Ünite 6: Pragmatik Dil Felsefesi

Giriş

Dil felsefesinin üç alt alanı; semantik, sentaks ve pragmatik ’tir. Semantik, anlam ve gönderme kavramlarını temel alır. Sentaks , tümcenin içeriğini değil biçimini araştıran bir alandır. Bu anlamda “biçim” bir tümcenin mantıksal yapısını gösterir ve sentaksın temel araştırma konusudur. Pragmatik , konusu itibariyle dil kullanımına dair felsefi sorunların tartışıldığı bir alandır.

Pragmatik alanının keskin bir tanımı bulunmaz. Ancak semantik ve sentaksın yanında böyle bir üçüncü alt alana da bir gereksinim bulunur; zira semantik ve sentaksın ele almadığı ancak felsefi açıdan çok önemli olan birçok konu ve soru vardır. Bu anlamda çağdaş felsefeciler dilin bu kullanım alanı hakkında çeşitli iddialarda bulunmuşlardır.

Austin ve Söz Edimleri

John Austin, How to Do Things with Words (Söylemek ve Yapmak) adlı ünlü kitabında dilin temel işlevinin bilgi ya da enformasyon aktarmak olduğuna dair geleneksel görüşe karşı çıkar. Austin sözcüklerin iki ayrı şekilde kullanılabileceğini söyler:

  • Edimseller (performatives) ve
  • Saptayıcılar (constatives).

İlkine örnek olarak “Özür dilerim!”, ikincisine örnek olarak da “Dünya yuvarlaktır” tümcelerini düşünelim.

İlkinde tümceyi kullanan kişi bir bilgi aktarmak amacında değildir; bu tümceyi dile getirerek özür dileme edimini gerçekleştirmiş olur. Bu türde tümce kullanımları bilgi aktarmak, gerçekliği açıklamak, betimlemek, ya da saptamak amacında değildir; yani bunlar “saptayıcı” dil kullanımları değillerdir. Austin buradan yola çıkarak dil yoluyla dünyayı betimlemek ya da açıklamak, dünya hakkında doğru ya da yanlış bildirimlerde bulunmak amacındaki “saptayıcı” dil kullanımı dışında dilin çok önemli başka bir işlevi olduğunu savunur.

Dil yoluyla normal şartlarda başka hiçbir yolla yapmayacağımız bazı şeyleri gerçekleştiririz. Biraz önceki örneğimiz olan özür dileme edimi bunlardan yalnızca biridir. Sormak, söz vermek, ad vermek, bahse girmek gibi daha birçok örnek verebiliriz. Dil kullanarak gerçekleştirilen bu tür “iş”lere Austin “söz edimi” (speech act) der. Kitabının ilerleyen bölümlerinde Austin edimseller ile saptayıcılar arasında keskin bir ayrım olmadığını ve aslında her söz ediminde ikisinin de bulunduğu sonucuna varır. Bundan dolayı söz edimleri arasında bir ayrım yapmak yerine, bir söz ediminin içinde yer alan üç ayrı söz edimi parçasından söz eder;

  • Düzsöz edimi (locutionary act),
  • Edimsöz edimi (illocutionary act) ve
  • Etkisöz edimi (perlocutionary act).

Semantik kuramlar başlığı altında tartışılan Frege’nin kuramı Austin’e göre dilin yalnızca bir boyutu olan düzsöz edimlerini kapsar.

Doğru ya da yanlış bir bildirimde bulunan bir tümceyi dile getirdiğimizde, söylediğimize bir anlam yükleriz ve bu sayede bir şeye gönderme yaparak onun hakkında bir bildirimde bulunuruz.

Düzsöz edimi Frege’nin anlam ve gönderme ayrımıyla bu şekilde açıklanabilir. Ancak Austin’e göre bir tümce dile getirdiğimizde amacımız yalnızca sözcüklere anlam yükleyerek bir şeye gönderme yapıp doğru ya da yanlış olabilecek bir bildirimde bulunmak değildir. En basit ve yalın bağlamlarda bile dil kullanımının bunun ötesine geçen boyutları vardır.

Öncelikle bir tümceyi yazılı ya da sözlü olarak dile getirdiğimizde dinleyici ya da okuyucularda bir “etki” bırakma niyetimiz vardır. Dil kullanımı ile iletmek istediğimiz şey yalnızca bir tümcenin dile getirdiği önerme değildir. Farklı bağlamlarda bir tümcenin kullanımı bunun dışında pek çok farklı amaca hizmet edebilir. Amacımız dinleyiciyi ikna etmeye çalışmak olabilir, ya da ona soru sormak, onun bilgisini ölçmek, onu yüceltmek ya da onu küçük düşürmek gibi birçok farklı amaçlar da taşıyabiliriz. İşte bir tümcenin bir sözel bağlamda kullanımında o tümceyi kullananın amaç ve niyetlerinin belirlediği bu tür edimlere Austin “edimsöz” (illocutionary act) der.

