Ünite 5: Rönesans, Yeniçağ ve 17. Yüzyıl Avrupasında Tarih Anlayışları

Rönesans ve Yeniçağ Avrupasında Bilgi ve Tarih

Rönesans Ortaçağ ile Yeniçağ arasında bir köprüdür. Her iki çağda da kendine özgü bir değerler sistemine, bir dünya görüşüne ve bu dünya görüşü ekseninde oluşturulmuş kuramlara rastlamak mümkündür. Rönesans, Ortaçağ düzeninin çözülerek Yeniçağ’ ı oluşturacak ilkelerin ve düşünce yapısının kendini belli etmeye başladığı bir dönemin adıdır. Rönesans’ın kökleri 14. yüzyıla kadar dayanır ve Ortaçağ’ın tek boyutlu dünyasından kurtulmayı amaçlayan birkaç yüzyıllık süreci kapsamaktadır. Bu süreçte en çok dikkat çeken akım ise Hümanizm akımıdır. Bu akımın temel sloganı ise “daha çok insan, daha az tanrı” sloganıdır. Hümanizm ile öne çıkan etkiler dinde de reform isteklerini arttırmış hatta bu sürecin sonunda Protestanlık adı verilen yeni bir Hristiyan mezhebinin doğmasına neden olmuştur. Rönesans, İlkçağ ve Ortaçağ görüşlerini barındırsa da Ortaçağ gibi tek seslilik değil, İlkçağ gibi çok seslilik görüşünü benimsemiştir. Rönesans’ ta felsefeyi yapanlar ve işleyenler din adamları değil, yazarlar, araştırmacılar ve üniversite öğrencileri olmuştur. Rönesans felsefesinin de temel yönelişi kendini arayıp bulmak olmuştur. Bu nedenle dünya ve hayat üzerindeki görüşler yalnız deneyimin ve aklın sağladığı doğrulara dayanarak biçimlendirmeye çalışılmıştır. Rönesans’ın temel parolası olan otoritelerden bağımsızlaşma isteği, insanın tekrar evrenin merkezine, hem de bir “küçük evren” olarak yerleşmesine, ulusların da birer birey gibi kendine özgülükleri olan yapıya kavuşma yoluna girmelerine yol açmıştır. Rönesans’ ta ayrıca Aydınlanma ile zirveye ulaşan evrimin sağlamlaştırdığı Tanrı yerine doğanın belirleyici ilke kabul edilmesi zihniyeti oluşmaya başlamıştır.

Yeniçağ Avrupa Medeniyeti, Ortaçağ Hristiyan Medeniyeti’ nin dönüştürülmesiyle ortaya çıkmıştır. Din temelli anlayış felsefe tarafından sorgulanmış ve eleştirilmiştir. Değişme sürecinde ortaya yeni değerlerin çıkması, yeni bir evren kavrayışının oluşumuna, dolayısıyla yeni bir medeniyetin doğuşuna yol açmıştır. Bu evren anlayışında, Tanrı ve Kilise’nin yerini, insan ve onun eseri olan kültür dünyası alırken, tüm diğer değerler de insanın yetenekleri ve ihtiyaçları doğrultusunda belirlenmiştir.

İnsan anlayışından bireyin temel unsur olması, bireyciliğin gelişmesine yol açmıştır. Buna bağlı olarak, Yeniçağ Avrupa Medeniyeti’ nin temel kavramlarından birisi de özgürlük olmuştur. Özgürlük yalnızca dimi ve ahlaki denetimlerin şiddetinin azalmasıyla kalmamış, kendisini her alanda gösteren bir tür temel kategori olmuştur.

“Daha az tanrı, daha fazla insan” parolasıyla özetlenebilecek olan Rönesans, 16. yüzyıl düşünce yapısı, böyle bir güveni ve tanrısal otoritelerden bağımsızlaşma isteğinin olduğu bir dönemdir.

