Ünite 7: Postmarksizm ve Radikal Demokrasi

Postmarksist Kuram

Postmarksist kuramın temel tezi, toplumda yaşanan farklı eşitsizliklerin (cinsiyet, etnik, dinsel, bireysel farklar vb. açısından) sadece alt-yapı-üst yapı, üretim ilişkileri, ekonomik sömürü ve sınıf gibi sınıf eksenli analizlerle anlaşılamayacağı ve eşitsizliklerle mücadelede edip eşitsizliklerin üstesinden gelmek için kültürel ve siyasal hegemonya kurmak isteyen herhangi bir politik pozisyonun farklı kimlik ve güç ilişkilerini dikkate alacak zengin bir söylem geliştirmesi gerektiğidir.

Postmarksizmin Temel Varsayımları

Politik ve teorik olarak kökenleri yapısalcılık, postyapısalcılık ve Avrupa Marksizmine götürülebilecek olan Postmarksizmin başlangıç noktası, Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’un 1985 yılında birlikte kaleme aldıkları Hegemonya ve Sosyalist Strateji: Radikal Demokratik Bir Politikaya Doğru kitabının yayınlanmasıdır. Bu kitap, hem Postmarksist kuramın kuramsal temellerini inşa eden temel bir manifesto niteliği taşır. Hegemonya ve Sosyalist Strateji: Radikal Demokratik Bir Politikaya Doğru isminin de ima ettiği üzere, Postmarksist kuramdan ilham alan radikal demokrasi projesinin, Marksizmden kopmuş yeni bir siyasal strateji olarak temel strateji ve ilkelerinin açıklayan bir belgedir. Chantal Mouffe (2008: 25), Ernesto Laclau’yla birlikte yazdıkları Hegemonya ve Sosyalist Strateji: Radikal Demokratik bir Siyasete Doğru kitabında Marksist sosyalizm ve sosyal-demokrasi ikilisinin tuzağından kaçındıklarını ve sola yeni bir imaj kazandıran ‘radikal ve çoğulcu bir demokrasi’ başlıklı sosyalist bir projenin çerçevesini oluşturmak istediklerini öne sürer. Bu yeni imaj, hem Marksizm içindeki “büyük kurtarıcı” mücadele geleneğinin reddidir, hem de psikanaliz ve felsefe tarafından yapılan yeni teorik katkıları da radikal demokrasi siyaseti açısından dikkate alır.

Postmarksizm; ideoloji ve politikayı, ekonomi ve sınıfsal ilişkilerden önünde gören bir yaklaşımdır. Bahsi geçen düşünürler, metodolojik olarak ekonomik ve sınıfsal kavramları toplum analizinin merkezinden uzaklaştırmıştır. Postmarksizm temelde, Marksist teorinin işçi sınıfının öncülüğü, üretim tarzı ve ilişkilerinin belirleyiciliği, proletarya diktatörlüğü, sosyalizme siyasal bir devrimle ulaşılacağı gibi temel ilkelerinin sorgulanması ve bu ilkelerin kesin bir reddi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Postmarksizm, eşitsizliklere karşı mücadele ve tabiiyet ilişkilerine itirazın devrim gibi kurtuluş stratejileri ile değil, kültür ve siyaset alanında liberal demokrasinin derinleştirilmesi ve radikalleşmesi hedefinin önüne koyan farklı kolektivitelerin ve kimliklerin hegemonik mücadelesi üzerinden gerçekleşebileceğini savlayan bir yaklaşımdır.

Post-yapısalcılık ve postmodernizm gibi teorilerin ağırlık kazandığı iddia edilen günümüz sosyolojisinde, çağdaş toplumsal yapı, genellikle post-fordist, post-kapitalist, post-modern, postendüstriyel gibi kavramlarla tanımlanmaktadır. Bu teorilerin etkisiyle, çağdaş toplumsal yapı ve ilişkilerin parçalı, geçici ve farklılıklarla bezeli çoğul bir karaktere sahip olduğu tezi öne çıkmaktadır. Bu tez, toplumsal ilişkilerin analizinde sınıf gibi evrensel kimliklere olanak tanımayan bir bakış açısına sahiptir. Yine bu kuramların etkisi altında, günümüzde işçi sınıfının siyasetteki ağırlığı ve Marksist kuramın ekonomiyi temel alan bakış açısı giderek daha fazla sorgulanmaktadır.

