Ünite 7: Postmodernizm ve Mekân: David Harvey

Giriş

Marxist coğrafyacı ve teorisyen David Harvey’in The Condition of Postmodernism (1989) (Postmodernliğin Durumu) başlıklı kitabı postmodernizmi, Marxist bakış açısı çerçevesinde değerlendiren oldukça önemli bir çalışma olarak kabul edilmektedir.

Harvey, The Condition of Postmodernism (1989) (Postmodernliğin Durumu) kitabında temel tezini şu şekilde sunmaktadır:

“Zaman ve mekânın değişmekte olan boyutlarıyla eşzamanlılık, zorunlu ya da nedensel bir bağıntının varlığı için bir kanıt olarak gösterilemezse de, postmodernist kültürel biçimlerin yükselişi, sermaye birikiminde daha esnek tarzların ortaya çıkışı ve kapitalizmin örgütlenişinde “zaman mekân sıkışması”nın yeni bir atılımı arasında bir tür zorunlu ilişki olduğu görüşüne güçlü birtakım önsel kanıtlar getirmek mümkündür.”

Harvey’e (1997: 9) göre postmodernizm, postyapısalcılıkla ve postendüstriyalizmle ilişkili görünmekle birlikte, aynı zamanda yeni fikirlerin oluşumlarıyla bağlantılı şekilde ve giderek artan bir biçimde, bazı yeni duygu ve düşüncelerin bir bileşimi olarak ortaya çıkmaya başlamıştır.

Harvey’e (1997: 21) göre, “postmodernizm”in anlamı konusunda tam olarak bir anlaşma sağlanamamakla birlikte postmodernizm, modernizme karşı bir tepki ya da modernizmden bir kopuş olarak kavranmaktadır. Modernizmin anlamının da karışık olması nedeniyle postmodernizmi kavramak daha da zorlaşmaktadır.

Bu anlamda postmodernizm, modernizmle karşıtlık ilişkisi çerçevesinde ifade edilmektedir. Dolayısıyla bu ilişkinin anlaşılması için öncelikle modernitenin (modernlik) çözümlenmesi gerekmektedir. Modernitenin anlamı üzerine yürütülen tartışmaların büyük bir bölümünde modernitenin temelini oluşturan Aydınlanma düşüncesi yer almaktadır.

Modernite ve Modernizm

Harvey, moderniteyi, Jürgen Habermas’ın kavramsallaştırması olan “modernite projesi” doğrultusunda açıklamaktadır. 18. yüzyılda beliren bu proje, Aydınlanma düşünürlerinin “nesnel bilimi, evrensel ahlak ile hukuku ve kendi ayakları üzerinde duran sanatı, kendi iç mantıkları temelinde geliştirme” yönünde gösterdikleri olağanüstü bir düşünsel çabayı ifade etmektedir. Bu bağlamda, çok sayıda bireyin, özgür ve yaratıcı bir şekilde çalışmalarıyla katkı sağladıkları bir bilgi birikiminin, “insanlığın özgürleşmesi ve günlük yaşamın zenginleşmesi” yönünde kullanılması amaçlanmaktadır.

Marx, sınıflara dayalı olan kapitalist gelişmenin baskıcı ve aynı zamanda çelişkili mantığının nasıl insanlığın evrensel kurtuluşuna yol açacağını göstererek, “ütopik düşünceyi, materyalist bir bilime dönüştürmeyi” hedeflemiştir. Bununla birlikte Comte ve Weber, bu değişimi bilimsel rasyonaliteyi içeren bir değişim olarak görmüşlerdir.

Modernizmin; fabrika sistemi, makinelerle üretim, kentleşme, yeni ulaştırma ve haberleşme sistemleri, kitlelere yönelik piyasa ve reklamcılığın ortaya çıkması gibi üretim, dolaşım ve tüketim alanlarında yeni koşulların yaratılmasında öncü bir rol oynadığı kabul edilmektedir. İlerleme inancına ve bilime olan güven temeline dayanan modernlik, 20. yüzyılda, militarizm, iki dünya savaşı, nükleer yok olma tehdidi gibi felaketlerle karşılaşmıştır. Bunula birlikte, “standartlaşmış bilgi ve üretim koşulları altında, doğrusal ilerlemeye, mutlak hakikate ve toplumsal düzenlerin rasyonel biçimde planlanmasına” olan güçlü inanç sarsılmaya başlamıştır. Bu yaşananlar doğrultusunda Aydınlanma projesinin amaçladıklarına karşı duyulan güven sarsılmış, birtakım şüpheler ortaya çıkmıştır.

Habermas, Aydınlanma’nın bir özgürleşme aracından, baskının yeni bir kaynağı hâline dönüşmesi görüşüne katılmakla birlikte Aydınlanma projesinin gerçekleşmemiş potansiyelini vurgulayarak moderniteyi, “tamamlanmamış bir proje” olarak görmektedir. Bu nedenle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlayan karşı kültür hareketleri ve modernizm karşıtı akımların ortaya çıkması, yeni bir hareketin belirmesine yol açmıştır.

