Ünite 3: Postmodern Sosyal Teori

Giriş

Postmodern düşüncesi yeni bir tarihsel çağı, yeni kültürel ürünleri ve sosyal dünyaya ilişkin yeni bir kuramsallaştırmayı kapsamaktadır. Tam olarak modern sonrası anlamına gelmemekle birlikte postmodernizm, modernlik eleştirisi üzerinden yeni bir döneme atıfta bulunmaktadır.

Postmodernizm kavramı, özellikle 1960’lı ve 70’li yıllardan itibaren modernizm karşıtı ya da modernizm sonrası anlamında kullanılmış, birçok kültür ve toplum kuramcısı tarafından modernist kültürden radikal kopuşları ifade eden yeni postmodern sanat biçimlerinin ortaya çıkışıyla tartışılmaya başlanmıştır.

Postmodernizmin, “bir tarihsel geçmiş duygusunun yitirilmesi”, “gerçekliğin yerini imajların alması”, “simülasyonlar”, “zincirden boşalmış göstergeler” şeklindeki tanımları da yapılmaktadır. Postmodernizmin merkezinde yer alan bazı temalar öznenin ölümü ve dönüşü, temsilin reddi ve kamusal alanın çöküşü, bireycilik, bireyin kimliği, anti-hümanizm, kinizm, Heidegger ve Nietzsche felsefesi, nihilizm ve Paris 1968 geleneği olarak sıralanmaktadır.

Modernizmin kökenine bakıldığında, Fransız devrimi, Aydınlanma düşüncesi, bilimsel gelişmeler ve Sanayi devrimi görülmektedir. Aydınlanma ise, bir ütopya olarak insanın özgürleşmesi ve yücelmesi amacını taşımaktadır. 17. ve 18. yüzyıllarda Batı Avrupa’da yayılan bir felsefi akıma işaret eden Aydınlanma düşüncesi, yapısında eşitlik, özgürlük, insan aklına duyulan güven, bilim ve ilerlemeyi barındırır. Oysa Aydınlanmanın aklı getirdiği nokta, bireyin silinişi biçiminde olmuştur. İşte Postmodernistlere göre de akıl, mevcut sorunların üstesinden gelinmesini sağlayamadığı gibi araçsallaşmış ve Aydınlanmanın bir mit olarak değerlendirilmesine neden olmuştur.

Aydınlanmaya eleştirel yaklaşan Aydınlanma çağı düşünürleri arasında en önemlileri Alman düşünürü Frederich Nietzsche’dir ki, Nietzsche Aydınlanma düşüncesinin temel öncüllerini radikal olarak eleştiren bir felsefeci olarak postmodernistlerin de öncüsü olarak görülmektedir.

Nietzsche’e göre, 18. ve 19. yüzyıllarda modernleşmenin doğuşunu olanaklı kılan akıl ya da bilim değil, insanın yaşam enerjisidir. Yaşam enerjisini biyolojik bir süreç olarak niteleyen Nietzsche bunun bireye özgü olduğundan söz eder ve insandan insana faklı olabileceğine değinir. İşte Nietzsche’e için, yaşam enerjisi yüksek olanlar tarihi yapar, büyük atılımlara kaynaklık eder ve bireyleri yönlendirirler. Nietzsche, bu insanların bir taraftan yaratıcılığı ve ilerlemeyi diğer taraftan bencillik ve buna bağlı olarak vahşeti yapısında barındırdığından söz eder. Bu nedenle Nietzsche’ye göre, Aydınlanma projesi iyimser öncüllerin aksine bir yabancılaşmanın, acımasızlığın ve vahşetin egemen olduğu bir biçime; Aydınlanmanın rasyonel aklı da bir çeşit çıkarlara ve ahlaksızlığa dönüşmüştür.

Nietzsche, Aydınlanmanın ilerleme düşüncesini eleştirmekte ve bunu, herhangi bir nesneyi kaynağından alıp tarihin akış sürecinde nasıl değiştiğini inceleme anlamına gelen genoloji kavramı ile izah etmeye çalışmaktadır. Tarihin akışında gezinen bir araştırmacı geçip gittiği yerlere faklı amaçlarla yeniden dönüp baktığında farklı anlam ve yorumları yakalama fırsatı bulmaktadır. İşte bu bakış açısıyla Nietzsche, Aydınlanmanın da ilerlemeci mantığının hiçbir işe yaramadığını ileri sürer.