Postyapısalcı ve post-modern felsefeden etkilenen bu yaklaşım, sınıf kavramının meşruiyetini tartışmaya açarak, kapitalizmdeki temel çelişkinin burjuvazi ve proletarya arasında olduğu tezine itiraz geliştirmişlerdir. Bireylerin çok farklı kaynaktan beslenen çoğul kimliklere sahip olduklarına dayanan bu açıklama, bireyin kimliği ya da ideolojisi ile ekonomik pozisyonu arasında doğrudan bir ilişki kurmanın determinist (belirlenimci) olduğunu ileri sürer. Bu bakış açısına göre, artık günümüz toplumları sınıflı toplumlar değildir. Buna göre, ekonomik olarak sahip olduğu pozisyon ile bireylerin siyasal kimlikleri ve ideolojisi arasındaki bağlar kopmuştur. Başka bir deyişle, bireyin ekonomik ilişkiler içinde veya üretim ilişkilerinde sahip olduğu pozisyon (üretim araçlarına sahip olan burjuvazi ya da üretim araçlarına sahip olmayan proletarya), ona otomatik olarak bu pozisyona uygun bir dünya görüşü, siyasal inanç ve çıkar sağlamaz. Bireyler sahip oldukları dünya görüşüne, ideolojiye veya kimliğe sadece ekonomik ilişkilerde yer aldığı konumdaki çıkarları üzerinden sahip olmaz. Dahası, işçi sınıfının tamamını kapsayan bir çıkar ortaklığı ve evrensel bir kimlik iddiası da tümüyle yersizdir. İşçi sınıfının tümünü ilgilendiren ortak nesnel bir çıkar yoktur. Artık herhangi bir toplumsal hareket, işçi sınıfı gibi tek bir özne üzerinden tarif edilemez, çünkü böyle bir evrensel birlik fikrinin kendisi aslında yanılsamadır.

Laclau ve Mouffe’a göre, toplum sadece sınıflara (burjuvazi ve proletarya) indirgenemeyecek ve birbiriyle ilişkili sayısız güç ilişkilerinden ve farklılıklardan oluşmuş eksik ve tamamlanmamış bir bütünlüktür. Toplum, sadece sınıfsal ilişkiler ve mücadeleden ibaret olmadığı gibi, eşitsizlikler de çoğul ve çok boyutludur. Laclau ve Mouffe’un sınıf dışı ve ekonomik sömürü ile ilgili olmayan diğer sömürü ve eşitsizlik ilişkilerini (kadın, etnisite, cinsiyet yönelimi, her türlü bireysel kimlik deneyimleri vb. açısından) nasıl anlamamız gerektiği sorusuyla yola çıkmış oldukları söylenebilir.

  • 1960’lı yıllarda ortaya çıkan post-yapısalcılık, dilin düzensizliği ve istikrarsızlığı üzerinde ısrar eden dilbilimci F. Sassure’ün yanı sıra J. Derrida ve M. Foucault gibi düşürlerin fikirleriyle olgunlaşmış, hakikat ve öznenin inşa süreçlerinin radikal olarak ilişkisel ve tarihsel olduğunu öne süren bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım, söylemin toplumsal yaşamda merkezi bir rolü olduğunu, her türlü hakikat iddiasına göreli şüpheyle yaklaşmak gerektiğini, öznenin inşa süreçlerinin tutarsız ve istikrarsız olduğu tezlerini savunur.

Bütün bu iddialar aslında toplumun ekonomi ve sınıf merkezli bir bütünlük olmaktan ziyade kimlikler merkezli bir parçalı yapıya dönüştüğü fikrine dayanmaktadır. Ayrıca yukarıdaki iddialar, kimliklerin sınıf ilişkilerini aşarak hiç olmadığı kadar çeşitlendiği, bireysel hak ve özgürlük taleplerinin çoğullaştığı, kimliklerin taleplerinin ekonomik taleplerin dışında kültürel ve siyasal açıdan çeşitlendiği, orta sınıfların genişlediği ve yeni bir hizmet sınıfının ortaya çıktığı tezlerine dayandırılmaktadır.

