Ünite 6: Postmodern Dönemde Fotoğraf

Giriş

Fotoğrafın bulunuşuyla birlikte radikal bir değişim gösteren 19. ve 20. yüzyıl sanat anlayışı, hayatın hemen hemen her alanını işgal eden fotoğrafa diğer sanat disiplinlerine göre çok daha ayrıcalıklı bir rol biçmiştir.

20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren fotoğrafa yüklenen sanatsal değer gittikçe yükselmiştir. Postmodern olarak adlandırılan bu dönemin fotoğraf pratikleri, endüstriyel, toplumsal, ekonomik, kültürel ya da sanatsal değişimi gösteren, kamuoyunu bilgilendiren belgeler içermelerinin yanısıra, geçmiş üretimleri ve farklı üslupları kendine mal ederek, sanat, orijinallik, özgünlük, biriciklik, gerçeklik, zaman ve varoluş gibi kavramları; kendi ifade olanaklarını; kolaylıkla inandırıcı bir kanıta dönüşebilen ve ideolojik olarak kullanılabilen güvenilir niteliğini; çağdaş kültür içerisinde politik, toplumsal, kültürel olarak kimliklere uygun görülen ya da dayatılan rolleri; seyircisiyle kurduğu ilişkisini vb sorgulamaya tabi tutmuştur.

Postmodern Sanat ve Fotoğraf İlişkisi

Modernizm, akıl ve bilimi ilerlemenin bir aracı olarak gören ve inanca karşı bilimi ön planda tutan bir düşünce sistemini ifade eden “aydınlanma” ilkelerini benimsemiştir.

Postmodern dönem sanata çoksesli bir anlayış getirmiştir. II. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan Pop Art, Kavramsal Sanat, Fluxus, Performans Sanatı, Beden Sanatı, Video Sanatı, Arazi Sanatı, Yoksul Sanat ve Süreç Sanatı gibi yeni ifade olanakları postmodern sanatın dinamiklerini oluşturmuştur.

20. yüzyılın ilk çeyreğinde Fransa’da ortaya çıkan Kübizm, farklı zaman, mekân ve bakış açılarının tek bir yüzeyde geometrik olarak tasvir edilmesine öncülük eden bir sanat akımı olmuştur. Aynı dönemde İtalya’da ortaya çıkan ve kısmen Kübizm’in araştırmalarından faydalanan Fütürizm (Gelecekçilik), klasik dönemin sanatını ve kültürünü şiddetli bir şekilde reddederek modern teknolojiyi, hızı ve şehir yaşamını sanatının merkezine yerleştirmiştir. I. Dünya Savaşı yıllarında ilk olarak tarafsız kalan Zürih’te etkisini gösteren Dadaizm, savaşın barbarlığına, sanat alanında ve gündelik hayattaki entelektüel zorbalığa karşı bir protesto olmuştur.

Dadaist hareket içerisinde yer alan Marcel Duchamp (1887-1968), “ready-made” (hazır-yapıt/nesne) ve “found object” (bulunmuş obje) gibi kavramlarıyla, geleneksel sanatın beceriye dayalı özgün ve biricik yapıtlarına karşı sert bir eleştiride bulunmuştur.

Dadaizm’in sanattaki irrasyonel ve yıkıcı üslubunun ve özellikle de Duchamp’ın “hazıryapıt”larının, “Sürrealist Nesne” (Man Ray, “Yok Edilemez Obje”, 1923; Meret Oppenheim, “Kürk Kahvaltı”, 1936; Salvador Dali, “Afrodizyak Telefon”, 1936) üzerinde büyük bir etkisi olmuştur.

20. yüzyılın ilk yarısında fotoğraf, sanki gerçekten oymuş/oradaymış hissi uyandırırcasına gerçekliği seyircisine iletmede eşsiz bir görsel niteliğe sahip olmasının yanı sıra, geçmişi kolaylıkla reddedebilen çağdaş söylemi ve çoğaltılabilme özelliği ile çok kısa bir sürede sanayinin, endüstrinin, mekanikleşmenin ve kitle kültürünün yüceltildiği bir dönemin kahramanı hâline gelmiştir.