Postmodernizm

Harvey (1993: 55) postmodernizmin, hem bir üslup hem de “hayal güçlerimizi sadece belli ülkelerde, belli bir süre ile etkisi altına alan tarihsel bir hareket” olduğuna dikkat çekmektedir.

Huyssens’e (1984’ten aktaran Harvey, 1997: 754) göre, postmodern terimi, Batı toplumlarında bu yeni hareketle birlikte beliren kültürel bir değişimi ifade etmektedir. Ancak bu durum, kültürel, toplumsal ve ekonomik düzenlerde bir paradigma değişimi yaşandığı anlamına gelmemektedir. Bununla birlikte, kültürün önemli bir kesiminde duyarlılıkta, pratikte ve söylem oluşumunda yaşanan bu değişim, bir dizi postmodern varsayımı, deneyimi ve önermeyi daha önceki dönemden ayırmaktadır.

Postmodernizm terimi, ilk olarak mimarlık alanında benimsenmiştir. Daha sonra bu terimin, sanat ve kültür çalışmalarında kullanılmaya başlandığı görülmüş, daha sonra ise siyaset, ekonomi, sosyoloji gibi çalışma alanlarında etkili olmuştur.

Harvey, postmodern çağın birçok yönünün tamamıyla yeni olmadığını vurgulamaktadır. Kapitalizm daima, tarihi boyunca görülen çelişkili eğilimleri içermektedir. Bu nedenle hiçbir zaman sabit bir düzene sahip olmamıştır. Bunun yanı sıra, merkezlenme ve dağılma, otorite ve yapıbozum, hiyerarşi ve anarşi, kalıcılık ve esneklik arasında bir ileri, bir geri sallanmaktadır. Harvey kapitalizmin daha ileriye, postmoderne doğru sallanmakta olduğunu ve modernden ve onun özelliklerinden uzaklaştığına inanmaktadır. Harvey, modernizmin, meta anlatılarıyla, farklılıklara, ayrım ve ayrıntılara dikkat göstermemesine karşın, postmodernizmin, ötekilik, öznellik, cinsiyet ve cinsellik, ırk ve sınıf, zamansal ve mekânsal coğrafi yerleşime dayalı birçok farklılığı temsil ettiğini belirtmektedir.

Harvey bu anlamda postmodern düşüncede bir önem görmekte, fakat diğer taraftan Marxist bakış açısı çerçevesinde postmodernizmin ciddi güçsüzlükleri olduğunu ifade etmektedir. Postmodernist teori, modern dünyanın sorunlarını aşırı vurgulaması ve onun maddi kazanımlarını görmemesi nedeniyle eleştirilmektedir.

Kapitalizmin Politik ve Ekonomik Dönüşümü

20. yüzyılın sonlarının ekonomi politiğinde bir dönüşüm yaşandığı ileri sürülmektedir. Kapitalist üretim tarzının temel kurallarının, tarihsel coğrafi gelişme sürecinde biçimlendirici güçler olarak işlediğini ifade eden Harvey, değişimi araştırırken, bu işleyişin değişmeden sürmekte olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır.

Harvey, çalışmasında geliştirdiği “kriz kuramı”nda kapitalizmin kriz dönemlerinin kaçınılmaz olduğunu vurgulamaktadır. Sermaye birikiminin bu krizleri, ekonomide değişimlere neden olmakta ve bu değişimler, toplumsal ve kültürel anlamda önemli sonuçlara yol açmaktadır.

Fordizm ve Esnek Birikim Rejimi

Bu sistemin temelinde ulus devlete dayanan bir güç sistemi, Fordist seri üretim ve kitlesel tüketim ile Keynesci olarak adlandırılan bir üretim sistemi ve politik sistem yer almaktadır. Harvey (1993: 57) Keynesci sistemi, “müdahaleci devlet ve işgücü, sermaye ve ulus devlet içinde yer alan diğer güçler arasında politik dengeye dayanan bir sistem” olarak tanımlamaktadır.

1945 yılından sonra kapitalizm kendi yeniden üretiminin temel koşullarını sağlamak amacıyla politik, kurumsal ve toplumsal düzenlemelere ulusal devletler çerçevesinde bir çözüm bulmuştur. Devlet yetkilerinin doğru biçimlendirilmesi ve kullanılması, Fordizmin bütünüyle “olgunlaşmış ve özgül bir birikim rejimi” olarak ortaya çıkmasını sağlamış ve Fordizm, bu niteliğiyle, 1973 yılına kadar uzun bir canlılık döneminin temelini oluşturmuştur.

Esnek birikim, Fordizm’in katı özellikleriyle çatışma ilişkisi içinde belirlenmektedir. Bu birikim rejimi, “emek süreçleri, işgücü piyasaları, ürünler ve tüketim kalıpları” bakımından esnek bir biçime yaslanmaktadır.

Harvey, kapitalist ekonomik sistemin, çağdaş batı toplumlarının merkezinde yer aldığını ve esnek birikim sisteminin kapitalizmin hâlen bir biçimi olduğunu ileri sürmektedir.