  • Temsilciliğini başta J. F. Lyotard ve J. Baudrillard’ın yaptığı postmodernizm, ise postyapısalcı tüm fikirleri radikalleştirerek ve en uç sınırlarına götürerek her türlü hakikat iddiasının geçersiz olduğunu savunan; ilerlemeci tarih anlayışına, siyasal devrim fikrine, özgürlük ve kurtuluş reçetesi içeren siyasal projelere, evrenselliğe, sınıfsal analize, modernizmin rasyonalite anlayışına, pozitivist bilim anlayışına ve her türlü ideolojiye karşı mutlak bir karamsarlık besleyen bir yaklaşımdır.
  • Postmarksizm, modernist bir proje olarak kabul edilen Marksizm’den daha çok 1960’lı yıllardan itibaren güçlenen postyapısalcılık, psikanaliz ve postmodernizm düşüncelerinden etkilenmiştir.

Marksizmin sınıf, devrimci siyaset, işçi sınıfı, özne, ve tarihsel-toplumsal dönüşüm konularındaki klasik temalardan uzaklaşmayı öneren Postmarksizm; bu kavramların yerine yeni toplumsal hareketler, radikal demokrasi, kimlik ve farklılık, özne konumları, söylem, eklemlenme, rastlantısallık vb. kategoriler önermektedir. Bu açıdan bakıldığında Postmarksist kuram, Marksist kuramın toplumsal yapıyı analiz ederken kullandığı determinist ve özcü olduğunu iddia ettikleri işçi sınıfı odaklı metodolojiyi eleştirerek işe başlamıştır. Postmarksizm ekonomik ilişkilerin önceliği ve işçi sınıfının siyasal önderliği meselelerini eleştirerek kendi siyasal pozisyonlarını oluşturmuştur.

Laclau ve Mouffe, kapitalist üretim ilişkilerinin genişlemesini ve yeni-bürokratik devlet biçimlerinin oluşumunu, günümüz “post-kapitalist” toplumlarda, işçiler ile burjuvazi arasındaki çatışmayı (antagonizmayı) giderek kırılgan ve muğlak bir duruma getiren iki gelişme olarak değerlendirmektedirler. Onlara göre, birey yalnızca bir emek-gücü satıcısı değil, diğer pek çok toplumsal ilişki yoluyla sermayeye bağımlı hale gelmiştir ve kapitalist üretim ilişkilerinin her yere nüfuz edişi toplumsal yaşamın metalaşmasma yol açmıştır (Laclau ve Mouffe, 1992: 197).

Kapitalizm sonrası ilişki biçimlerini belirleyen gelişmelerin başında vatandaşlık hakları, azınlık hakları, bireysel haklar, kültürel haklar ve temsil haklarının öne çıktığı kimlikler siyaseti gelmektedir. Bundan sonra, Marksizmin sınıf eksenli ve tüm bir işçi sınıfının kurtuluşunu temel alan analitik düşünme biçimi ve onun kavramsal araçları olan sınıf, ekonomi, üretim ilişkileri, devrim vb. temalar terkedilmelidir. Sivil toplumun ve farklı kimliklerin kolektif mücadelesini harekete geçiren temel motivasyon artık ekonomik sınıf ilişkilerindeki eşitsizlikler değil kültürel ve siyasal alanda inşa edilen eşitsizliklerdir. Yeni analitik çerçeve, buna uygun olacak şekilde, devletin bürokratik eğilimleri ve otorite ilişkilerine karşı verilecek kimlik mücadeleleri olacaktır. Kolektif grupların mücadelesi artık, kimlik eksenli demokrasinin genişlemesi ve derinleşmesi hedefini içerdiğinden, sınıflı toplum yapısından kaynaklanan ekonomik sömürü sorunlarını aşan yeni bir boyut ve nitelik kazanmıştır.

