Ünite 1: Reformların Zemini: 18. Yüzyıl

Giriş: İki İsyan Arasında 18. Yüzyıl (1703-1807)

Bu ünitede, “yenileşme” klasik Osmanlı tarih yazımındaki şekliyle “batılılaşma”ya denk gelecek şekilde değil; modern devlete geçiş süreci olarak kullanılmaktadır.

Aşağıda sıralanan tarihsel hadiseler, Osmanlı Devleti’nin iç dinamiklerinin zorlamasıyla ya da etrafındaki dünyaya entegre olma süreciyle izah edilmek üzere kaleme alınmıştır. Osmanlı imparatorluğu, 18. yüzyılın başında tarihe “Birinci Edirne Vakası” diye geçen 1703 isyanı ile sarsıldı. Dönemin padişahı II. Mustafa (1695-1703) bu isyan neticesinde tahtını kardeşi III. Ahmed’e bıraktığı gibi, dönemin muktedir şeyhülislamı Feyzullah Efendi de linç edildi. III. Selim’in dışındaki 18. yüzyılın padişahlarının tamamı bu iki padişahın oğullarıdır.

Şeyhülislam Feyzullah Efendi: 1639 yılında Erzurum’da doğdu. 1688’deki 17 günlük kısa şeyhülislamlığının ardından 1695-1703 arasında ikinci kez bu makama getirildi. Bu sürede, evlât ve yakınlarını devletin önemli makamlarına taşıdı. 1703’te çıkan isyanda malları yağmalandı, başı kesildi, cesedi sürüklenip Tunca nehrine bırakıldı. Oğulları ise Yedikule zindanında hapsedildi.

Klasik Osmanlı tarih yazımı, 18. yüzyılı Tanzimat reformlarına ve “batılılaşmaya” referansla anlamaya çalışır ve dönemi gerileme paradigması içerisine oturtur.

Gerileme Paradigması : Gerileme paradigması, 1300 ilâ 1566 arasında Osmanlı Devleti’nin on başarılı, savaşçı ve yetenekli sultanla beraber genişlediğini ve daha sonra amansız bir gerilemeye mahkûm olduğunu savunur. 17. Ve 18. yüzyıllarda eserlerini kaleme alan bazı Osmanlı nasihat yazarlarının yaşadıkları dönem hakkındaki yakınmaları, erken Cumhuriyet döneminin ve bazı Batılı tarihçilerin eserlerinde mutlak gerçekliğin bir ifadesi olarak yeniden üretilmiştir. Bu çalışmalar bir yandan da modernleşme teorisinin içerisine oturuyordu. Modernleşme teorisi, sınırları oldukça net olarak belirlenmiş bir gelişim çizgisini dayatıyordu. Bu, Batı demokrasilerinin ve özellikle de Büyük Britanya ile Fransa’nın takip ettiği çizgi olup bu anlayışa göre modernleşme eşittir. Avrupa ile olan etkileşim sonucundaortaya çıkan bir bilinç olarak algılanamaz. 18. yüzyıl padişahları, gerileme dönemi padişahları olarak tanımlanmamalıdır.

İki İsyan Arasında: III. Ahmed Dönemi (17031730)

1703’te meydana gelen isyan ile tahta geçen III. Ahmed, 1730’da yine bir isyan sonucunda tahttan çekildi; uzunca bir süreden beri Edirne’de yaşamakta olan Osmanlı padişahlarının aksine, İstanbul’da ikameti tercih etti. 1703’ten 1718’e, yani Nevşehirli Damad İbrahim Paşa’nın sadarete getirilmesine kadar geçen süre içerisinde 13 kez sadaret değişikliği yaptı.

Nevşehirli Damad İbrahim Paşa’nın Sadareti (1718-1730): Bu dönem, Osmanlı’da yenileşme hareketlerinin başlangıcı, “Türkiye”de batılılaşmanın ilk safhası ve “Türkiye”de sekülarizmin ortaya çıkışı şeklinde izah edilir. Bu yorumlarda, 1720-1721’de Paris’e elçi sıfatıyla gönderilen Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin misyonunun ele alınış biçimi önemli paya sahiptir.

