Ünite 2: Pre Sokratik Düşünürlerden Platon’a Antikçağda Zihin Kavramı

Antik Yunanda Zihin Felsefesinin Başlangıçları

Çağdaş zihin felsefesi kuramlarının pek çoğunun kökenleri Antik Yunan felsefesine kadar götürülebilir. Yüzyıllar boyunca filozoflar, bilim adamları, zihnin doğası üzerine düşünmüş ve yazmışlardır. Bu yüzden çağdaş zihin kuramlarını anlayabilmek ve değerlendirebilmek için bu görüşlerin Antik kökenlerine bakmak gereklidir.

Sokrates öncesi Antik Yunan düşüncesine baktığımızda, birbirine paralel iki düşünme biçimiyle karşılaşırız. Bunlardan birincisi ilk örneklerini doğa filozoflarında gördüğümüz, doğalcı bilimsel yaklaşımdır. İkincisi, Antik Çağın genel düşünme sistemine egemen olan mistik yaklaşımdır.

Bir kültürün, dünyaya bakışının ipuçlarını bulabileceğimiz en doğrudan kaynaklar, edebiyat alanına ait olanlarıdır. Bu noktada Antikçağ Yunan düşüncesinde, zihin hakkındaki ilk tasarımları bulabileceğimiz bir kaynağa, Homeros’un İlyada ve Odysseus adlı destanlarına yönelmek yararlı olacaktır.

İlyada ’da zihin kavramı doğrudan değil, ama bilinç sahibi bir insanın Tanrı’larla ilişkisi çerçevesinde ele alınır. İlyada ’nın kahramanlarının, bugün anladığımız anlamda, özerk bir bilince sahip bireyler olarak davranmak yerine, tanrılara ve kâhinlere danışarak davrandığı görülür.

Homeros’un diğer destanı Odysseia ise İlyada ’nın aksine Odysseus’un dillere destan “tanrılara denk” aklı, yani bilinçli bir zihin tasarımı üzerine kurulmuştur. Odysseia ’nın başkahramanı Odysseus’a “tanrısal”, “Zeus’un beslediği” gibi sıfatlar yakıştırılır ve Odysseus’da metis ile phren , yani anlama, kavrama, düşünme yetisinin yanı sıra, hayatın karşısına çıkardığı güçlüklere dayanıp onları yenmek için çare ve çözüm bulma gücü vardır. Odysseus’un metis ya da phren ile nitelenen düşün yetisinde, bugün akıl ve zekâ dediğimizden başka, bir de bilinç kavramı vardır. Odysseus her olayın nereye varacağını önceden sezer, anlar ve olayı istediği yöne çevirmek için ne gibi tedbirlerin alınması gerektiğini düşüncesiyle bulur ve uygular.

Odysseia destanının ardından MÖ. 4. yüzyılda Aiskhylos tarafından yazılan Zincire Vurulmuş Prometheus tragedyası ile artık aklın kişileştirilmesine tanık olmaktayız. Aklın, zihnin, fantezinin temsilcisi Prometheus, ateşi Tanrılardan çalarak insanlara vermekle onların uygar topluma geçmelerini sağlamış, onlara teknolojiyi, bilimleri ve sanatları öğretmiştir.

Doğa Filozoflarının Zihinle İlgili Görüşleri

Doğa filozofları insanı ele almaktan çok varlık sorunuyla ilgilenmişler ve gerçekliğin doğası üzerinde düşünmüşlerdir. “Gerçek nedir?” ontolojinin yani, varlık felsefesinin sorusudur. Doğa filozofları bilginin kökeni ve doğasına ilişkin sorular da sormuştur. “Ne bilebiliriz ve nasıl biliriz?” soruları epistemolojinin yani, bilgi kuramının sorularıdır.

İyon düşünce geleneğinde, varlık olarak insan, doğanın bir parçasıdır. Yapı bakımından insan, doğasıyla evren birbirlerine simetriktir İnsanı anlamak ve açıklamak, evreni anlamak ve açıklamak demektir.

Milet Okulu Düşünürleri: Miletli düşünürlerin ilki olan Thales, suyu varlığın temeli olarak kabul eder. Suyun gaz, katı madde, sıvı hallerinin hepsini alabildiği düşünüldüğünde bu düşünce akla yakındır.

Thales’den sonra gelen Anaximandros bilinen ilk ve en eski Yunan yazardır. Eserlerinden günümüze tek bir cümle kalmıştır: “Varolanın temeli, ilkesi apeirondur (sınırsız) fakat meydana gelen değil mi ki ortaya çıkmıştır, zorunlu olarak oluştuğu unsurlara geri dönecektir, zira şeyler birbirlerine, zamanın düzenine göre kararlaştırıldığı şekilde haksızlıkların tazminini ve kefaretini öderler”.

Anaksimandros’un öğrencisi olan Anaksimenes, hem kendisini sınırsızca yayıp açtığı, hem de aynı zamanda sürekli bir hareket ve değişim durumunda bulunduğu için, havayı varlığın temeli olan cevher ve evrendeki bütün hareketin sebebi olarak kabul etmiştir.