Postmarksistlere göre, ikinci dünya savaşından sonraki süreçte kapitalizmin geldiği yeni aşamada; toplumsal yaşamın metalaştırılması, bürokratikleştirilmesi, homojenleştirilmesi ve toplumsal yaşamda iyice ağırlık kazanan bireycilik benzeri gelişmeler yeni siyasal sonuçlar üretmiştir. İşte, Postmarksistleri Marksizm’den farklı kılan en önemli özelliklerden biri toplumdaki çatışma ilişkilerine farklı bakışlarıdır. Onlara göre, artık toplumdaki temel çatışma, burjuvazi ve proletarya arasındaki ekonomik çıkar temelli çatışma değil, baskıcı ve otoriter devlet ile eşitlik ve özgürlük talepleri olan sivil toplum arasındaki çatışmadır. Artık çatışmanın aktörleri devlet ve bu devletin karşısında bazı hak ve talepleri gündeme getiren yeni toplumsal hareketler temelli sivil toplumdur.

Toplumdaki çatışma ilişkileri, sadece ekonomik temelli olmaktan çıkıp, cinsiyet, otorite, bürokrasi, kent, çevre gibi meseleler üzerinden farklı toplumsal ilişki biçimlerine yayılmıştır.

Postmarksistlere göre, bahsedilen bu süreçler toplumsal mücadelelerin “bütünsel” özneleri olan işçi sınıfının ve onun siyaseti olan devrim anlayışının zayıflamasına yol açmış ve sonuçta yeni direniş biçimlerini ifade eden “yeni toplumsal hareketleri” ortaya çıkarmıştır. Bu açıdan bakıldığında, postmarksizm 1960lı yıllardan itibaren toplumsalyaşamın homojenleşmesine, bürokratikleşmesine ve bireyciliğe karşı bazı siyasal itirazların geliştiğini, bu itirazların sadece işçi sınıfının talepleriyle sınırlı olmadığını ve yeni siyasal mücadele hattının kentsel, ekolojik, anti-otoriteryan, anti-kurumsal, feminist ve antiırkçı kimlik hareketleri olduğuna işaret eder.

  • Postmarksizmin 1960lı yıllardan itibaren toplumsal yaşamdaki bürokratikleşme, bireycileşme ve homojenleşme karşıtı kimlik hareketlerinin işçi sınıfının özne olduğu ekonomik temelli hareketlerden tümüyle farklı bir siyasal kompozisyona işaret ettiğini savunmaktadır.
  • İşçi sınıfı dışındaki toplumsal grupların toplumsal değişimin aktörü, önderi ve taşıyıcısı olabilecekleri fikri postmarksistleri Marksizmden farklılaştıran en temel unsurlardan birisidir.

Bu onlar açısından bir bakıma işçi sınıfına dayalı bir siyaset tarzının da ölümünün ilanı anlamına gelebilir. Onlara göre, işçi sınıfı toplumsal bir eşitlik mücadelesinin ayrıcalıklı bir önderi olmaktan çıkmıştır; eşitlik ve özgürlük mücadelesi artık bir devrime havale edilmeyen ve söylemsel olarak kurulacak bir hegemonya mücadelesinin konusudur.

Bu hegemonik mücadele içinde çevreciler, etnik gruplar, kadınlar, eşcinseller vb. farklı kimlik gruplarının talepleri ve mücadelelerinin çeşitli şekillerde birbirine eklemlenebileceği iddia edilmektedir

  • Laclau ve Mouffe 1960’lı yıllardan itibaren kentsel, ekolojik, anti-otoriteryan, anti-kurumsal, feminist, anti-ırkçı gibi bir dizi oldukça farklı siyasi, kültürel ve kimliksel mücadeleyi bir araya toplayan yeni toplumsal hareketlerin, toplumsal çatışmaların gittikçe daha çok sayıda ilişkiye dağılmış olmasının sonucu olarak ortaya çıktığını öne sürmektedir.