Yirmisekiz Mehmed Çelebi , klasik Osmanlı tarih yazımında, kendinden önce Avrupa’ya gönderilen Osmanlı sefirlerinden ayrı tutulur ve onun diplomatik ya da askeri bir nedenle değil, Avrupa medeniyetini ve eğitimini izlemesi için Damad İbrahim Paşa tarafından özel bir misyonla Paris’e gönderildiği ileri sürülür. Oysa, dönemin kaynaklarında İbrahim Paşa’nın bu tür bir emir verdiğine dair henüz bir veri tespit edilemedi. Mehmed Çelebi, padişahın Kudüs’teki Kutsal Lahit Kilisesi’ni (Saint-Sépulcre) onarmaları için Fransızlara izin verdiğini bildirmek, Fransa’ya verilmiş olan kapitülasyonların yenilenmesi konusunu görüşmek, Osmanlı yönetimini Fransız siyasetinden haberdar etmek ve Osmanlı-Fransız münasebetlerini güçlendirmek üzere Paris’e gönderilmişti.

Literatürde sefaretinin ön plana çıkarılan boyutlarından birisi de, Versay ile Sâdâbâd Köşkü arasında kurulan ilişkidir. Bununla bilkte Sâdâbâd Köşkü’nde Versay değil, Safevi etkisi üzerine odaklanmaktadır. Dahası, Kâğıthane’de Sâdâbâd Köşkü’nün inşa projesine Yirmisekiz Çelebi’nin seyahati öncesinde sahip olunduğu kabl edilmektedir.

İbrahim Müteferrika ve Matbaa 1727 yılında, Macar mühtedisi ibrahim Müteferrika tarafından Mismari fiücâ Mahallesi’ndeki evinde kurulan Darü’t-Tıbâati’l-Âmire adlı matbaa da yine Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin Paris sefaretiyle ilişkilendirilir. Yirmisekiz Mehmed Çelebi’yle beraber Paris’te bulunan oğlu Said Efendi’nin burada matbaa ile ilgili gözlemleri ve İstanbul’a döndüğünde bu konuda Müteferrika’ya yaptığı yardımlar sayesinde matbaanın hayat bulduğu iddia edilir. Bu bakış açısının, İstanbul, Selanik, İzmir ve Halep’te Yahudiler, Ermeniler ve Rumlar tarafından öteden beri işletilmekte olan matbaacılık altyapısını inkâr ettiği açıktır. Müteferrika, 1493’ten, II. Bayezid devrinden (1481-1512) beri imparatorlukta zaten var olan matbaacılık alt yapısına Türkçe ilk matbaayı kazandırmıştır. Ayrıca, Batı’da Türkçe harfli eserlerin önceden beri basıldığını da ifade etmek gerekir.

Müteferrika matbaasının 1730 isyanı ile ya da ölümünden sonra tarihe karıştığı kanısı doğru değildir. Aşağıda görüleceği üzere, matbaanın canlandırılması çabaları ilerleyen dönemlerde hep gündemde olacak ve özellikle de daha sonra faaliyete geçecek olan Mühendishane Matbaası, yeniden canlanmanın önemli bir aşamasını temsil edecektir. Bundan başka, 1803’te açılan Darü’tTıbâati’l-Cedîde adlı Üsküdar Matbaası da bu bağlamda zikredilmelidir.

Tercüme Faaliyetleri . İbrahim Paşa’nın sadareti döneminde gerçekleşen entelektüel faaliyetlerden birisi de tarih, coğrafya, felsefe, matematik ve tıp konularında pek çok kitabın tercüme edilmesidir. Osmanlı askeri sisteminin ıslahı bakımından bu dönemin iki gelişmesi zikre değerdir. Bunlardan birincisi 1717’de İstanbul’a gelen Rockfort isimli bir Fransız mühendis subayın Üsküdar’da yeni bir ocak kurmak üzere yaptığı girişim ve diğeri de Humbaracı Ahmed Paşa’nın Humbaracı Ocağı’nın düzenlenmesi için iltica talebinde bulunuşudur.

Humbaracı Ahmed Paşa: Aslen Fransız asilzade ailelerinden birine mensup olan ve 1675 Temmuz’unda Fransa’nın Coussae şehrinde doğan Comte de Bonneval, 54 yaşında Türkiye’ye gelir ve İslamiyet’i kabul ederek Ahmed ismini alır. 1731’de beylerbeyilik unvanını alması üzerine Humbaracı Ahmed Paşa olarak tanınır ve yeni bir humbaracı ocağı kurmakla görevlendirilir. Osmanlı hükümetine sunduğu raporların birer nüshasını Fransa’ya da göndermesi casus olabileceği ihtimalini akla getirmektedir. 14 Mart 1747’de vefat etmiştir.

