Ünite 2: Rönesansta Felsefe-Bilim ve İlk Modern Düşünürler: Bacon ve Descartes

Rönesans Döneminde Başlıca Felsefi Akımlar

Rönesans Döneminde Platoncu Düşünce

Bu dönemdeki başlıca filozoflar Ficunus, Mirandola ve Cusanus’tur. Ficinus’a göre Platonculuk, insan bilgeliğinin özüydü ve eğer Katolik öğretisiyle uyumlu kılınabilirse bu öğretiyi gençleştirebilir, onu daha tinsel nitelikli bir öğreti haline getirebilirdi. Ficinus Hıristiyanlığı Tanrının kendisini açmasının bir biçimi olarak görmüş ve bu dini felsefe ile uzlaştırmaya çalışmıştır. Yeni-Platoncu bir düşünür olan Cusanus’a göre us, Tanrı bilgisini elde etmekte yetersiz kalır. Çünkü akıl çokluklar ve farklılıklar olmadan iş göremez. Bu nedenle Cusanus, mutlak birliği temsil eden Tanrı bilgisine bu yolla, yani düşünme yetisi ile ulaşamayacağını anlar. Bu duruma Cusanus öğrenilmiş bilgisizlik adını vermektedir. O halde Tanrıya ulaşmanın başka bir yolu olmalıdır. Cusanus’a göre bu yol bir tür sezgi yolu, başka deyişle mistik bir aydınlanma yoludur. Cusanus bilim konusundaysa Aristotelesçi evren anlayışını yadsıyan bir tutum takınmıştır: Ona göre evrende yetkin bir daire bulunamaz, bu nedenle gezegenlerin yörüngelerinin düzgün bir daire olması düşünülemez. Bu görüş Kepler’e giden yolu açmıştır.

Rönesans Döneminde Aristotelesçi Düşünce

Rönesans dönemi Aristotelesçilerinin en ünlüsü Pietro Pomponazzi’dir. Pomponatius tüm insanların zihinsel yetkinliğe yetenekli oldukları düşüncesini reddetmekle birlikte ahlaksal yetkinliğin yeryüzünde gerçekleştirilemeyecek bir ideal olduğu görüşüne karşı çıkar. Herkesin kendi işinin gerektirdiği ödevleri yapması, bu konuda yetkinlik olarak anlaşılabilir. Erdemin karşılığının sonsuz bir ödül olması, yani cennete gidilecek olması ve yapılan kötülükleri bir cezanın beklemesi fikirlerine dayanarak ruhun ölümsüzlüğünün öne sürülmesini yanlış bulmaktadır. Çünkü erdemlilik çıkar ya da karşılık beklenerek gerçekleştirilemez.

Rönesans Düşüncesine Yön Veren Diğer Felsefi Akımlar

Rönesans’ta öne çıkan felsefi akımlardan biri de Stoacılıktır. Genelde etik bir dünya görüşü olan bu akım, bir yaşama biçimi önerisiyle dönemin üst düzey aileleri ve eğitimli sınıfları üzerinde etkili olmuştur. Seneca klasik Stoacı ilkeyi kabul etmiştir. Ona göre doğaya uygun yaşamak ahlaklılığın temeliydi ve Doğa ile akıl özdeşti. Doğaya uygunluk akla uygunluk demekti. Yine bir etik öğreti olan Epikürosçuluk da yaşamın hazlarını yakalama ve mutlu bir yaşam sürme gibi öğütleriyle Rönesans’ta kendine epey yandaş bulmuştur. Bu dönemde kuşkuculuğun da bir ölçüde etkisi olmuştur. İlkçağ kuşkucularının Rönesans döneminde bir keşfi ve bunların felsefelerinden etkilenerek belli bir dünya görüşü oluşturma edimi de karşımıza çıkmaktadır. Montaigne bunun bir örneğidir. Son olarak Atomcu görüşlerin sözü edilebilir. Rönesansta atomculuk Demokritos’tan ziyade Epiküros üzerinden ele alınmıştır. Epiküros da Demokritos’un yolundan giderek evrenin yapıtaşlannı atomlar olarak görür; her şey atomların boşluk içinde devinim halinde iken birbirleriyle çarpışmaları sonucunda oluşur.