İnsanın bir makine aracılığıyla gerçekliğin kopyasına sahip olması ve ondan orijinalinden farksız olarak sayısız görüntü çoğaltabilmesi, insanoğlunun yaşamında büyük bir devrim yaratmıştır. Pop Art (Pop Sanatı) 1960’lı yıllarda kitle iletişim araçlarını kullanarak sanatın gündemini oluşturmaya başladığında, fotoğraf makinesinin sunduğu olanaklar da çağdaş sanatta oldukça önemli bir hâle gelmiştir.

İngiltere ve Amerika’da birbirlerinden bağımsız olarak ortaya çıkan Pop Art, sanatta kitle iletişim araçlarını, popüler kültür imgelerini ve gündelik tüketim nesnelerini yücelten bir tavır sergilemiştir. Pop Art, popüler basının, sinemanın, televizyonun, reklamların gerçekliğinin çok daha ağır bastığı bir yaşamın egemenliğini ilan etmiştir

Pop Art’ın önemli temsilcileri arasında Roy Lichtenstein ve Andy Warhol gibi isimler gösterilebilirken; Pop Art, Fransız düşünür Jean Baudrillard’a (1929-2007) göre “simülasyon” adını verdiği yeni bir sanat formunun başlangıcını temsil ederek, sanat tarihinde bir dönüm noktası oluşturmuştur.

Kavramsal sanatın önde gelen savunucularından Sol LeWitt (1928-2007), Eadweard Muybridge’in insan ve hayvanların hareketlerini konu alan seri fotoğraflarından etkilenerek, benzer gerçekliklerin farklı varyasyonları üzerinden algı ve temsil arasındaki ilişkilere dikkat çeken, serilere ve gruplamalara dayalı üretimler gerçekleştirmiştir

Kavramsal sanatçılar, aynı zamanda fotoğrafın bir sanat formu olarak güzel sanatlara kabul edilebilmesi adına gerçekleştirdiği üretim biçimlerini de eleştirmişlerdir

Amerikalı Kavramsal sanatçı John A. Baldessari (d.1931) “Wrong” (“Yanlış”, 1967) isimli çalışmasında, başının üzerinde yükselen palmiye ağacı sanki fark edilmemiş izlenimi yaratarak amatörlüğün kusurlarını taklit etmiş ve fotoğrafının şipşak çekilmiş gibi görünmesini sağlamıştır.

Jeff Wall “Marks of Indifference” (Kayıtsızlık İşaretleri) isimli denemesinde, Kavramsal Sanatın fotoğrafın diğer sanatlarla olan ilişkisini tanımlamasında ve güzel sanatlara kabul edilişinde önemli bir rol üstlendiğini belirtmiştir.

Kavramsal sanatçılar, bir yandan “hazır-nesne”ler vasıtasıyla, diğer yandan da “dil” aracılığıyla düşünce iletimindeki aracı ortadan kaldırmak adına giriştikleri işlerinde başarılı çalışmalar ortaya koymuş olsalar da, amaçlamış oldukları sanattaki maddesizleşme sürecini tam olarak gerçekleştirememişlerdir.

Fotoğrafta Gerçekliğin Temsili

Fotoğraf disiplini bağlamında özellikle 1970’li yıllardan sonra etkisini güçlü bir şekilde hissettiren “kendine mal etme” yaklaşımı, özgünlük, kimlik, cinsellik, aidiyet, gerçeklik ve temsil gibi kavramlar çerçevesinde postmodern sanatın önemli stratejilerinden birisi olarak sıklıkla kullanılmıştır.

Amerikalı kavramsal sanatçı Sherrie Levine (d.1947), Walker Evans (1903-1975), Aleksandr M.Rodçenko (1891-1956) ve Edward H.Weston (1886-1958) gibi çok ünlü fotoğrafçıların çalışmalarını yeniden fotoğraflayarak, 1979 yılında “İlk ve Son” isimli bir sergi açmıştır. Weston fotoğrafında oğlu Neil’a ait bir imgeyi sanat nesnesine dönüştürürken, Levine ise Weston’un oğluna ait görüntüsünü kullandığı bu fotoğrafını sahiplenerek, başka bir sanat nesnesine dönüştürmüştür.