Nietzsche için tarihe anlam veren süreç güç ve iktidardır ki; gücün kaynağını yaşam enerjisi olarak nitelediği “seçkin” bireylerde arar. Koşullar nasıl değişirse değişsin insanın acı çekmesi ve yabancılaşmasının sona ermeyeceğini savunan Nietzsche, özgürlüğün kavramsal çerçevesinin güç ilişkileri tarafından belirlendiğini ve insanın doğası gereği sürekli olarak bir şeyleri yıkıp yok ettiğini ve yeniyi aradığını ifade eder. Yani, ona göre yaşam karmaşıktır ve kaotiktir. Bu kaotiklik, yaşamın dinamizminin nasıl tayin edileceği ve yaşamın nasıl düzene sokulacağı sorusunu gündeme getirmektedir ki, işte Nietzsche bu soruya “estetik” yanıtını verir.

Görüldüğü gibi, Nietzsche Aydınlanmanın akıl, bilim ve ilerleme anlayışlarına yönelttiği eleştirilerini sonuçta sanata, estetiğe önem vermekle noktalar; ve tüm bu konular postmodern düşünürlere de ilham kaynağı olur.

İlk kez 1960’larda New York sanat çevrelerine modern sanatın karşıtı olarak girmiş olan sanatta postmodern anlayış; yerleşik sanat anlayışından farklı bir sanatsal estetik anlayışı ifade etmekle birlikte modernizmden bir kopuşu vurgulamakta ve ona radikal bir eleştiri getirmektedir.

Modern sanata özgü estetik anlayış aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

  • Modern sanatta geçmişe yüceltici anlam atfedilmemekte, gelenek ve yakın geçmiş eleştirilerek yadsınmaktadır.
  • Sanatçı seçtiği, algıladığı ve yorumladığı konu ile bir toplumsal amaca yönelmektedir.
  • Modern sanatta kültür ve sanat ürünleri metalaşmıştır.
  • Modern sanat seçkincidir. Teknolojik gelişmeler sanat ürünlerinin kitleselleşme özelliğini yok edememiş; modern sanat/popüler sanat ayrımını beraberinde getirmiştir.

Buna karşın, postmodern sanat estetiğinin özellikleri ise şu şekilde sıralanmaktadır:

  • Estetik ölçüde sanatçının kendi için bilinci, topluma göre daha çok ön planda tutulmaktadır
  • Sanatçının topluma karşı bir misyon ve anlatısı bulunmamakta, bunun yerine montaj ve eklemleme geçmektedir.
  • Gerçek açık uçlu olarak bırakılmakta ve gerçekliği yansıtmak yerine belirsizlik ve kararsızlık önem kazanmaktadır.
  • Bireyin bütünleşmiş kişiliği ve tutarlı olması değerleri bir tarafa bırakılmaktadır.
  • Postmodernizmde yüksek sanat ve kitle sanatı ayrımı yadsınarak taklit ve yapıştırma teknikleri ile sanat yapıtının üretimi esas alınmaktadır.

Dolayısıyla, nasıl ki modern sanat anlayışı kendinden önceki dönemin sanat anlayışına bir tepki özelliğini yansıtıyorsa, postmodern sanatın da, modern sanata bir tepki özelliği taşıdığı rahatlıkla söylenebilir.

Smith’e göre, Postmodernizmin çeşitli boyutları vardır. Nitekim Postmodernite kavramı, modernitenin ötesinde olduğu düşünülen bir toplumsal gelişim aşamasını ifade ederken; postmodernleşme ise moderniteden postmoderniteye geçişi itekleyen bir toplumsal değişim sürecini anlatır.

Postmodernizmin ilkeleri altı maddede özetlenebilir:

  • İlk ilkesi modernizmde geçerli olan her şeyin postmodern zamanda tümden geçersiz ve eskimeye yüz tutmuş olmasıdır.
  • Postmodernizm, şeylerin gerisinde mutlak bir gerçekliğin olduğu önermesini reddeder.
  • Tek bir gerçeklikten söz edilemeyeceği için, tüm toplumsal hayat, gerçeklerin değil taklitlerin, modellerin ve temsillerin denetimi altına alınmıştır.
  • Bilgi edinmenin mümkün olmadığı bu dünyada, anlama yer yoktur. Dolayısıyla postmodern dünyada karşımıza anlamsızlık çıkar.
  • Şüphe, postmodernizmin ebedi ve kalıcı şartıdır.
  • Postmodernizmin niteliğini belirleyen son ilke ise çoklukla ilgilidir.