Rönesans Döneminde Bilim ve Başlıca Bilim Adamları

Paracelsus

Doğa felsefesi alanında Yeni-Platoncu temelden yola çıkmış ve görüşleri bilimsel temelden uzaklaşarak gizemci boyutlar kazanmıştır. Ona göre doğa canlıdır ve tanrısal güçlerle-ruhlarla doludur. Her varlık türünün kendine özgü bir ruhu olsa da doğanın da bir bütün olarak genel ve kapsayıcı bir ruhu ya da güç odağı vardır. Doğa bir makrokosmos iken, insan onun içinde yer alan bir mikrokosmostur. Bu nedenle insan kendisinden hareketle doğayı daha iyi anlayabilir. Bu şekilde doğayı anlamak olanaklı olabilir. İnsanda onun özel ruhu olarak ‘archeus’ bulunur. Bu bir tür insana özgü ruh ya da yaşam gücü demektir. İnsanı çok iyi tanıyabilmek için, bu yaşam gücünü çok iyi keşfetmek ve bilmek gerekir. Ayrıca sağlık archeusun engelsiz işlemesine sağlıksa başka bir güce bağlanmasına bağlıdır.

Bernardinus Telesius

Bernardinus Telesius’a göre salt ussal işlemlerle bir doğruya ulaşmak pek olanaklı değildir, tersine duyulara başvurmak zorunludur; araştırmalarımızı duyularla sağlanan veriler üzerinde yapmak gerekir: Çünkü ona göre doğru bilginin tümü gerçek anlamda duyu algısı üzerinde kurulur. Evren anlayışı bakımından şunları öne sürer: Tüm varoluş madde ve güç ilkeleri üzerinde temellenir. Güç birbirine karşıt iki öğeden oluşur; bunlar sıcak ve soğuktur. Bu iki güç etkeni varoluşun tüm form ya da çeşitlerinden sorumludur. Telesius’a göre, devinim içinde sıcak olan Güneşi, soğuk olan bu Dünyayı temsil etmektedir. Ruh, içinde ısıyı barındıran iyi bir maddedir, beyinde yoğunlaşmış ve tüm vücuda yayılmıştır. Ruh organizmanın parçalarını bir arada tutar ve onların devinimini başlatır.

Giordano Bruno

Bruno, Copernicus’un güneş-merkezci astronomi görüşünü içtenlikle benimsemiştir. Buna göre Dünya Güneşin çevresinde ve ayrıca kendi ekseni etrafında dönmektedir. Bruno Copernicus’çu evren açıklamasından evrenin süreklilik gösteren bir varlık olduğu sonucunu çıkarmıştır. Evren aynı zamanda sonsuzdur; sonsuz olan Tanrının sonsuzluğunu sınırsız büyüklüğü içinde yansıtır. Böylece o da sonsuz olur. Tanrı doğalaştıran doğadır, evren ise doğalaştırılmış doğadır.

Nicolaus Copernicus

Rönesans döneminde bilim düşüncesinde gerçek anlamdaki gelişimin öncüsü Copernicus’dur. Hıristiyanlığın yer-merkezci evren anlayışı yerine güneşmerkezci bir evren anlayışı önermiştir. Bu yeni yaklaşıma göre, evrenin merkezinde Dünya değil, Güneş yer almaktadır. Başlangıçta pek ilgi görmeyen Copernicus’un görüşleri Galileo tarafından ciddiyetle savunulunca dikkat çekmiş ve Kilise tarafından yasaklanmıştır. Bu gökbilim öğretisinden çıkan metafizik öğretiye de kısaca değinirsek, evrenin yalın, basit, nitelik ilişkilerinden daha çok nicelik ilişkilerine dayanan bir yapısı olduğunu söylemek gerekir; nicelik ilişkileri evrenin matematiksel bir yapısı olduğunun bir işaretidir. Bu matematiksel yapı evrene düzenli, amaca uygun bir görünüm sağlar; bu düzenlilik evrene hangi açıdan bakılırsa bakılsın bozulmaz. Evrendeki düzenli işleyiş matematiksel oran ve orantılarla ifade edilebilen ve gerçekte az sayıda olan doğa yasalarının doğaya egemen oluşunun bir sonucudur.