Edimsöz edimlerine en açık şekilde verilen örnekleri daha önce “edimseller” dediğimiz türde sonunda ünlem imiyle dile getirdiğimiz türde fiillerde bulabiliriz. “Özür dilerim!” dediğimizde niyetimiz karşı taraftan özür dileme edimini gerçekleştirmektir. Edimin başarılı olması için birçok koşulun sağlanması gerekir Austin’e göre. Özür dileyenin içten olması, yani gerçekten özür dilemek niyetiyle bu sözleri sarf etmiş olması tabii ki birinci koşuldur.

Diğer yandan özür dilenen kişinin aynı dili konuşuyor olması ve söylenenin içtenlikle söylendiğine inanıyor olması, bunu özür dileyen kişinin biliyor olması gibi birçok koşul bir araya geldiğinde özür dileme edimi “başarılı” olmuş olur. Yani klasik semantik dil felsefesinde önemli olan tümcenin dile getirdiği önermenin hangi koşullarda doğru ya da yanlış olacağı iken, bir edimsöz söz ediminde ise doğruluk ya da yanlışlık değil edimin başarılı ya da başarısız olmasının koşulları önem kazanır.

Ancak dil kullanımı sayesinde gerçekleştirdiğimiz şeyler yalnızca düzsöz ve edimsöz edimleri ile sınırlı değildir. Bu iki edimin başarılı bir şekilde gerçekleşmesi aynı zamanda dinleyici ya da okuyucuda bir “etki” bırakır. “Özür dilerim!” diyen kişi özür dileme niyetini iletir (düzsöz), özür dileme edimini gerçekleştirir (edimsöz), ve bunun sonucu olarak da özür dilenen kişide bir etki bırakmış olur. Austin bu etkiyi bırakmanın de bir söz edimi olduğunu savunarak buna da “etkisöz” edimi (perluctionary act) der.

Dil kullanımı ile her durumda istediğimiz etkiyi bırakamayabiliriz. Yani edimsöz edimi ile etkisöz edimi çakışmayabilir. Birisine “dikkat!” dediğinizde onu uyarmak niyetinde olabilirsiniz ve eğer söz edimi başarılı olursa uyarma edimi gerçekleşmiş olur. Ancak bunu duyan kişi şaka yaptığınızı sanıp sizi ciddiye almazsa siz uyarıda bulunmuş olmanıza karşın o uyarılmış olmaz. Böyle bir durumda edimsöz sizin gerçekleştirdiğiniz “uyarıda bulunma” işi iken, etkisöz edimi ise “kendisine şaka yapılma” işi olacaktır.

Wittgenstein ve Dil Oyunları

Wittgenstein, Tractatus dönemindeki savunduğu gerçekçi dil kuramından daha sonraları uzaklaşır. Ölümünden sonra yayınlanan Philosophical Investigations (Felsefi Sorgulamalar) adlı ünlü kitabında yeni bir kavram geliştirir: dil oyunu.

Her oyun gibi bir dil oyununun da kuralları vardır ve o dil oyununu öğrenmek için o kuralları da öğrenmek gerekir. Bir dil öğrenmek ve bir dili konuşur hale gelmek bir oyunu öğrenip o oyunu oynar hale gelmek gibidir Wittgenstein’a göre. Oyun salt kuralları ile öğrenilmez, aynı zamanda bunları uygulamak da gerekir. Oyun oynamak için bilgi sahibi olmak yetmez aynı zamdan bu oyunun gerektirdiği türde bir etkinliğe katılıyor olmak gerekir. Saklambacın tüm kurallarını öğrense bile bir çocuk bu oyunu oynamadan öğrenmiş olmaz. Dolayısıyla her dil oyunu aynı zamanda bir etkinlik içerir. Buna Wittgenstein “yaşam biçimi” diyor.

Dil oyununu öğrenmek demek belirli bir yaşam biçimini benimsemek demektir. Birbirinden farklı çok sayıda dil oyunu bulunur. Wittgenstein’ın kendi verdiği birkaç örneğe bakalım: metrik dizgede ölçüm yapmak, bir olayı bildirmek, emir vermek, emri yerine getirmek, soru sormak, teşekkür etmek, şaka yapmak, tahminde bulunmak, bir nesneyi betimlemek, bir nesneye ad vermek, bir nesnenin adını sormak, öykü uydurmak, problem çözmek, bir dilden diğerine çeviri yapmak, dua etmek vb. Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi bir dil oyunu geleneksel anlamda “dil” dediğimiz şey değildir.

Bir dili öğrenmek demek dil oyunları oynayan insan topluluğunun da bir parçası haline gelmeyi gerektirir. Bundan dolayı her dil oyunu aynı zamanda bir yaşam biçimidir. Dil oyunu durağan bir şey değildir, kuralları zamana ve bağlama göre değişir.

Dil ve Dünya Görüşü

19. yüzyılın sonlarında gelişip 20. yüzyıla damgasını vurmuş olan ve felsefe tarihinde “dile dönüş” adıyla anılan dönemin en belirgin özelliği dilsel çözümleme yönteminin felsefe sorunlarının tartışılmasında merkezi bir konuma getirilmesidir. Çoğu geleneksel felsefe probleminin dilin yanlış kullanımından kaynaklandığını savunan bazı filozoflar, kavramsal çözümlemeyi felsefenin en temel yöntemi olarak görürler. Bu dönemde yeşermeye başlayan dil felsefesi çalışmalarında dile dair geleneksel bir görüş olduğunu görüyoruz.