Modernizmle postmodernizm karşılaştırıldığında özellikle şu özellikler öne çıkmaktadır. Modernizmin ana kavramı olan akıl ve her şeyin rasyonel ölçüler içinde yürütülmesi düşüncesi, postmodernizmde aklın tükenmişliği olarak yorumlanır. Dolayısıyla modernizmin katı hiyerarşik anlayışı postmodernizmde kuralsızlığa dönüşür. Ayrıca, modernizmde toplumsal mesafeler önemliyken, postmodernizmde konum belirsizliğine dikkat çekilir.

Yine modernizmde, büyük anlatıların yerini postmodernizmde küçük tarih/anlatı almıştır. Modernizmdeki belirlenim yerine, belirsizlik Postmodern düşüncenin en temel özelliklerinden biri haline gelmiştir.

Bunlarla birlikte, toplumbilimlerindeki postmodernizm kısmen modern bilimin mevcut yetersizliklerine karşı bir tepki şeklinde doğmuştur. Bu tepkiler vaat edilenlerin gerçekleşmemesiyle başlamış ve sonrasında modern bilimin totaliter devletleri ayakta tutmaya yardım etmek gibi suistimalleri üzerinde odaklanmıştır. Ayrıca, modern bilimin teoride nasıl işlediğine dair varsayımlarla gerçeklik biçimi arasındaki uyuşmazlık; bilimin bütün sorunları çözebileceği yönündeki sakat inanç ve modern bilimin insan var oluşunun mistik ve metafizik boyutlarını kâle almaması ve modern bilimin etik olan hakkında söyleyecek pek sözünün olmaması toplumbilimlerindeki postmodernizmin modern bilimi eleştirdiği önemli noktalardır.

Dolayısıyla postmodern söylemler, modern söylemlerle ve pratiklerle bağlarını kopartan yeni sanatsal, kültürel ya da teorik perspektifleri ifade etmektedir. Bu anlamda post teriminin modern olmayana, kendisini öncelemiş olandan aktif bir kopuşa; fakat aynı zamanda bir süreklilik anlamına işaret ettiği söylenebilir.

Postmodernizm için toplumbilimleri söz konusu olduğunda olumlayıcı ve şüpheci postmodernistler olarak iki genel eğilimden bahsedilir. Şüpheci postmodernistler, postmodern çağın parçalanma, çözülme, hastalık, anlamsızlık ve toplumsal kaos çağı olduğunu, bu dönemde ahlaki parametrelerin bulanık olduğunu, hatta hiç olmadığını ileri sürerler. Olumlayıcılar ise daha çok süreçlere bakma eğilimindedirler. Olumlayıcıların çoğu dogmatik ve ideolojik olmayan, gelip geçici, deneysel bir felsefi ve ontolojik düşünsel pratik bulma peşindedirler.

Jean-François Lyotard’ın Postmodernizme Bakışı

Postmodernizm denince akla ilk gelen düşünürlerden biri olan Lyotard’ın, postmodernizme ilişkin görüşleri çoğunlukla “Postmodern Durum” adlı kitabında yer almaktadır; ve bu metin esas olarak Postmodern toplumlarda bilginin nasıl konumlandırıldığına odaklanmaktadır. Toplumların postmodern çağa girmeleri ile birlikte bilginin konumunun değiştiğinden söz eden Lyotard, bir bakıma bilginin metalaştığını ileri sürer.

Lyotard’a göre, bilginin doğası içindeki bu dönüşüm, birçok sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel sonuçları da beraberinde getirecektir. Bilgi dünya çapında gerçekleşen iktidar rekabetinde ana bileşen olacak, eskiden ulus devletlerin toprağın denetimi için verdiği mücadele, bu yeni dönemde enformasyon denetimi için verilecektir. Ayrıca Lyotard, geleceğin toplumuyla ilgili bütüncül tahminler yapmak yerine tek bir noktaya odaklanmayı anlamlı bulduğunu ifade etmiş; “bilimsel bilginin bir söylem” olduğu noktasına vurgu yapmıştır.