Amerikalı sanatçı ve film yönetmeni Cindy Sherman (d.1954), 1970’li yılların başında ürettiği “Untitled Film Still” (İsimsiz Film Kareleri) isimli çalışmasında, 1950’lerin ve 60’ların B sınıfı Hollywood filmlerindeki kadın karakterlerinin kılığına bürünerek, film karelerini kendi sanatına mal etmiştir.

Koreli sanatçı Nikki Seung-hee Lee (d.1970), 1990’lı yılların sonlarından itibaren yaptığı çalışmalarda, farklı kimlikler oluşturarak kendi bedeni üzerinden kimlik kavramını sorunsallaştıran Sherman gibi, hâkim Amerikan alt kültürü içerisinde yer alan İspanyol, turist, öğrenci, punk, erotik dansçı, kaykaycı, vb. kimliklerin rollerine bürünerek onlardan birisi olarak görünmeye çalışmıştır.

Kanadalı sanatçı Jeff Wall (d.1946), 1992 yılında gerçekleştirdiği “Dead Troops Talk (A Vision after an Ambush of a Red Army Patrol, near Moqor, Afghanistan, Winter 1986)” [“Ölü Askerler Konuşuyor (Kızıl Ordu Devriyesinin Pusuya Düşürülmesinden Sonraki Bir Görüntü, Afganistan, Moqor Yakınları, Kış 1986)”] isimli çalışmasında, “karar anı”nın belgelenmesine dayalı geleneksel foto muhabirliği ilkelerinden yararlanarak haber fotoğrafı geleneğini kendi sanatına mal etmiştir.

Fotoğrafta Tipolojik Yaklaşımlar

Fotoğraf makinesi, tarihsel süreç içerisinde çoğunluklu olarak objektif gerçekleri üreten bir araç olarak algılanmıştır ve bu anlamda bilim adamları, arkeologlar, tarihçiler, suçlularla savaşan kurumlar, vb. tarafından, sistematik ve güvenilir kayıtlar yapmak üzere sıklıkla kullanılmıştır.

Anna Atkins (1799-1871), Karl Blossfeldt (1865-1932) ve August Sander’e (1876-1964) özgü seri ve tipolojik görüntülerden oluşan belgesel fotoğraf geleneğini, Becher’ler kavramsal bir boyuta taşımışlardır.

Fotoğrafta tipoloji, bir biriyle ilişkili ele alınan konuların tiplerini, benzerliklerini ya da farklılıklarını ortaya koyarak sınıflandıran, böylece belirlemeye ve ayırt etmeye olanak tanıyan bir yaklaşım biçimidir.

1998 yılından beri Magnum Fotoğraf Ajansı üyesi olan Donovan Wylie (d.1971), benzer ışık koşullarında, nesneye doğrudan bakarak bir birine yakın kadrajlar içerisinde çektiği İngiliz Askerîyesinin Gözetleme Kuleleri’nin (The Maze, 2004) kapsamlı bir tipolojisini oluşturmuştur.

Amerikalı fotoğrafçı Peter J. Menzel (d.1948), 1994 yılında gerçekleştirdiği “Material World: A Global Family Portrait” (Materyal Dünya: Küresel Bir Aile Portresi) başlıklı çalışmasında, bir araya getirdiği 16 fotoğrafçı, gittikleri 30 ülkede, o ülkenin istatistiksel olarak ortalamasını temsil ettiği düşünülerek seçilen evin sakinleriyle bir hafta vakit geçirmişlerdir. Bu sürecin sonunda ailelerin, sahip oldukları tüm eşyalarla birlikte evlerinin dışında fotoğrafları çekilmiştir. Bu tipolojik yaklaşım, yerel değerler üzerinden ekonomik eşitsizlikleri görünür kılmış, göreceli yaşam standartlarını belirgin bir şekilde ortaya çıkartmıştır.

Dijital Çağda Fotoğraf

Dijital çağda fotoğraf, yaşanan teknolojik gelişmelerle birlikte artık hayatın ve sanatın bütün alanlarına dâhil olmuştur.