Bu dönemde, ayrıca Gerçek Davud Ağa tarafından 1722’de Tulumbacı Ocağı Kuruldu. 1725’te istanbul Eğrikapı’daki Tekfur Sarayı’nda çini “fabrikası” kurulur.

Dünyevilik, imar ve isyan: 28 Eylül 1730’da III. Ahmed’in tahttan indirilmesine ve İbrahim Paşa’nın iki damadıyla beraber hunharca öldürülmesine neden olan isyan patlak verdi. 1730 isyanı, klasik Osmanlı tarih yazımında Patrona Halil’in omuzlarına yüklenmiş ve tarihsel bağlamından koparılmıştır. Dönemin kaynaklarının dikkatli bir analizi, bu isyanın, hakim bakışın aksine, dönemin “batılılaşma” hareketlerine ya da lüks tüketim alışkanlıklarına yönelik bir tepki olmadığını ortaya çıkarmaktadır. İsyan, hükümet içindeki ve dışındaki odaklar arasındaki bir güç çatışması olup dünyeviliğe (sekülarizme) savaş açan kişi olarak resmedilen Patrona Halil’in liderliğinde değil, Kaymak Mustafa Paşa gibi hükümet içinden ve İspirizade Ahmed Efendi ile Zülâli Hasan Efendi gibi ulemadan kimselerin organizasyonu ile ve yeniçerilerin fiili katı lımıyla gerçekleşmiş ve ibrahim Paşa’nın uzun yıllar devletin ana mekanizmaları nda tuttuğu gücün değişmez sahipleri devrilmiştir. İbrahim Paşa ile dönemin elitlerinin tüketim alışkanlıkları ve gündelik yaşam kalıpları, kendisinden önceki devlet adamlarından çok farklı ve aşırı değildi.

I. Mahmud’dan I. Abdülhamid’e Arada Kalmış 59 Yıl (1730-1789)

18. yüzyıl Osmanlı tarihi incelenirken bütünsellik gözden kaçırılır ve yarım asırdan fazla bir dönem arada geçiştirilir. Oysa, III. Ahmed döneminden devralınan pek çok yenilik tarihsel sürekliliğe uygun olarak üzerine yenileri konularak sürdürülmüş ve III. Selim dönemine aktarılmıştı. Ayrıca, İbrahim Müteferrika, I. Mahmud devrinde kaleme aldığı ve askeri ıslahatlar hakkındaki önerilerini sunduğu Usûlü’l- Hikem fî Nizâmi’l-Ümem isimli eserinde yenilikler için “Nizam-ı Cedid” adını kullandığı gibi, I. Abdülhamid döneminde gerçekleşen bir dizi yenilik de yine aynı isimle anılır.

I. Mahmud (1730-1754) : Sultan I. Mahmud, İran, Rusya ve Avusturya savaşlarındaki başarısızlığın nedenlerini İbrahim Müteferrika’ya danışmış ve onun Usûlü’l-Hikem fî Nizâmi’l-Ümem isimli eserinin yazılmasına önayak olmuştu. Onun zamanında yapılan ıslahatlar çoğunlukla askeri alanda idi. 1733-1735 savaşları neticesinde Tebriz ve Bağdat’ın tekrar İran’ın eline geçmesi, ordunun ıslahına karar verilmesinde etkili olmuş olmalıdır.

Sığınma isteği I. Mahmud döneminde kabul edilen Humbaracı Ahmed Paşa’nın yaptığı reformlar da bu bağlamda önemlidir. Humbaracı Ahmed Paşa, dönemin sadrazamı Hekimoğlu Ali Paşa’nın himayesinde bir ulûfeli (maaşlı) Humbaracı Ocağı kurmuş; ayrıca, Hendesehâne (Hendese Odası, Humbarahâne) isimli bir kışla ile bir okul açmıştı. Onun reform öngörülerini Avusturya ve Prusya’nın Kuvvâi Askerîyyesi Hakkında Rapor ’unda görmek mümkündür. I. Abdülhamid ve III. Selim dönemlerinde açılacak olan Mühendishane-i Bahri-i Hümayun (Deniz Mühendishanesi) ile Mühendishane-i Berri-i Hümayun’un (Kara Mühendishanesi) öncülünü Hendesehane oluşturmuştu. Humbaracı Ahmed Paşa’nın ilk etapta 100 havan ve 50.000 humbara imal ettiği biliniyor. Yalova’da bir kâğıt imalathanesinin açılması, I. Mahmud döneminde Lehistan’dan ustalar getirtilerek İbrahim Müteferrika’nın idaresinde hayata geçirilir. 1747’de Müteferrika’nın ölmesi üzerine matbaası kapanır; ancak, I. Mahmud, kâğıt ithali gibi uygulamalarla matbaayı yaşatmaya çabalar.