Son kırk yıl içerisinde bilim ve teknoloji, dil ve bilgi üzerinde yoğunlaşmıştır ki, bu teknolojik dönüşümlerin bilgi üzerinde önemli etkileri olmuştur. İşte Lyotard’a göre, bu dönüşümle birlikte bilginin doğası da değişecek, bilgisayar diline ya da diğer dillere çevrilemeyen ve dönüşüme sokulamayan bilgiler bu süreçte terk edilecektir.

Dolayısıyla bilgisayar çağındaki bilgi sorunu, günümüzde her zamankinden çok daha büyük ölçüde yönetim sorunudur. Bu bağlamda, postmodern dönemde, yeniden üretim işlevlerinin yöneticilerden geri alınarak makinelere emanet edildiği ve bundan böyle de hep edileceği öne sürülmektedir. Buradaki temel sorun ise, makinelere ilişkin alınan bu kararların doğruluğunun garantisini kimin verebileceği sorunudur.

Bu gelişmeler ışığında Lyotard, öğrenimin de tıpkı para gibi bir değer haline geleceğinden söz eder. Artık ayrım bilgi ve cehalet arasında değil, “harcama bilgisi” ile “yatırım bilgisi” arasında yapılacaktır.

On dokuzuncu yüzyılın başlarından itibaren bilimsel bilgi meşruiyet kaybetmeye başlamış ve klasik bilim sınıflaması sorgulanır hale gelmiştir. Bilim artık diğer dilleri meşrulaştırma yetisine sahip değildir. Böylelikle bilim söyleminin meşruiyetinin sarsılmasıyla makine dili, oyun kuramı, genetik kodların dili vb. yeni diller eklemlenmeye başlamıştır. Ayrıca Lyotard, bilginin meşrulaşması sorununa dikkat çekerken filozof Wittgenstein’ın dil oyunları anlayışını geliştirir. Buna göre, ilk olarak dil oyunları bir anlaşmanın nesnesidirler. İkinci olarak eğer kurallar yoksa oyun da yoktur; ve son olarak her ifade bir oyundaki hareket olarak düşünülmelidir.

Lyotard, dilin nesnel bir anlam yapısının olabilirliğini kuşkuyla karşılamaktadır. Onun için bir metnin yazarı tarafından nasıl anlamlandırıldığı çok önemli değildir; asıl önemli olan sorun, bu metnin diğerleri yani alıcılar tarafından nasıl anlamlandırıldığıdır. Diğer bir ifade ile sorun metnin nasıl iletildiği ve ne tür etkileşimlere yol açtığıdır.

Lyotard’a göre bilimsel bilgi, bilginin bütününü temsil etmez. Anlatısal bilgiden de bahsedilmesi gerekir ki, anlatısal bilgi ve bilimsel bilgi en baştan beri birbirleriyle rekabet içinde olmuşlardır. Nitekim, geleneksel toplumlarda anlatısal biçimin üstünlüğü söz konusuyken; Aydınlanmanın büyük anlatıları postmodern dönemde giderek azalmış ve yerini küçük anlatılara bırakmıştır.

Lyotard modern ve postmodern bilgi arasında da ayrım yapar. Ona göre modern bilginin üç koşulu vardır ki, bunlar, temelci iddiaları meşrulaştırmak üzere üstanlatılara başvurulması; meşrulaştırmanın kaçınılmaz doğal sonucu olan gayri meşru kılma ve son olarak homojen epistemolojik ve ahlaki reçetelere duyulan arzu şeklinde ifade edilebilir. Postmodern bilgi ise bunun tersine, üst-anlatılara ve temelciliğe karşı çıkar, büyük meşrulaştırma şemalarından sakınır ve heterojenlikten, çoğulluktan ve dolayısıyla mikro-politikadan yana çıkar. Dolayısıyla Lyotard’a göre, artık büyük anlatılara başvurmaya gerek duymayız. Çünkü postmodern bilgi böyle bir meşruluğa gereksinim duymamakta; kendisi için yeni bir epistemoloji geliştirmektedir.

Bunlarla birlikte, Lyotard postmodern duruma ilişkin analizini yeterince temellendirmediği ve derinleştirmediği için eleştirilmektedir. Kendisine yönelik eleştirilerde vurgu, Lyotard’ın anlattığı bu durumun postmodern değil, modernizmin süreklilik gösteren hali olduğu ve Lyotard’ın bize postmodernizm için yeni bir teorik örnek çerçeve önermediği yönündedir.