Johannes Kepler

Johannes Kepler gezegen yörüngelerinin biçimi ve hızlarına ilişkin keşfettiği yasalarla bilim tarihinde kendine önemli bir yer sağlamıştır. Copernicus’un öne sürdüğü güneş-merkezci kuramı ilk kabul edenlerden birisidir. Ne var ki Brahe’nin gözlem verileri gezegenlerin yörüngelerinin Copernicus’un öne sürdüğü gibi daire biçiminde olduğunu doğrular nitelikte değildi. Bu nedenle çalışmalarını sürdürerek, sonunda bu alanda yenilik getiren üç yasasını öne sürdü. Buna göre; gezegenlerin yörüngeleri eliptiktir, her gezegen güneş çevresinde çizdiği yörüngede eş zamanda eş uzunluğu geride bırakır ve gezegenlerin dönüş zamanının karesi gezegenin güneşten ortalama uzaklığının küpüyle orantılıdır. Kepler’e göre de doğanın yapısı matematik dile uygundur; şeyler ve olgular arası ilişkiler niceliksel oran ve orantılarla açıklanabilir.

Galileo Galile

Galilei’nin en büyük katkıları fizik alanında olmuş, onun bu alandaki buluşları modern fizik biliminin kurulmasını kesinleştirmiştir. Galileo Copernicus’un kuramını savunmuş, teleskopuyla birçok gözlem yaparak eski gök sistemi hakkında ciddi soru işaretleri uyandırmış, serbest düşme, serbest salınım ve sarkaç yasalarını bulmuştur. İvme, süredurum yasası gibi önemli fizik keşifler yapmış, doğal olgular arası ilişkilerin matematik oran ve orantılarla ölçülüp ifade edilebileceğini göstermiş, doğanın matematik dille yazılmış bir kitap olduğunu savunmuştur.

Francis Bacon’un Yöntem ve Bilgi Anlayışı

Rönesansın sonlarına doğru gerçek modern düşüncenin öncüsü olan isimler ortaya çıktılar ve bunların başlıcalarından biri de Yeniçağda özerk felsefi düşünüme önemli katkıları olan Francis Bacon (1561-1626) idi.

Yöntem ve bilgi üzerine ana kitabı Novum Organum (Yeni Organon) adını taşır. Novum Organum, doğa bilimlerinde tümevarım yönteminin nasıl uygulanması gerektiğini gösteren ve Bacon’un kendi tümevarım anlayışını gözler önüne seren bir yapıttır.

Bilimsel bilginin toplum yaşamındaki yararlı sonuçlarına yer veren Nova Atlantis (Yeni Atlantis) isimli bir başka önemli yapıta imza atmıştır.

Ayrıca bilimsel gelişmelerin toplum yaşamında ortaya çıkardığı teknolojik gelişmelere ve kolaylıklara değinen De Dignitate et Augmentis Scientiarum (Bilimlerin Değeri ve Çoğalıp Büyümeleri Üzerine) adlı bir yapıtı daha vardır.

Bacon’un Bilgi ve Yöntem Konusuna Genel Bakışı

Bacon geleceğin insan dünyasının bilim yoluyla aydınlanacağını sezmişti. Ona göre yaşamda bilgi önemliydi.

Onun ünlü deyişiyle “bilgi güçtü” ve bilmek doğaya egemen olmaktı. Buradaki bilgi, bilimsel bilgiden başkası değildir. Bu nedenle bilimsel çalışmalarda rasgele ve bireysel yöntem anlayışlarıyla değil, ussal yapılı bir bilimsel yöntemle çalışılmasının zamanı gelmiştir.

Bacon’a göre bu ussal yapılı bilimsel yöntem tümevarımdır. Tümevarım yöntemi, gözlem yapmak, tek tek gözlenen şeyler üzerinde düşünmek ve sonunda tüm gözlenenleri ortak olarak ifade edebilecek bir genel açıklamaya varmak esasına dayanır.