Özellikle Wittgenstein’ın Tractatus döneminde açık bir biçimde savunduğu bu görüşe göre dil dünyayı betimlemek için bir araçtır. Doğru bir önerme, Wittgenstein’a göre bir “resim”dir; dünyanın bir olgusunu resimler. Bu şekilde dil dünyayı açıklar, onu betimler ve gerçekliği bize yansıtır. Bu görüş o dönem yaygın kabul gören pozitivist akımın bir uzantısı olarak da görülebilir. Nitekim Wittgenstein’ın başını çektiği Viyana Çevresi filozoflarının kurduğu akım Mantıkçı Pozitivizm olarak anılır. Ancak özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra çağdaş felsefede birçok felsefeci dilin dünyayı betimleme gücü konusunda işte bu geleneksel görüşe karşı çıkar. İşin ilginci bu karşı görüşün ilk tohumlarından birini atan Mantıkçı Pozitivist akımın önemli temsilcisi Rudolf Carnap olmuştur.

Carnap deneyci felsefe açısından sorun yaratan sayı, önerme, anlam, nitelik gibi soyut şeylerin varlığına bir açıklama getirmeye çalışırken felsefe tarihinde ilk kez dilsel çerçeve kavramını geliştirir. Carnap’ın deneyci felsefesi gereği her şeyin fiziksel dünya içinde yer alması gerekir, ancak, örneğin “üç sayısı” dediğimiz şeyin dünyada fiziksel bir karşılığın bulamayız. Bu da görünürde derin bir metafizik soruna yol açar: sayılar gerçekten var mıdır? İşte bu tür soruların aslında “anlamsız” sorular olduğunu göstermeye çalışan Carnap matematik dilini kullanan herkesin peşinen sayıların varlığını da kabul etmesi gerektiğini söyler. Daha sonra bu görüş eleştirilmiştir.

Collingwood, An Essay on Metaphysics (Metafizik Üzerine Bir Deneme) adlı ünlü eserinde farklı dillerin farklı “önkabulleri” (presuppositions) olduğunu savunur. Bu önkabullerin bazıları o dili tanımlar ve bundan dolayı o dilin oluşturduğu kuramsal dizge için bu önkabuller “mutlak”tır ve o dizge içinde sorgulanamazlar. Örneğin, çağdaş tıp bilimi her hastalığının bir nedeni olduğunu kabul eder. Bir tıpçıya “peki neden her şeyin bir nedeni olsun ki?” diye sorduğumuzda kendi tıp dili içinde buna bir yanıt getiremez.

Collingwood’a göre çevremizde olup biteni düşünürken, yargıda bulunurken, soru sorarken hep içinde bulunduğumuz dilin oluşturduğu bir dizge içinden bakarız dünyaya.

Bilinmeyeni Sormak ve Merak

Soru sormak Austin’e göre bir “söz edimi” Wittgenstein içinse bir “dil oyunu”dur. Ancak iki filozof da bizi sormaya iten nedenlerin ne olduğu konusuna girmezler. Dilimizin evriminde soru tümcelerinin ortaya çıkmasının nedeni nedir? Yalnızca sonu noktayla ya da ünlem imleciyle biten tümcelerimiz olsaydı ne olurdu? Özellikle bilgi edinmemizde soru sormanın çok önemli bir işlevi bulunur. Bilmediğimiz bir şeyi bilen birine sorarak yeni bir şey öğrenip bilgimizi artırabiliyoruz. Dolayısıyla soru tümceleri olmayan ve soru sormanın olanaklı olmadığı bir dilde başkalarından yeni şeyler öğrenmemiz ancak çok daha kısıtlı bir şekilde gerçekleşebilirdi.

Soru sormanın önemi bilgi edinme isteğimizden kaynaklanıyor, bilgi edinme isteğimiz ise merak eden varlıklar olmamızın doğal bir sonucu.

Dilin betimleme gücü bizlere yalnızca bilineni değil, bilinmeyeni de betimleme olanağı sunuyor. Bu sayede merak edip soru sorabiliyoruz. Austin’in soru sormayı bir dil edimi, Wittgenstein ise bir dil oyunu olarak ele aldığını söylemiştik. Ancak bir “dil edimi” de bir “dil oyunu” da kişinin kendi zihninde gerçekleştirdiği özel deneyimler olamaz bu filozoflara göre. Halbuki merak etmek çok özel bir deneyimdir. Kişi merak ettiği şeyi bir başkasına sormayabilir. Hatta merak etmeyi “insanın kendi kendine sorduğu soru” diye tanımlayabiliriz. Bundan dolayı pragmatik dil felsefesi içinde merak etmenin çok özel türde bir dil kullanımı olarak ele alınması gerekir.