Buna karşın Lyotard, birçok düşünür tarafından eleştirilmesine rağmen, postmodern teorinin en önemli kitaplarından birini yazmış önemli bir düşünür olduğu için önemi yadsınamaz. Nitekim, Postmodern Durum kitabı bilginin değişen işlevini göstermede günümüzde de güncelliğini korumaktadır.

Fredric Jameson’un Postmodernizme Bakışı

Jameson’a göre, postmodernizm bir takım kültürel değişikliklerin işaretini vermekte; postmodernizmin ve geç kapitalizmin kültürel değişiklikleri, “felaketin ve ilerlemenin bir aradalığı” olarak diyalektiğin özünü yansıtmaktadır

Jameson, postmodernizmi kültürel atmosferdeki kapitalizmin son dönemine bağlı değişimlerden bağımsız olarak ele alamayacağımızı belirtmekte ve onu kapitalist ekonomik sistemin kültürel oluşumlarıyla açıklamaktadır. Çünkü Jameson için, postmodern alan kültürel bir ideoloji ya da kurgu değil, kapitalizmin küresel ölçekte üçüncü genişleme aşamasıdır ve bu aşama çokuluslu kapitalizmin kendisidir. Bu aşamada, yeni gerçekliğe ilişkin çok sayıda yaklaşım bulunmaktadır. Bunlardan bir kısmı kültürel ürünleri yeni otantik perspektifler olarak algılarken bir kısmı da gerçekliğin çarpıtılması olarak değerlendirmektedir.

Jameson’a göre, postmodern dönemde kültür, eğitsellik ile eskiye göre daha farklı bir ilişki içindedir. Diğer bir ifade ile kültür, bilişsel ve pedagojik unsurlarla farklı bir bağ kurar. Yeni estetik biçimin belirleyici unsuru “yer”dir. Kişinin kendisini mekânda, toplumda, ülkesinde ve dünyada konumlayışına ilişkin “bilişsel harita” kültürün anahtar unsurudur. Dolayısıyla da, yeni kültürel biçimin estetiğini “bilişsel haritalama” olarak ifade etmektedir.

Jameson’ın postmodernizm teorisi, Ernest Mandel’in geç kapitalizm teorisine dayanır. Kapitalizmde, her biri kendinden bir öncekinin diyalektik bir gelişimini oluşturan üç dönemden söz eder. Bunlar piyasa kapitalizmi, tekelci dönem ya da emperyalist aşama ve yanlış bir terimle “post endüstriyel olarak anılan, ancak daha doğru bir terimle çok uluslu kapitalizm olarak adlandırılması gereken içinde yaşadığımız dönemdir. Buna göre, gerçekçilik, modernizm ve postmodernizm sırasıyla piyasa kapitalizmi, tekelci kapitalizm ve çok uluslu kapitalizmin kültürel düzeylerini ifade eder.

Jameson’a göre, geç kapitalizm teorisindeki “geç” nitelendirmesinde genel olarak vurgulanmak istenen; bir şeylerin değiştiği, dünyanın artık eskisi gibi olmadığı, bir anlamda kesin, ancak modernleşme ve endüstrileşmenin yaşamış olduğu sarsıntılarla karşılaştırılamaz, daha zor algılanan ve daha az dramatik, ancak daha akıcı ve bütünüyle nüfuz etmesi nedeniyle daha kalıcı bir yaşam dönüşümünü yaşadığımız gerçeğidi.

Sonuç olarak Jameson postmodernizmi, kapitalist toplumun gelişimindeki bir aşama olarak görmektedir. Ona göre bu yeni bir toplumsal düzen olmaktan ziyade bir aşamadır; ve onun kültür egemen yorumu, hem kültür hem de egemen kültür arasındaki ayrıma vurgu yapması bakımından oldukça önemlidir.

Jameson’ın postmodernizmi, kapitalizmin gelişimindeki bir aşama olarak görecelileştirmesi, Marksizmin üstünlüğünü ortaya koymak için yapılmış en önemli girişimlerden biri olarak yorumlanmakta; ayrıca yazılarında, postmodernizmin karanlıkta kalan yanlarını çok iyi aydınlattığı öne sürülmektedir. Özellikle, postmodernizmi geç kapitalizmin kültürel mantığı olarak sunması, postmodern tartışmasını kültürel teori ve meta teori alanından toplumsal teori alanına doğru kaydırması açısından da ayrıca önemli görülmektedir.