Yeniçağ’ da Bilgi Anlayışının Değişmesi

Rönesans bir çokseslilik ortamı ve usa, deneyime, algıya dayalı bir dönem olmuştur. Yeniçağ Avrupa’sında evren kavrayışı Rönesans ile başlayan Yeniçağ felsefesi ve bilim anlayışı üzerine kurulmuştur. Bilimdeki gelişmelerle birlikte dünyanın evrenin merkezi olmadığı ortaya çıkmış ve fizik biliminin kabul ettiği ilkeler çevresinde mekanik bir bakış açısı yeni bir anlayış olarak benimsenmiş ve yerleşmiştir. Fizik biliminin ortaya koyduğu ilkeler kültür için de aranmaya başlamıştır ve böylece yaşamın tüm yönleri madde ve mekanik ilişkisi içerinde değerlendirilmeye başlanmıştır. Bu yeni felsefe anlayışı ekonomi ve siyaset üzerinde de etkili olmuştur. Ayrıca matematik fiziğinin ilerlemesiyle de doğanın yapısının matematik kavramları ile anlaşılabileceği düşüncesi ortaya çıkmıştır.

Günümüzde epistemoloji olarak bilinen felsefe disiplini her ne kadar felsefe tarihinin başlangıcından bu yana filozofları meşgul eden sorunlardan oluşsa da bu kavram bilginin kaynağı, doğruluğu ve sınırları gibi sorunları incelediğinden önemli bir role sahiptir.

Rönesans ve Sonrasında Tarih Anlayışı

Hümanizm ve Reform hareketlerinin temelini oluşturduğu 16. yüzyılda aynı zamanda tarih yazıcılığı da bir laikleşme içerisine girmiştir. O zamanlarda tarih, henüz bilimler sınıfında yerini almamış, sadece kıssadan hisse çıkarılması amacıyla kendisine yer bulan bir yazıcılık türünün adıydı ancak yine de Reform hareketiyle gelen laikleşme ile birlikte Kilise’ den kopuş sürecine girilmiş, zamanda krallıklar, kentler kendi tarihlerini yazmaya başlamışlardır. Yalnız bu ulusal tarihçilerde de kıssadan hisse anlayışının aşılmasını beklemek pek olası değildir. Bu nedenle tarihin daha nesnel olması gerektiğini ve olanı biteni olduğu gibi anlatması gerektiğini ileri süren kesimler tarafından bazı hoşnutsuzluklar ortaya çıkmıştır. Şimdi de döneme damgasını vuran bazı düşünürlerin görüşlerini yakından tanıyalım.

Macchiavelli ve Bodin

Tarihin kıssadan hisse çıkartarak yazılması yerine olduğu gibi ve gerçek nedenleriyle yazılması gerektiğini düşünen ve bu fikri ilk kez ileri süren düşünür Niccolo Macchiavelli’dir. Tarih yazıcılığının devletler arasındaki düşmanlık ve ikiliklerin nedenlerinin siyasi açıdan araştırılması gerektiğini savunmuştur. Tarihin olduğu gibi, gerçek bir şekilde yazılmasının geçmişi daha doğru bilinmesine katkı sağlayacağını belirtmiştir.

15. ve 16. yüzyıllarda Rönesans, Reform ve coğrafi keşifler yaklaşık aynı zaman diliminde ortaya çıkmıştır. Bu zaman diliminde Avrupa içine kapanıklıktan çıkarak başka kültürlerle tanışmış ve ilişki kurmuştur. Böylece diğer ülkelerin tarihi hakkında da bilgi edinmiştir. Bu sayede de kendi tarihindeki İncil tekelini sorgulamaya başlamıştır. Bu sorgulama neticesinde Kilise tarihçilerinin Yahudi, Yunan, Roma ve Hristiyan olarak ayrılmasının inandırıcılıktan uzak görülmesine daha sonra da Antikçağ, Ortaçağ ve Yeniçağ şeklinde tarihsel dönemlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu ayırımın mimarı ise 16. yüzyıl düşünürü Jean Bodin’ dir.