Herakleitos ve Oluş: Herakleitos her ne kadar Elea okulunu takip etmişse de görüşleri bakımından Miletli düşünürlerle benzerlik gösterir. Her şeyin akış içinde olduğu” savıyla tanınan Herakleitos, aynı zamanda Miletli düşünürlerin maddeci (tekçi) felsefesini sürdürerek, her şeyin değiştiği evrende değişmeyen bir düzen olduğunu da savunmuş, bu değişmeyen düzenin ve varlığın temelini de ateşte bulmuştur. Ancak Herakleitos Milet’li düşünürler gibi kozmos’un ortaya çıkışı ve doğa olgularıyla ilgilenmemiş, insanın kozmos’taki yeri ve anlamıyla, ahlak konularıyla ilgilenmiştir.

Herakleitos, doğa filozofları içinde, insana akılcı bir varlık olarak akışın içinde anlam yükleyen ilk düşünürdür. Evren üzerine olduğu kadar ruh üzerine de düşünmüştür. Herakleitos’a göre ilkesi, doğa ve kendi bedeni olan canlıların ruhları ilkeleri nedeniyle, evrensel ruhun parçasıdır, ondan pay almışlardır. Akıl bağlamında insan, ilkesini iki şeyden alır; dış dünyadan ve kendi doğasından. Ama bireysel akıl evrensel akıldan ayrı düşünülemez ve ondan bağımsız değildir. Çünkü; ölümsüz olan ruh, bedenden ayrıldıktan sonra evrensel ruh’a (logos) geri döner.

Elea Okulu: Elea Okulu da Miletli düşünürlerle aynı doğrultuda, varlığın özünün tek bir cevherde bulunduğunu savunmuşlardır. Ancak Elealılar, Miletli düşünürlerin ortaya attığı varlığın temeli olan cevherin ne olduğu sorunsalını, bir adım daha ileri götürerek tekil varlıkların çokluğu ve çeşitliliğinin, her şeyin temeli olan Bir’den nasıl ve ne şekilde meydana geleceği sorunsalıyla uğraşmışlardır.

Empedokles ve Anaksagoras: Nous: Parmenides’in bir ve tek olan ve hiç değişmeyen varlığına karşı, evrendeki değişimi ve dönüşümü, çoğulcu bir anlayışla açıklamak isteyen Empedokles, ahlak alanına girerek, insani güdüleyiciler olan “sevgi” ve “nefret” kuvvetlerini tözleştirmiştir. Hareketsiz bir’e karşın gerçekliğin öncesiz, yaratılmamış, yıkılamaz ve değiştirilemez özellikte olan hava, toprak, su ve ateş olmak üzere dört temel kökten ibaret olduğunu, şeyler arasındaki birleşme ve ayrılmanın da sevgi ve nefret kuvvetlerine bağlı olduğunu öne sürmüştür.

Demokritos ve Protagoras: İki Yönelim M.Ö. dördüncü ve beşinci yüzyıllarda, zihin felsefesinin ana konularından birisi olan zihin ve bedenin ilişkisine, iki temel yorumlama olan deneycilik ve usçuluk, Demokritos’un ve Protagoras’ın öğretilerinde açık bir şekilde ortaya konmuştur. Demokritos’un Atomculuğu. Demokritos’a göre gerçeklik, büyük oranda boşluktur ve bu boşluğu atom adı verilen ve küçüklükleri nedeniyle tek başlarına algılanamayan, içlerinde boşluk barındırmayan sayısız parçacıklar doldurur.

Protagoras’ın Deneyciliği: Protagoras, bütün bilgimizin, yalnızca deneyimden geldiğini savunan en ünlü sofistlerden biridir. Protagoras’a göre, herkesin deneyimi kişisel, kendine özgü olduğu, kişi yaşlandıkça değiştiği için, ne kadar insan varsa en az o kadar da dünya vardır.

Protagoras Demokritos’un ussallığından, özellikle de Elealılardan, radikal bir şekilde ayrılmıştır. Protagoras’a göre, herkesin dünyasının kendine özgü olmasının sebebi, dünyayı şekillendiren şeyin deneyim olmasında yatar. Protagoras, Demokritos’un iddia ettiği gibi, “gerçek dünya”nın kendi kopyalarını, bizim bedenimizdeki bir takım ruhsal atomları etkileyen atomlar biçiminde gönderdikleri görüşünü kabul etmez. Aksine, şeyleri belirleyen ve hakkında karar veren insandır. Sadece duyular tarafından algılanan şeyler vardır; duyularla algılanmayan şeylerse töz biçiminde var olamazlar.