Tümdengelim yöntemi ise, öncül görevi gören tümel nitelikli önermelerde içerilen bir fikri sonuç olarak ortaya koyduğu için doğa hakkında yeni bir şey söylemeyen çözümleyici bir yöntemdir. Bu yüzden doğa bilimleri için uygun değildir.

Bilim insanı doğa üzerine inceleme ve araştırmalara girişmeden önce bir zihinsel temizlik yapmak durumundadır. Bacon temizlenmesi gereken bu önyargılara putlar adını verir ve bunları dört grupta toplar. Bunlar;

  1. Soy (tribus) putları,
  2. Mağara (Species) putları,
  3. Çarşı pazar (fori) putları ve
  4. Tiyatro (theatre) putlarıdır.

Gözleme Dayalı Tümevarımın Uygulanması

Tümevarım, doğanın sıkı biçimde gözlemlenmesini gerektirir. Ancak bu gözlem aklımıza estiği gibi kotarılan bir gözlem değildir. Tersine belirli bir mantıksal işleyişi olan birtakım temel işlemlerin sırasıyla gerçekleştirilmesini gerektiren ve özelden genele doğru yükselen bir işleyişe sahiptir.

Bacon’ın bu tür bir yöntem anlayışı ile ulaşmak istediği tümevarımsal genelleme, bir doğa olayının özünü, onun deyişiyle formunu yakalamaktır. Bacon, bu alanda amaca ulaştıracak bir tümevarım için, dört basamaklı bir işlem süreci öngörür. Bunlar;

  • Olgunun içinde bulunduğu şeylerin listesini çıkarmak,
  • Olgunun içinde bulunmadığı şeylerin listesini çıkarmak,
  • Olgunun içlerinde dereceli olarak bulunduğu şeylerin listesini çıkarmak ve
  • Olgunun içinde bulunmadığı şeylerin dışta bırakılmasıdır.

Rene Descartes’in Yöntem ve Bilgi Anlayışı

Modern felsefenin babası, Yeniçağ felsefesinin kurucusu gibi nitelemelerle anılan René Descartes’ın (1596-1650) önemli eserleri şunlardır:

  • Yöntem Üzerine Konuşma (1637),
  • İlk Felsefe Üzerine Düşünceler (1641),
  • Felsefenin İlkeleri (1644) ve
  • Ruhun Tutkuları (1649).

Descartes’in Yöntem Anlayışı

Descartes tüm bilim dallarının ana taşıyıcısı olması nedeniyle, felsefi kesinliğin peşine düşer ve felsefede kesin ve sağlam bilgiye ulaşabilmek için matematiğe kesinliğini veren yöntem ya da yöntemleri izlemek gerektiğine ikna olur. Matematikteki kesinlik ussal kesinliğin en güzel örneğidir. Felsefi kesinliğin de ussal olarak yakalanması gerektiğini düşünür. Bunun için de matematikte tümdengelim ve sezgi yöntemleri kullanılmaktadır.

Tümdengelim

Matematikte doğruluğu apaçık ortada olan, doğruluğundan hiçbir biçimde kuşkulanılmayan, aksiyom ya da postulat olarak bilinen öncüllerden çıkarılan sonuçlar da zorunlulukla ve kesinlikle doğru olurlar. Bu nedenle matematikte kullanılan tümdengelim kuşkuya yer bırakmayan sağlam bir çıkarım yoludur. Fakat Descartes’e göre tümdengelim kesin olarak bilinen olgulardan yapılan tümüyle zorunlu çıkarımlardır. Fakat kesin olarak bilinen olguların doğruluğunu anlamak için sezgi dediğimiz düşünme biçimi ya da yöntem devreye girmektedir.

Sezgi (intuition) Yöntemi

Descartes, “zihinde hiçbir kuşkuya yer bırakmayan bir açık seçikliğin zihinsel olarak görülüşü ya da anlaşılması sezgidir” der. Sezgi yoluyla sadece açık seçik ideleri değil, gerçekliğe ilişkin bazı doğrulukları da anlamış ya da kavramış oluruz.