Kodak 1975 yılında ilk dijital fotoğraf makinesini üretmiştir. “Apple II”, insanlığı 1977 yılında renkli grafik yetenekleri olan ilk kişisel bilgisayarlarla tanıştırmıştır. İki yıl sonra modemin geliştirilmesi sayısal sinyallerin telefon hatlarıyla iletilmesini sağlamıştır. 1980’lerde pazara giren “IBM” gibi kişisel bilgisayarlar ve “Adobe Systems” gibi piksel tabanlı görüntü oluşturma yazılımlarıyla sayısal görüntüler yaratmak, onları slaytlara ya da kâğıt baskılara dönüştürmek mümkün hâle gelmiştir. Bilgisayarların gerçek renk çözünürlüğüne ulaşabilmeleri 24 bit rengin piyasaya sürülmesiyle hayata geçmiştir. “Adobe” şirketi 1990 yılında piksel tabanlı görüntü, resim ve fotoğraf düzenleme ve işlemede kısa süre içerisinde bir endüstri standardına dönüşen “Photoshop” yazılımını tanıtmıştır. 1992’de “World Wide Web”in yolunu hazırlayan “Hyper Text Markup Language” (HTML) geliştirilmiştir. 2000 yılında 1 GhZ’ye ulaşan işlemci hızı, 2001’de DVD kaydedebilen bilgisayarlar, 2002’de fotoğraf çeken cep telefonları, 2003’te “Skype”, 2006’da “Facebook”, “Twitter” ve 2010’da “Instagram” gibi sosyal paylaşım sitelerinin kullanıma açılması, kısa sürede peşi sıra gelen yeniliklerden sadece bir kısmıdır. Söz konusu gelişmeler, elektronik medya çağını müjdelemiştir.

1990’lı yılların ortalarında internetin hızla gelişmesi, insanların birbirleriyle kurdukları iletişim biçiminde bir devrim yaratmıştır. Sanatçılar arasında küresel çapta bir paylaşım başlarken, uluslararası bir katılımcı-izleyici kitlesi oluşmuştur.

Televizyondan sonra gelen “bilgisayar ekranı” ve onun hizmete sunduğu elektronik bir iletişim ağı olan Internet, “iletişim devrimi” ve “bilgi patlaması”nı da beraberinde getirmiştir. İnsanlık bu sanal gerçekliğin içinde, tarihi boyunca hiç olmadığı kadar yoğun bir bilgi ve haber akışına maruz kalmıştır. Bilgisayarların dünya çapında birbirlerine bağlanmasıyla oluşturulan bu iletişim ortamı ve bilgi evreninde, dijital fotoğrafın önemli bir yeri olmuştur.

Amerikalı Nancy Burson (d.1948), bilgisayar teknolojisini kullanarak gerçekte hiç var olmamış görüntüler üreten ilk sanatçılar arasındadır. 1970’lerin sonunda Massachusetts Teknoloji Ensitüsü (MIT) mühendisi Tom Schneider ile birlikte, dijital fotoğraf işleme ve kompozit çalışma mantığının temelini oluşturan, insan yüzünü çeşitlendiren [“morph(ing)” (biçim değiştirme)] bir yazılım yaratmıştır. Benzer bir teknoloji ile üretimlerini gerçekleştiren başka bir sanatçı da Daniel Lee’dir. (Lee Xiaojing / d.1945).

1981 yılında Düsseldorf Sanatlar Akademisi’ne giren, 1985-1987 yılları arasında Becher’lerin yüksek lisans öğrencisi olan, çağımızın önemli sanatçılarından Andreas Gursky (d.1955), 1990’ların başlangıcından bu yana dijital manipülasyonun sunduğu teknik olanaklardan faydalanmıştır.

Fotoğrafçının, fotoğrafının akıllardan silinmeyecek heyecan verici ikonik bir görüntü hâline gelebilmesi amacıyla birçok şeyi kadraj dışarısında bıraktığı ve fotoğrafik gerçekliğe isteği doğrultusunda yaptığı seçimlerle müdahale ettiği zaten bilinen bir gerçektir.

National Geographic dergisinin 1982 yılı, Şubat ayı tarihli 161. sayısının kapağı, fotoğrafta dijital çağın başladığını gösteren en belirgin örneklerden biri hâline gelmiştir. Fotoğrafçısı tarafından yatay olarak kadrajlanmış Gize piramitlerini konu alan bir fotoğraf, derginin kapağına uygun hâle getirilmek maksadıyla, dikey bir çerçevede ve bir piramidin diğerinin yanına değil de arkasında gelecek şekilde elektronik olarak yeniden düzenlenmiştir.