III. Osman (1754-1757): Üç yıla yakın padişahlık yapan Sultan III. Osman devrinden hatırda kalan, İstanbul’un üçte ikisini harap eden Eylül 1755 tarihli Hocapaşa ve Temmuz 1756 tarihli Cibali yangınlarının dışında fazla bir şey yoktur. 18 semt ile 3.851 binanın yandığı Cibali yangını, İstanbul’un Türkler tarafından fethinden beri çıkan en büyük yangındı.Ocak 1755’te Müteferrika matbaasının işletilmesine ilişkin fermanın yenilendiğine dair olan bilgi matbaanın canlı tutulmak istendiğini göstermekteydi.

III. Mustafa (1757-1774): Yeniçeri Ocağı’na yönelik düzenlemelerin bu dönemde de gündemde olduğu bilinmektedir. III. Mustafa döneminde teknik yenilikler bakımdan öne çıkan isim Baron de Tott idi.

Baron de Tott (1733-1793): Macar asıllı Fransız subay ve diplomatıdır. 18. Yüzyılda Osmanlı ordusunda uzman olarak hizmet vermiş olup Osmanlı İmparatorluğu’na dair bilgiler içeren Mémoires du Baron de Tott sur les Turcs et les Tartares başlığıyla 1785’te basılan hatıratın da yazarıdır.

III. Mustafa’nın İstanbul’un imarı, su ve yiyecek sorunlarına çözüm için çabalayan padişahlardan biri olduğu muhakkaktır. Onun, imar işlerine 11 milyon akçe harcadığı biliniyor. Bu imar çabalarında Mayıs 1766-Ocak 1767 arasında İstanbul’da meydana gelen dört depremin oluşturduğu hasarın büyük rolü vardır

Dönemin en önemli devlet adamlarından birisi, Avrupa siyasetini yakından takip eden ve 1757-1763 yılları arasında sadrazamlık yapan Koca Ragıp Paşa’dır. Lağımcı ve humbaracı ocaklarını ıslahı, Tophane-i Âmire’yi zamanın teknolojisine uygun toplar üretir hale getirişi, Kâğıthane’de yaptırdığı yeni kışla ve talimgâhlagibi faaliyetleri zikre değerdir. Voltaire ve Newton gibi meşhurların eserlerini tercüme ettirdi. III. Mustafa döneminde Paris, Viyana, Berlin, Varşova ve Rusya’ya elçiler gönderilmiştir.

Abdülhamid (1774-1789): I. Abdülhamid devrinde görev yapan devlet adamları içerisinde sadrazam olarak Silâhdar Seyyid Karavezir Mehmed Paşa (1779-1781), Halil Hamid Paşa (1782- 1785) ve Koca Yusuf Paşa (1786-1789); Kaptan-ı Derya olarak da Cezayirli Gazi Hasan Paşa (1774-1789) ön plana çıkmakta olup pek çok ıslahat girişiminin altında Halil Hamid Paşa’nın imzası vardır. Abdülhamid devrinde padişaha bir dizi layiha sunulmuştu.

Islahat Layihaları: Yönetim anlayışında değişime ya da yenileşme öngörülen kurumlara dair şahıslar yahut dairelerce hazırlanan raporlardır.