Pythagoras’ın Öğretisi: Pythagoras, Antik çağ Yunan felsefesinde, mistisizm ile bilimi birleştirerek üyelerinin, kendilerini, belirli dini ve ahlaki ilkelere göre düzenlenmiş bir hayata bağladıkları bir tarikat kurmasıyla meşhurdur. Pythagorasçılıkla birlikte Yunan düşüncesinde esaslı bir dönüşüm başlamıştır. Bu unsur, ilk kez Orphik mistisizminde ortaya çıkmış olan Helen doğasına aykırı bir külttür ve Pythagoras’ın insan ruhunun ölümsüz olduğunun ve ruh göçü inancının temelindedir. Pythagorasçı görüşe göre, ruhun bedenle ilişkisine bağlı olarak bir sonraki hayatta, içine gireceği bedenler değişecektir. Hayatı boyunca yaptığı iyi ve kötü eylemlere göre, bir adam tekrar bir adam, bir kadın, bir at, bir böcek veya herhangi bir başka hayvan olarak dünyaya gelebilir. Ruhun özüne uygun bir yaşam, daha üst düzeyde, yeniden dünyaya gelmeyle ödüllendirilir.

Platon ve Antik Bilişsel Psikoloji

Antik Yunanda, sistematik felsefe anlayışının ilk temsilcisi olarak kabul edilen Platon’un felsefesinin temelinde, duyularımızla bildiğimiz dünyanın, tam olarak gerçekliğinin olmadığı inancı yatar. Platon, Herakleitos’un ve Parmenides’in birbirinden farklı yollardan gösterdiği gibi, duyularla algılanan dünyanın değişebilir olduğunu, mükemmel olmadığını, değişmeye ve yok olmaya mahkûm olduğuna inanır. Öte yandan, kesin olan, hataya açık olmayan bilgi, Platon’a göre, kalıcı ve mükemmel bir şeyin bilgisi olmalıdır. Dolayısıyla, sofist Gorgias’ın iddia ettiği gibi, şeylerin bilgisine sahip olmak imkansız değilse duyumun geçici, değişen nesnelerinin ötesinde, değişmeyen ve mükemmel nesneler dünyası olmalıdır; filozofun amacı da bu dünyayı keşfetmektir.

Platon’a göre Sofistler, sadece Herakleitos’un sürekli değişen duyular dünyasıyla ilgili oldukları için hakikati keşfedemezler. Oysa bilginin özü değişmezliktir. Hakikat ve bilgi ( episteme ) Parmenides’in ortaya koyduğu fiziksel olmayan, zaman ve uzam üstü olan, değişmeyen, bir ve tek varlık alanına aittir. Platon’a göre öncesiz olan gerçektir, değişen şeyler de görünüştür. Gerçek gerçekliklerin, yani ideaların (formların) dünyası düşünülür ve ancak akılla, yani zihinle kavranabilir. Buna karşın, görünüşler dünyası duyular yoluyla algılanır, onların sadece kanaatlerine sahip olabiliriz. Platon, duyu organlarımızla algıladığımız dış dünyanın esas gerçek olan idealar ya da formlar dünyasının kusurlu kopyaları olduğunu, gerçeğe ancak düşünce ve akıl yoluyla ulaşılabileceğini savunmuş, insan ruhunun ölümden sonra bedenden ayrılarak idealar dünyasına ulaşacağını söylemiştir.

Sokrates’in stratejisi hangi tür şeylerin yok olmaya, dağılmaya yatkın olduğu ve hangi tür şeylerin olmadığını sormaktır. Başka şeylerin bir araya gelerek oluşturduğu şeylerin dağılıp bozulduğu, ama böyle bir bileşime sahip olmayan şeylerin ise bozulmadığı gerçektir.

Simmias’ın eleştirisi bir analojiyi temele alır. Bir lirin ahengi görünmeyen ve fiziksel olmayan bir şeydir. Simmias’ın eleştirisinde dikkat edilmesi gereken husus, zihinsel ve fiziksel olanın farklı özellikler içermesinden hareketle zihinselin varlığının fizikselin varlığına dayanmadığı sonucunu çıkarmanın doğru olmadığıdır.

Kebes, benzeşme argümanının, ruhun ölümsüz olduğunu kanıtladığını düşünmez. Onun eleştirisi, ruhun bedenden daha uzun süre var olmaya devam etmesinin, onun sonsuza kadar var olacağını göstermediğidir.

Sokrates’in Simmias’a üç ayrı cevabı vardır. Bir kere analojinin işlemesi, ancak anımsama argümanıyla ters düşerse mümkündür. Lirin kendi var olmadan önce ahenginin var olması mümkün değildir. Ahengin ortaya çıkması ancak lir varsa mümkündür. Eğer ruh bedenden önce var olmasaydı o zaman, idelerle ilişki kurarak edindiği bilgileri hatırlaması nasıl mümkün olacaktı? Bunun sonucunda Simmias, lir analojisiyle anımsama argümanı arasında, seçim yapmak zorunda kalır.

İkinci cevap biraz daha karmaşıktır. Sokrates Simmias’ın söylediği gibi, ahengin müzik aletinin parçalarının bir arada çalışmasından kaynaklandığını ve lirin fiziksel parçalarının ahengi etkilediğini, ama ahengin lirin fiziksel parçaları üzerinde bir etkisi olmadığını kabul eder. Ama sonra, bunun hiç de ruh ve beden arasındaki ilişkiye benzemediğini gösterir.

Son olarak Sokrates, ruh ile ahenk arasında bir başka farklılığa daha işaret eder. Ahenkler değişir. Ahenkli olma bir derece işidir ve bir lir diğerine nazaran daha ahenkli olabilir.