Fotoğrafik zamanın yeniden inşa edildiği ve tarihi öneme sahip bir belgenin ideolojik olarak yeniden düzenlendiği bu çalışmalar ve benzerleri, haber fotoğrafçılarının gerçeğe sadık kalmadıkları şüphesini güçlendirerek tüm fotoğraf okuma biçimlerini kökten değiştirmişlerdir.

Dijital çağ içerisinde refah toplumlarındaki kameralı telefonların yaygınlaşan kullanımı, “vatandaş muhabir” kavramını da beraberinde getirmiştir. Herhangi bir felaket durumunda, fotoğraflar ve metinler aracılığıyla olayın mağdurlarına, özellikle yakınları tarafından web siteleri üzerinden yardımcı olunabilmesi kameralı telefonların önemini arttırmıştır.

Savaşları, katliamları, işkenceleri, soykırımları, vb. gösteren fotoğraflara bakıp üzülmemek, acı duymamak pek mümkün değildir. Fakat Susan Sontag’a göre: “Acı çeken bedenleri gösteren resimlere karşı duyulan iştahlı merak, neredeyse çıplak bedenlere gösterilen arzulu merak kadar şiddetlidir. Sontag’ın da ifade ettiği üzere, bir duruma tanıklık etmek aynı zamanda suistimale açık bir durum da yaratmaktadır ve fotoğrafçının olaya tanıklık ederken gerçekleştirdiği görselleştirme biçimi, kazazedeyi kolaylıkla tekrar mağdur hâline getirebilmektedir. Bu anlamda postmodern dönem içerisinde, hem iliştirilmiş haber fotoğrafçılığı hem de kan ve şiddet içeren habercilik anlayışlarına tepki gösteren çalışmalar ortaya konulmuştur.

Internet üzerinden kolaylıkla ulaşılabilen “Scene Completion Using Millions of Photographs” (Milyarlarca Fotoğraf Kullanarak Sahne Tamamlama) programı, kullanıcılarına fotoğraflarındaki istemedikleri unsurları kadrajları içerisinden çıkartabilmelerine olanak tanımaktadır.

Dijital çağda fotoğraf, sanatçılara pek çok farklı olanaklar da sunmaktadır. Kanadalı sanatçı Jon Rafman (d.1981), 2012 yılında ilk olarak Toronto’daki Angell Sanat Galerisi’nde ve daha sonra da Londra Saatchi Galerisi’nde açmış olduğu “The Nine Eyes of Google Streetview” (Google Sokak Görünümünün Dokuz Gözü) isimli kişisel sergisini, çektiği değil, seçtiği fotoğraflardan oluşturmuştur. Arama motoru Google’ın uygulamalarından “Street View”ün (Sokak Görünümü) ücretsiz olarak sunduğu ve kullanıcısına dünyadaki istediği bir yerin görüntüsüne ulaşmasını sağlayan özelliğini, Rafman sanatsal bir bağlamda değerlendirmiştir.

Diğer yandan dijital teknolojinin sunduğu olanaklar, kişisel mahremiyetin ihlalinin yanı sıra terör korkusunun gelecekteki bir öngörüsünü gerçekleştirmek amacıyla da kullanılmıştır. 1987 yılında üç Rus fotoğrafçı tarafından oluşturulan AES+F Grubu (Tatiana Arzamasova, Lev Evzovich, Evgeny Svyatsky. Vladimir Fridkes gruba 1995 yılında katıldı.), 1996 yılında gerçekleştirdikleri, Paris’ten New York’a, Sydney’den Roma’ya, Berlin’den Moskova’ya kadar geniş bir yelpazede ele alınmış şehir manzaralarından (cityscape) oluşan “The Witness of the Future: Islamic Project” (Geleceğe Tanıklık: İslami Proje) isimli çalışmalarında, İslam’ın hâkim olduğu bir geleceği canlandırmışlardır. Sergi 1996’dan bu yana geniş çaplı organizasyonlarda yer almış olsa da 11 Eylül 2001 tarihinde gerçekleşen Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan sivil ve askerlerin hedef alındığı bir dizi terör saldırısından sonra, radikal İslam tehlikesinin oluşumunun bir öngörüsü olarak, hararetli bir şekilde tekrar gündeme getirilmiştir.