Ona göre, felsefede öncelikle bu türden sezgisel doğruluklara ulaşabilmek gerekmektedir. Bunların doğruluğu aracısız olarak zihne açık ve seçik olarak verilebilmelerinden gelmektedir.

Öyle ise Descartes’a göre doğruluğun ölçütü açıklık ve seçiklik olmaktadır.

Doğruluğun Ölçütü Olarak Açıklık ve Seçiklik (Clara et Distincta)

Descartes’e göre açıklık , bir kavramın zihnimize doğrudan verilmesi, yani onun farkında, bilincinde olmamızdır. Seçiklik ise kavramı zihnimizdeki diğer idelerden ayırt edebilmemiz, sınırını çizebilmemizdir

Şu halde hiç kuşkuya yer vermeyen bir doğruluk ya da doğrulukları aramak zorundayız. Bu nedenle izleyeceğimiz yol için birtakım kurallar koymak uygun olacaktır.

Yöntemin Kuralları

Descartes, “Yöntem Üzerine Konuşma” eserinde bu kuralları dört tane olarak belirlemiştir. Bunlar;

  • Doğruluğunu gerçekten açık ve seçik olarak bilmediğin hiçbir şeyi doğru olarak kabul etmemek,
  • Araştırdığımız sorunların her birini mümkün olduğunca küçük parçalara bölmek,
  • Onları basitten karmaşığa doğru bir sırada incelemek ve
  • Sık sık geriye dönüşler yaparak eldeki verilerin sayımını yapmaktır.

Yöntemsel Kuşkunun Uygulanması

Descartes duyularıyla sağladığı bilgi alanının kuşkuya açık olduğunu belirtir. Çünkü bu alanda duyularının kendisini zaman zaman yanılttığının farkına varmıştır. Bu nedenle bu alanın bilgileri içinde evrensel bir doğruluk bulamayacaktır. Ona göre yaşam bir rüya olabilir ve hatta kesinliğinden şüphe duyulmayan matematik bile tanrı marifetiyle yanıltıcı olabilir.

Cogito Bilgisi

Descartes, sahip olduğu tüm bilgi alanlarından bu şekilde kuşku duyduğu sırada, artık hiçbir biçimde kuşkulanamayacağı bir gerçeklikle karşı karşıya kaldığının farkına varır. Bu gerçeklik, kuşkulanmakta olduğu edimidir. Bu durumda “her şeyden kuşkulanabilirim ama kuşkulanmakta olduğumdan kuşku duyamam” yargısını öne sürer. Bundan dolaysızca ortaya çıkan sezgisel sonuç; kuşkulanabilmek için var olması gerektiği sonucudur. Bunun üzerine, “kuşkulanmak düşünmenin bir türüdür, düşünmek için var olabilmek gereklidir” der ve o ünlü önermesini dile getirir; “Düşünüyorum, o halde varım.”

Tanrı Bilgisi

Descartes, zihninde bir yetkinlik düşüncesi olduğunu, bu düşünceyi kendisinin üretemeyeceğini, çünkü kendisinin yetkin bir varlık olmadığını öne sürer. Bu düşünce ona dış dünyadan da gelmiş olamaz, çünkü dış dünya ve bu dünyadaki şeyler de yetkin değildirler.

O halde bu düşünceyi onun zihnine kendisi yetkin olan bir varlık vermiş olmalıdır. Bu yetkin varlık da Tanrı’dan başkası olamaz.

Şu halde Tanrı insanın zihninin dışında gerçek anlamda vardır. Biz insanların zihninde de açık ve seçik olarak idesi-kavramı yani bilgisi bulunmaktadır. Bu nedenle doğruluğu kesin olan bir bilgidir; biz bu bilginin sezgisel olarak farkına varabiliyoruz.

Matematik ve Dış Dünya Bilgisi

Descartes Tanrının aldatıcı bir varlık olmadığı, aksine son derecede yetkin bir varlık olduğu düşüncesinden hareketle, belleğimizi bile bile yanılgı içinde bırakmayacağını ve bu nedenle matematik bilgilerimizin de bilinen biçimleriyle doğru olduklarının sonuç olarak ortaya çıktığını belirtir.