16.-17. Yüzyıllarda Tarihsel Bilgi Sorunu: Bacon ve Hobbes

16. yüzyılda Tanrısal tarih, doğa olayları tarihi, insan ve toplum tarihi şeklinde üç tür tarihten söz etmek mümkündür. Tarihin bilgikuramsal bir anlamda bir yere oturtulması yönündeki ilk ciddi adım Francis Bacon tarafından atılmıştır. Bacon, insan tininin algılanan olgularla ilişki sırasında hep etken durumda olan us, imgelem ve anımsama olmak üzere üç temel yetisinden söz eder ve insanın felsefe, şiir ve tarih etkinliklerini bu üç yetiyle eleştirir. Bacon, zorunluluk fikrini evrenin bütününe taşıma hakkını tek başına usa tanımamıştır. Çünkü akıl zorunluluğu ancak algılama ve anımsama yoluyla önümüzde duran olgular arasında arayabilmektedir. Başka bir ifade ile Bacon, Aristoteles’ te salt usu temel alan bir felsefe etkinliği olduğunu düşündüğü bilimin temeline deney bilgisi olarak historia’yı koyar. Bacon’ a göre bilim yalnızca akıl temelinde düşünerek varlığa ulaşmak yerine olguların planlı ve düzenli bir şekilde incelenmesini gerektiren bir etkinliktir. Bu görüşüyle Bacon, historia ile empeiriadan aynı şeyi anlayarak, historien’in Herodotos’tan önceki anlamına geri dönüş olmaktadır. Böylelikle Bacon bir yandan bilim kavrayışındaki Antikçağ ve Ortaçağ düşüncesini karşısına alırken, diğer yandan insan-toplum olaylarının bilgisi anlamına gelen historia’yı bilimsel bilgi sınıfından çıkarmış olur.

Thomas Hobbes da Bacon ile benzer biçimde, historik bilgiyi doğanın etkileri hakkındaki deneyim bilgisi ile insanın toplu yaşam içindeki istençli eylemleri hakkındaki deneyim bilgisi olarak ikiye ayırmıştır. İkinci anlamıyla historik bilgi, Hobbes’ a göre de düzenli olgular içermeyen, theoria etkinliğine uygun olmayan, yalnızca ahlak ve eğitim açısından dersler çıkarılmak üzere tarih yazıcıları tarafından yönelinmiş düzensiz malzeme yığını olmaktan öteye geçememiştir.

17. Yüzyıl: Usçuluk, Descartes ve Tarihe Bakış

Rönesans’ın elde ettiği kazanımları derleyip düzenleyen, bu kazanımları temel alarak kendi içinde birlik ve bütünlük taşıyan farklı bir dünya görüşüne varmayı deneyen bir yüzyıl olarak 17. yüzyıl bir durulma dönemidir. Rönesans’ a oranla daha tek sesli bir dönemdir. Bu özellikleri ile 17. yüzyıl temelini usçuluk adın verilen öğretiye oturtmuştur. Usçuluk, yaşama yön vermede biricik araç olan aklın doğru ve gerektiği gibi çalışmasını gören, akla uygun yaşamı tek doğal yol olarak gören anlayış ya da yaşam felsefesi olarak tanımlanabilir. Usçular, dünyanın anlaşılır ve düzenli bir yapısı olduğuna, insan aklının bu düzeni kavrama yeteneğine sahip olduğuna inanmışlardır. Usçuluk Avrupa’da o kadar etkili olmuştur ki 17. yüzyılın ortalarından 19. yüzyılın ilk yarısının sonlarına kadar olan zaman dilimi Us Çağı olarak adlandırılmıştır. Bu şekilde adlandırılan bir çağda;

  1. Başlangıçsız-sonsuz doğrulardan oluşan ussal bir düzen olduğuna,
  2. İnsan usunun ve anlığının (mens) bu doğruları anlayıp bunların bilgisini edinmede yetkin olduğuna,
  3. İnsanın bu doğru bilgiler rehberliğinde hareket etmeye istekli olduğuna inanılmıştır.

Ayrıca bu dönemde akıl sahibi insanlardan, doğa bilimlerini temel alarak bilimlerin ortaya koyduğu tüm doğruları, olduğu gibi gündelik yaşama uygulaması beklenmiştir.