“Fotoğraf: Anahtar Kavramlar” kitabının yazarı David Bate’e göre: “Fotoğraf artık bir meta-sistemin, bilgisayarın bir parçasıdır. Bu konum içerisindeki fotoğrafın düzenlenen, dönüştürülen ya da başka bir ‘belge’ bilgisi içinde ortaya çıkan diğer dosya çeşitlerinden bir farkı yoktur.”

Çağdaş Fotoğraf Sanatçılarından Örnekler

Joel-Peter Witkin (d.1939): Köklü akademik eğitimini dinlere yönelik ilgisiyle birleştirmiş, Batı’nın klasik mitolojiye ait öykülerinin görselleştirildiği büyük başyapıtlarını kendi mistik duyarlılığıyla ele alarak birçok çalışma üretmiştir.

Jan Saudek (d.1935): Çekoslovakya doğumlu fotoğrafçı, alışılmış güzellik anlayışı dışına çıkan kadın ve erkek bedenlerini, izbe kiralık dairesinin rutubetli duvarının yarattığı pitoresk etkiden faydalanarak resimselci bir üslup ve ironik bir tavırla fotoğraflarına konu edinmiştir.

Spencer Tunick (d.1967): Fotoğrafları için binlerce çıplak insanı dünyanın çeşitli bölgelerindeki büyük şehirlerde bir araya getirerek birtakım düzenlemeler gerçekleştirmiştir.

Gerard Rancinan (d.1953): Fransız fotoğrafçı, “In Praise of Difference” (Farklılığı Övmek, 2004) ismini taşıyan çalışmasında toplum dışına itilmiş bedensel farklılığı olan insanları, “Portraits of the 70 Hibakusha” (70 Hibakusha’nın Portresi, 2006) adını verdiği diğer bir serisinde ise, Japonya’da Hiroşima’ya atılan atom bombası kurbanlarını konu edinmiştir.

Gregory Crewdson (d.1962): Amerikalı fotoğrafçı 1998– 2002 tarihleri arasında gerçekleştirdiği “Twilight” (Alacakaranlık) isimli serisinde, Amerika’nın kırsal kesimlerinde arka bahçelerde yaşanan hikâyelere odaklanarak “Amerikan Rüyası” idealini sorgulamaya çalışmıştır.

Toshi Kazama (d.1964): Japon asıllı fotoğrafçı “Eyes on Preciousness” (Kıymetli Olana Bakış) adını verdiği çalışmasında, Amerika’daki cezaevlerindeki idam mahkûmlarının fotoğraflarını çekmiştir.

Gregory Colbert (d.1960): “Ashes and Snow” (Küller ve Kar) isimli çalışmasıyla insanoğlu ve hayvanlar arasındaki şiirsel etkileşimlere odaklanmıştır. Colbert, 1992 yılından itibaren Hindistan, Burma, Sri Lanka, Mısır, Dominik Cumhuriyeti, Etiyopya, Kenya, Tonga Adaları, Namibya, Güney Afrika gibi seyahat ettiği yerlerde, filler, leoparlar, balinalar, antiloplar, zebralar, kral kartalları, kutsal Mısır turnaları, şahinler vb. farklı kırk tür hayvanı insanlarla birlikte fotoğraflamıştır.

Loretta Lux (d.1969): Alman fotoğrafçı 2000-2009 tarihleri arasında gerçekleştirdiği, modası geçmiş kıyafetler içerisinde yüzleri porselen oyuncaklar gibi donuk, sakin, duru ifadeleriyle 45 çocuk portresinden oluşan çalışmasıyla “kaybolmuşluk” kavramı üzerine yoğunlaşmıştır.

Michal Macku (d.1963): Varoluşun gizemlerini arayan bir sanatçı olan Macku “Jelaj” olarak adlandırdığı kendi fotoğraf tekniğiyle, çıplak bedenlerin deformasyonu üzerinden beden ve ruh ikiliğine, endişe, şiddet ve bireysellik temalarına göndermeler yapan çalışmalar üretmiştir.

Chema Madoz (d.1958): Asıl adı Maria Rodriguez Madoz olan İspanyol fotoğrafçı, günlük hayatın sıradan nesnelerini keskin mizah anlayışıyla gerçeküstücü bağlamlara taşımıştır.