anlamına gelir.

O halde ruhsalyaşam öyküsü: bir yaşamın olayları ile yapıtların ruhsal evrimi arasındaki koşutluğun ya da kısaca insanla yapıt arasındaki etkileşimin incelenmesidir.

Yeni Yönelimler

Bugün, ruhçözümsel eleştiri, ruhçözümleyim bilimi gibi, insanlık kültürüne mal olmuş bir tarihçeye sahiptir. Bu eleştiri, zaman içinde, yazınsal metin üretimi konusunda yeni yaklaşımların, yeni metin açıklama kuramlarının ortaya çıkmasıyla ve sosyal bilimlerin farklı alanlarında kaydedilen ilerlemeyle doğan yeni yazınsal metin okuma biçimleriyle karşı karşıya kalmıştır.

Jean Bellemin-Noël ve “Metin Bilinçdışı”

“Ruhçözümsel okuma”nın ya da ruhçözümleyim yönteminin giderek geliştirildiği, yazınsal eleştiride yankı bulan Noël’in “metin bilinçdışı” yaklaşımı, içkin metin çözümlemesine ağırlık veren çağdaş eleştiride bir diğer yönelim olur. Metin bilinçdışı çözümlemeleri ikili boyutuyla ele alınır:

  • Bir kuram
  • Bir yöntem

Ruhçözümlemeyi yazınsal eleştiride kullanmak isteyen araştırmacıların, yaşamöyküsel yöntemin kolaylıklarını bir tarafa bırakıp, yazınsal yapıta yönelmeleri gerekir. Yazınsal yapıt sonuçta yazınsal dildir, sözcüklerden oluşan uyumların simgesel bütündür. Eleştirinin geçerliliği, imge evreninin dışsal bir gerçeklikle yani bir yaşamöyküsünün olaylarıyla- uyumuyla değil, imge evreninin kendi kendisiyle uyumuyla tanımlanır.

Ruhçözümleyim, eleştirinin Sinderella’sıdır bir bakıma, hep çağın gereksinimlerine göre yeni yöntemlerle biçimini değiştirerek, insan oluşun anlamını, anlatılmak istenenle anlaşılma arayışı arasında var olmayı sürdürecektir.

Böylece Freud’dan başlayarak, uygulamalardan kuramlara geçerken gerçekleştirdiği tüm dönüşüm ve dönüştürümleriyle, ruhçözümleyimci eleştirinin, dar bir uzmanlık alanından çıkarak, genel kültürün, bilimin gelişmesine ve yayılmasına katkıda bulunduğu bir gerçekliktir.