Descartes’in Töz, Ruh ve Ahlak Anlayışı

Doğanın Tözsel Yapısı

Descartes, tözü “var olmak için kendisinden başka hiçbir şeye gereksinim duymayan bir şey” olarak tanımlar.

Tanrı’yı sonsuz töz, ruh ve bedeni ise sonlu tözler olarak belirler.

Ruh tözünün özü düşünmek, madde tözünün özü ise yer kaplamaktır. Bunlardan madde-cisim, tözü uzamsız var olamaz. Uzunluk, genişlik ve derinlikte uzamlılık bu tözün doğasını oluşturur. Bunlar maddesel tözün birincil nitelikleri; renk, ses, tat, sıcaklık gibi özellikler ise ikincil nitelikleridir.

Uzama ilişkin niteliklerin bilgisi, nicelikle ilişkili oldukları, yani matematik dille ifade edilmeye uygundurlar. Maddesel tözün hüküm sürdüğü fizik doğa mekanik yasalara göre işler.

Doğa, tüm devinimleri mekanik olan bir makinedir. Hiçbir boşluk içermez. Uzam da maddesel tözün geometrik kavramından başka bir şey değildir.

Birbirlerine indirgenemeyecek yapıda olan bu iki farklı töz insanda bir arada nasıl bulunmakta, birbirleriyle nasıl etkileşmektedir? Bu sorun zihin-beden ilişkisi olarak bilinir.

Köktenci Düalizmde Zihin-Beden Etkileşimi Sorunu

Descartes’a göre teolojik yanıt, Tanrının öyle yaratmış olmasıydı. Bu nedenle Descartes ve öteki teorisyenler bu noktayı çok fazla sorgulamadılar. Ancak bu iki uzlaşmaz tözün olgusal olarak insan varlığında birlikte bulunmaları ve üstelik tam bir işbirliği içinde etkinlikte bulunmaları inandırıcı bir açıklamayı gerektirmekteydi. Descartes’ın açıklaması, “karşılıklı – etkileşimicilik ” adını taşımaktadır. Bunun anlamı şudur: zihin ister, beden yapar; bedenin bir gereksinimini de, zihin karşılama yoluna gider.

İstenç Özgürlüğü ve İyinin Doğası

İnsanın özgürce davranma edimi insan için en temel en önemli düşünsel bir kiptir. Bu özgürlüğün farkına varılması da doğuştan bir idedir. “Biz insanlar istenç özgürlüğümüzü kullanarak kendi eylemlerimizin efendisi oluruz ve bu yüzden övgüyü ya da yergiyi hak ederiz.’’ Descartes bundan sonra “Yöntem Üzerine Konuşma” da kendisi için geçici bir törebilim oluşturur ve bu yolda bazı kurallar belirler. Bunlar;

  1. Ulusun yasalarına ve törelerine, dinsel inancına ve aile geleneğine boyun eğ ve davranışta aşırılıktan kaçın;
  2. Taşıdığın kanılara bağlı kal ve seçtiğin eylem yolunda kararlı ol;
  3. Kendini ve tutkularını çevrene ve talihine uyarla ve bunlara karşı direnme;
  4. Senin için en iyi olacak yaşam uğraşını dikkatlice seç şeklindedir.

İyinin Doğası Üzerine

Descartes’e göre istek doğru bilgiyi izlediği zaman iyidir; bir yanılgı üzerine kurulduğu zaman kötüdür. Şu halde isteği iyi kılan bilgi nedir? Burada bize bağımlı olan şeyleri bize bağımlı olmayanlardan tam olarak ayırt edebilmemiz gerekir. İnsanlar çoğu zaman bunu başaramamakta ve birtakım olumsuzluklar ortaya çıkmaktadır. Denetimimizin dışında kalan olaylar tanrı tarafından saptanmıştır. Onlara boyun eğilmesi gerekir. Gücümüz içinde olanların da iyi ve kötü olanlarını ayırt edebilmemiz gerekir. “Ve erdemi izlemek en iyi oldukları yargısında bulunduğumuz eylemleri yerine getirmekten oluşur.” Çünkü bizim elimizde olan bir şey gerçekten erdem ve bilgeliktir.