Descartes ve Descartesçiler

Descartes, Metot Üzerine Konuşma adlı yapıtının ilk bölümünde tarihe ilişkin yaklaşımında dört noktayı vurgulamıştır. Bunlar aşağıdaki şekilde sıralanabilir;

  1. Tarihsel kaçakçılık: Tarihçi yurdundan uzakta yaşarken kendi çağına yabancılaşan bir gezgindir.
  2. Tarihsel kuşkuculuk: Tarihsel anlatılar geçmişe ilişkin güvenilir açıklamalar değildir.
  3. Faydacılığa karşı tarih tasarımı: Güvenilmez anlatılar gerçekte neyin olanaklı olduğunu anlamamıza ve dolayısıyla şimdi de etkin bir biçimde eylememize yardımcı olamaz.

Descartes’e göre her tarihsel bilgiye kuşku ile yaklaşmak gerekir çünkü historik bilgi seçilmiş tarihsel olayların bilgisidir. Bu tür bir seçimde tarihçinin öznel fikirleri kadar bilgi ve malzeme eksikliğinin de payı vardır. Descartes’ in tarihe yönelik olan kuşkucu tavrı, tarihçilerin cesaretini arttırmıştır.

17. yüzyılın ikinci yarısında Descartes’ in felsefesindeki sistemli kuşkuculuğu ve eleştirel ilkeleri olduğu gibi tanımaya dayanan, Descartesçı bir tarih yazım okulu ortaya çıkmıştır. Bu okula iki örnekten birisi Tillemont, diğeri ise Bollandistler’ dir. Tillemont tarafından yazılan Roma İmparatorları Tarihi, farklı otoritelerin dile getirişlerini uzlaştırmak için çaba harcayarak Roma tarihi yazmaya yönelik ilk çalışmadır. Bollandistler ise bütün abartılı ögeleri devre dışı bırakarak ve daha önce olmadığı kadar derine inerek azizlerin yaşamlarını eleştirel bir yaklaşımla yeniden yazmaya çalışmıştır.

Descartesçılardan birisi olan Nicholas Malebranche historik bilgiye yüzeysel bilgi yakıştırması yapar, hatta Adem’in bir tarih olmadığını belirtir.

Descartes’in matematik-geometri temelli kesin bilgi anlayışını kendisine rehber edinen Benedictus Spinoza da bir diğer Descartesçıdır. Doğru bilginin geçmişte olup bitene inanmakla değil, genel kavramlara dayanmakla elde edileceğini savunmaktadır. Bir diğer Descartesçı ise 17. yüzyılın tipik usçu filozoflarından olan Gottfried Wilhelm Leibniz’dir. Leibniz’e göre ussal bilmenin yanında historik bilme de vardır. Ancak ussal bilmeyi historik bilmeden üstün tutan Liebniz, ussal bilmenin kendi doğrusunu varlığın kendisinde, historik bilmeninse doğrusunu varoluşta olduğunu savunmaktadır.

Descartes, bilim ve felsefe alanında yaptığı işler ve bunların diğer düşünürler üzerindeki etkileriyle, Yeniçağ Avrupa Medeniyeti’ nin düşünce açısından çerçevesini çizmiş bir düşünürdür.

16.-17. Yüzyıl Tarih Anlayışları Üzerine Değerlendirme

Descartes, Spinoza, Liebniz gibi matematik fiziğe güven duyan 17. yüzyıl düşünürleri ve bu düşünürlerin yapıtları sayesinde usçuluk kavramı ortaya çıkmıştır. Usçuluk adı verilen bu düşünce akımı, kendisine tümel olarak kavramların, açık-seçik bilgilerin ve kuralların bulunduğu varsayılan, insan dışındaki gerçekliği bilmek ve açıklamak için en temel araç olarak usu kullanmıştır.

16. yüzyılın deneyci filozofu Bacon’dan sonra 17. Yüzyılda Hobbes’ da, hatta Locke bile her ne kadar bazı durumlarda historik bilgiye başvurmadan eyleme geçmenin yanlış olduğunu belirtse de bu tür bir bilgiyi doğa bilimini model alan bilim kavrayışı ekseninde güvenilmez bulan anlayışa da rastlamak mümkündür.

Sözü edilen deneyci ya da usçu tüm düşünürler 16.-17. yüzyıllarda tarihe yaklaşımı belirleyen etkilerde önemli rol oynamışlar ve tarih felsefesine yön vermişlerdir.