Bu dönemin önemli gelişmelerinden biri de, 1775’te Mühendishane-i Bahri-i Hümayun’un (1781’den itibaren Mühendishane-i Tersane-i Amire) kurulmasıdır. I. Abdülhamid, her ne kadar uygulanamamış olsa da, Ağustos 1777’de tımar ve zeamet sisteminin ıslahını kararlaştırdı. 1775’ten itibaren kara leventleri teşkilatının kaldırılması ve levent adının kullanılmaması yolunda önemli adımlar atıldı. Ayrıca, Yeniçeri Ocağı’na bir alternatif oluşturma konusu da gündeme geldi. Menzillerle medrese eğitiminin düzenlenmesi, Hindistan’dan ustalar getirterek İstanbul’da dokuma tezgahları kurdurma tasarısı, 1786’da şehir kethüdalıklarının oluşturulması, topçu, lağımcı ve humbaracı ocaklarının ıslahı (Tophane’nin ıslahı için Fransız Top Dökümhanesi müdürü François Alexi’nin İstanbul’a getirildiği biliniyor), sürat topçularının sayısının 300’den 2.000’e çıkarılması, humbaracı ve topçu ocağı askerlerinin talimi, Baltacı Ocağı’nın yeniden açılması, donanma için hafif gemilerin inşası ve matbah eminliğine ilişkin düzenlemeler, bu dönemin gelişmeleri arasındadır.

Uzun süredir atıl durumda olan Müteferrika matbaası, 12 Mart 1784’te Halil Hamid Paşa’nın sadareti esnasında Beylikçi Mehmet Raşid ile Vakanüvis Ahmed Vâsıf’ın öncülüğünde yeniden açıldı. Bu konudaki bir diğer önemli gelişme de, Choiseul-Gouffier’in öncülüğünde 1784’te Fransız elçiliğinde bir matbaanın açılmasıydı.

Bu dönemde, ayrıca, Avrupa basınını takip ve matbuatta çıkan yazıları tercüme etmek üzere Bâbıâli’de bir birim kuruldu.

III. Selim (1789-1807) ve Nizam-ı Cedid

1789’da tahta geçmeden önceki kafes yıllarında topçulukla ilgili bir risale kalemealdığı bilinen III. Selim, Nizam’ı Cedid adı verilen büyük reform programını 1792’de devreye sokmuş; Nizam-ı Cedid programı kapsamında toplam 22 layiha sunulmuştu. Bunlar arasında, Koca Yusuf Paşa, Defterdar fierif Efendi, Tatarcık Abdullah Efendi ve D’Ohsson zikredilebilir. Layihalardaki ortak görüş, askerin, yani Yeniçeri Ocağı’nın ıslahı idi.

Nizam-ı Cedid, dar anlamda bu dönemde yapılan askeri reformların; geniş anlamda ise, III. Selim devrinde yapılan bütün yeniliklerin ortak adıydı. Sunulan lâyihaları değerlendirmek üzere kurulan komisyon, 72 maddeden oluşan bir reform programı ortaya koymuştu. Olayın askeri ya da yeniçerileri ilgilendiren kısmı, talim yapılması ve “talimli asker” yetiştirilmesi isteği idi. Talimler, ateşli silâhlar karşı sında harp etmeyi ve yeni savaş teknikleri çerçevesinde tüfeğin kullanımını öğretmeyi amaçlıyordu. Topkapı Sarayı’nda Ağa Yeri isimli alanın talimgâh olarak düzenlenmesi bu amaca yöneliktir.

III. Selim’in programı, humbaracı, lağımcı ve topçu ocaklarında, yani askeriyenin tamamında ıslahat yapılmasını öngörüyordu. Döneme ilişkin en önemli gelişmelerden biri de “Avrupa tüccarı” uygulamasıdır. Bu uygulamayla, gayrimüslim Osmanlı tüccarına Avrupalı tüccar gibi ticaret yapma hakkı tanındı. III. Selim’in, özellikle yangınların yarattığı tahribatın izlerini silmek amacıyla İstanbul’un imarı için çabaladığı biliniyor. Nevşehirli Damad İbrahim Paşa döneminin popüler yapısı Kâğıthane’deki Sâdâbâd Köşkü’nü yeniden canlandırma projesi bu kapsamda değerlendirilebilir.