Sonuç olarak, Harvey’e göre Foridst birikim rejimi, savaş sonrası canlılık döneminde yaşadığı aşırı birikim sorununu, esas olarak “mekânsal ve zamansal kaydırma”yoluyla çözmüştür. “Fordist üretim sistemleri olgunlaştıkça, yeni ve çoğu zaman rekabet gücü yüksek aşırı birikim merkezleri” hâline gelmiş, bu durum, coğrafi olarak farklı Fordist sistemler arasındaki rekabetin yoğunlaşmasına neden olmuştur. Bu nedenle “Fordizmin krizi, herhangi bir ülkenin içinde borçluluk, sınıf mücadelesi ya da şirketlerin durağanlığı gibi etkenlerden doğduğu kadar, coğrafi ve jeopolitik” bir kriz olarak da ortaya çıkmıştır.

Zaman ve Mekân

Harvey’e (1997: 227-229) göre zaman ve mekân, insan var oluşunun temel kategorileri arasında yer alan önemli iki unsurdur ve fazla tartışılmadan olduğu gibi kabul edilmektedir. Modern toplumlarda birçok farklı zaman kavrayışlarını bir arada görmek mümkündür. Günlük kahvaltı, işe gitme, kutlamalar, tatiller, açılışlar gibi tekrarlanan hareketler insanda güven duygusu yaratmaktadır. Benzer bir şekilde mekân da zaman gibi doğal bir olgu olarak ele alınmakta ve farklı toplumların ya da alt grupların farklı mekân algıları bulunmaktadır.

Mekân ve zamana ilişkin sembolik düzenlemeler, deneyim için bir çerçeve sağlamaktadır: “Toplumda kim ya da ne olduğumuzu bu çerçeve aracılığıyla öğreniriz.”

Lefebvre’in geliştirdiği üç kavramsal düzey birbirlerinden farklı ancak diyalektik olarak birbirleriyle ilişkilidir. Bunlar; (Maddi) Mekânsal pratikler (spatial practices), Mekânın temsilleri (representations of space), Temsil mekânları (spaces of representation)’dır.

Zaman-Mekân Sıkışması

Harvey’e (1997: 270) göre, mekân ve zamanın nesnel niteliklerinde meydana gelen bazı devrimci değişimler, bazen çok köklü biçimlerde dünyayı görüş tarzını değiştirmeyi zorunlu kılar. Bu değişimler doğrultusunda, “hız kapitalizmi”nin büyümesi, görselleşen medyanın giderek hızlanması ve parçalanması, insanların karmaşık kitapları başından sonuna kadar okuyacak denli yoğunlaşmalarını ve tahammül göstermelerini her geçen gün daha da olanaksız hâle getirmektedir.

Kapitalizm kendi kriz dönemlerinin, zaman ve mekânın yeniden örgütlenmesi yoluyla üstesinden gelebilmekte ve böylece yeni bir birikim döneminin temellerini kurmuş olmaktadır.

Bu anlamda Harvey’in araştırmasında, postmodernizmin kökleri, özellikle 1973 çöküşünden sonraki dönemde değişen zaman-mekân deneyimlerine dayanmaktadır. Harvey, dünya olaylarının zaman ve mekânında kayma meydana gelmesi ve insanların dünyaya ilişkin konumlarının değişmesi nedeniyle kimliğimizi yeniden kurma arayışı içinde olduğumuzu vurgulamaktadır.

Sonuç

Harvey (1993: 58), postmodernizmi “zaman-mekân sıkışması çevresinde ve içinde kurulan geniş kapsamlı bir önermeler” dizisi olarak tanımlamaktadır. Bir taraftan postmodernizmin sunduklarının, diğer taraftan da postmodernizme yönelik eleştirilerin çok fazla çeşitlilik göstermesinin, ancak zaman-mekân koordinatları değişen bir dünyada kimlik arayışıyla açıklanabileceğini ileri sürmektedir. Bu anlamda postmodernizmin olumlu ve olumsuz yönlerini birlikte ele almaktadır.

Harvey’e göre, postmodernizm, özgürleştirici ve aynı zamanda yeni şeyleri ortaya çıkaran bir yöne sahiptir. Bu bakımdan, eskilerden sıkılmış olanların, yeni açılımların yaratılmasıyla, kendilerini yeni bir imajla yeniden yaratabilme imkânı bulduğunu ifade etmektedir.

Harvey’e (1993: 59) göre, postmodernizm bize esas olarak, farklılığın ve çeşitliliğin önemli olduğunu ve dünyayı betimlediğimiz dil ve söylem üzerinde büyük bir dikkatle durup kafa yormamız gerektiğini öğretmiştir. Diğer taraftan, bütün bunlara karşın postmodernizm, farklılıkların üretken bir biçimde birbiriyle nasıl uzlaştırabileceğini belirtmemiş, ayrıca her insanın karşısındakinin “dilini parçalarına böldükten sonra”, nasıl birbiriyle iletişim kurabileceği hakkında hiçbir şekilde ipucu da vermemiştir.