Selimiye Camii Vakası, II. Edirne Vakası, Vaka-yı Selimiyye (Mayıs 1807 isyanı) yahut Nizam-ı Cedid’e Muhalefet: Nizam-ı Cedid programı kapsamında, Yeniçerilerin tepkisini çekmemek amacıyla Bostancı Ocağı’na bağlı olarak Levent çiftliğinde “Bostani Tüfekçisi” isimli yeni bir birim kuruldu. Düzenli talim yapan bu birlikteki askerlere günlük 50 akçe gibi yüksek bir ücret verilmekteydi. Buna karşılık Yeniçeri Ocağı içerisinde “Yeniçeri Tüfekçisi” adıyla yeni kurulan birimde görev yapan askerlere Bostancı Tüfekçilerine verilenin yarısı kadar ücret verilmesi ve bunların daha kısa talimler yapmaları, bu birliğin Yeniçerilerin tepkilerini çekmemek üzere kurulan göstermelik bir yapı olduğu anlaşılıyor. Ayrıca, Nizam-ı Cedid askerlerine, Yeniçerilere kıyasla daha iyi ve ücretsiz, et ve ekmek veriliyordu. Fransız işgaline uğrayan Mısır’a sefer hazırlığı için 1.000 yeniçerinin tüfekçi olarak istihdamı söz konusu olduğunda, yeniçerilerin tüfekçi olarak değil de, dalkılıç yazılmayı arzulamalarının ardındaki sebep zikredilen maaş/bahşiş yetersizliği idi.

Dalkılıç: Savaş halinde düşman ordusuna akınlar düzenlemek yahut kuşatma altına alınan kalelere girmekle görevli fedailer için kullanılırdı.

Nizam-ı Cedid ile alanları kısıtlanıp dışlanan ulemanın, esame sahibi olup mevcut konumları tehlikeye düşen kitlelerin ve irad-ı cedid hazinesi kapsamındaki düzenlemelerden zarara uğrayan kesimlerin de çıkarları zedelendi.

Esame: Yeniçerilere verilen, içerisinde ad, orta bilgisi ve maaş miktarının yazıldığı belge.

Nizam-ı Cedid hareketi ve III. Selim’in saltanatı, 1805 Selimiye Camii Vakası, 1806 II. Edirne Olayı ve 1807 Kabakçı isyanı diye meşhur olan Vaka-yı Selimiyye gibi birbirini takip eden üç büyük hadisenin ortaya çıkardığı karmaşık bir muhalefet süreci neticesinde sona erdi.

Dönemin kaynaklarında “Vaka-yı Selimiyye” olarak isimlendirilen Mayıs 1807 isyanı, sonraki tarih yazımında Kabakçı Mustafa adıyla özdeşleştirilerek Kabakçı Mustafa isyanı veya Kabakçı isyanı olarak zikredilir olmuştur.

18. yüzyıl Osmanlı tarihinin temel meselelerinden birini de âyanların yükselişi oluşturur. Yukarıda devletin bu gruplara yönelik düzenlemeleri somut olarak III. Selim dönemi bağlamında incelenmişse de, âyanlarla merkezi devlet arasındaki mücadele ve onlara yönelik düzenlemeler sadece bu döneme ait bir gündem değildir. Âyanlığın doğuşu, 1683 Viyana bozgunu ve 1723 sonrası Osmanlı-İran savaşları ile, âyanların büyük güce erişmeleri ise 1768 Osmanlı-Rus Savaşı ile ilgili ilgilidir. Âyanların yükselişinin 1695 sonrası uygulamaya konan malikane sistemi ile de yakından ilgisi vardır. Süregiden süreçte, toprak sahipliği, mali ve askeri güç gibi konularda merkezi devlet ile yakından bağlantı halinde çalışan bu gruplar, artık yerel otoriteler olmanın ötesinde devletin yönetim erkinin de bir bileşeni oldular.

Devlet, âyan seçimleri konusundaki karmaşa sebebiyle aralarındaki mücadelelere 1786’da el koyarak bu güçlerin yerine şehir kethüdalığını getirmeye çalıştıysa da bunda başarı sağlayamadı ve 1790’da yeniden seçilmiş âyan uygulamasına dönüldü.

Âyanların edinmiş oldukları gücün hukuki bir dışavurumu anlamına gelebilecek olan Sened-i ittifak, 1808’de Osmanlı tarihinin ayanlıktan gelme yegâne sadrazamı Alemdar Mustafa Paşa’nın çabalarıyla ortaya çıktı. Sadece âyanın bir kısmının imzaladığı Sened-i ittifak, hazırlanmasını takip eden ay istanbul’da çıkan bir yeniçeri isyanı neticesinde Alemdar Mustafa Paşa’yla birlikte tarihe karıştı.