Laclau ve Mouffe’un Postmarksizm kuramının temel varsayımlarını özetlemeye çalışırsak şunları söyleyebiliriz:

  1. Kapitalist toplumsal düzenin dayandığı özgül ilişki biçimi olan burjuvazi ve proletarya arasındaki sömürü ilişkileri yerini devlet ve sivil toplum arasındaki tabiiyet ilişkilerine bırakmıştır. Sınıf kavramı yerini vatandaş, azınlıklar, farklı kimlikler, özne konumları, ‘öteki’ler ve bireylere bırakmıştır.
  2. Marksizmdeki ekonominin toplumsal alandaki her şeyi belirlediği ekonomik indirgemeci anlayış terk edilmelidir. Siyasal alanda meydana gelen toplumsal çatışmalar, artık ekonomik alandaki sermaye-emek çelişkisinden değil, siyasal alandaki devlet-sivil toplum (bürokrasi, metalaşma ve homojenleşmeye karşıt olarak gelişen yeni toplumsal hareketler) çatışmasından türemekte ve gittikçe çeşitlenmekte ve daha çok sayıda farklı toplumsal ilişkilere dağılmaktadır.
  3. Bir kimsenin sosyo-ekonomik açıdan işgal ettiği yer ile siyasi-ideolojik çıkarları arasında herhangi zorunlu ilişki yoktur. Bu anlamda, ideoloji ve politika kategorileri, ekonomi ve sınıfsal ilişkilerden ayrı ve bağımsız toplumsal kategorilerdir. Bir kimse siyasal alana, sadece ekonomik ilişkilerdeki yerine göre değil, kültürel, bireysel ve kimliksel tercihleri ile de katılır.
  4. Günümüz toplumlarında “sınıf” gibi evrensel kimlikler ve nesnel çıkarlardan söz edilemez çünkü toplumsal mücadeleler çeşitlenmiştir ve bu doğrultuda ‘yeni’ toplumsal hareketlerin özneleri olan çevreciler, kadınlar, barış inisiyatifleri vb. hareketler siyasetin temel aktörleri haline gelmiştir.
  5. İşçi sınıfının devrimci bir rolü olduğu fikri terk edilmelidir. İşçi sınıfının toplumsal değişim ve devrimler içerisinde işgal etmiş olduğu merkezi konumu artık ortadan kalkmıştır ve işçi sınıfı artık önemli bir toplumsal aktör/özne olarak düşünülmemelidir. Dolayısıyla, herhangi bir özne konumunun ve farklı kimliklerin (çevreci, eşcinsel, barış veya kadın hareketi vb) toplumsal değişime yapacağı katkıyla işçi sınıfının katkısı arasında herhangi bir fark bulunmamaktadır.
  6. Sosyalizmin eşitlik ve özgürlük idealine kitlesel bir siyasal devrim yoluyla değil, Radikal Demokrasi Projesinin dayandığı burjuva demokrasinin derinleştirilmesi ve genişletilmesiyle ile ulaşılabilir.
  7. Radikal demokrasi stratejisi toplumsal olguların tamamlanmamış ve açık bir karakteri olduğundan hareket etmektedir. Toplumsal olan tarihseldir, önceden belirlenemez; bu anlamda onlara göre toplumda çoğulluğu, ve merkezsizliği kabul etmeliyiz. Buna göre, siyasal alanlar ve özneler çoğullaşmıştır ve bu çoğulluk tek bir özelliğe indirgenemez. Radikal demokrasi, bu öznelerin çoğullaşmasını ve birey merkezli hakları temele alır ve herkese uyabilecek bir evrensellik fikrini reddeder. Ayrıca, radikal demokrasi mücadelesinde hiçbir özne konumu diğerinden daha ayrıcalıklı bir durumda değildir.
  8. Toplumsal” olan her şey söylemseldir. İdeolojik ve politik çıkarlar ancak, söylem yoluyla kurulabilir. Siyaset, hegemonik pratiklere yönelen bir söylem inşası sürecidir ve herhangi bir sınıfın maddi çıkarları üzerinden biçimlendirilemez. Siyaset, güncel duruma uygun olarak çoğullaşmış ve farklılaşmış özne konumlarını eklemleyecek hegemonik bir pratik olarak kavranmalıdır.

Postmarksist Kuramının Marksizm Üzerine Eleştirileri

Laclau ve Mouffe, Marksist teorisyenlerden Rosa Luxemburg, Eduard Bernstein, Antonio Gramsci gibi yazarların ekonomi ve sınıfa dair bazı düşüncelerini eleştirmiş, sivil toplum ve demokratik değerlerin savunusunu yapan bazılarını ise benimseyip radikalleştirerek yeni bir teori inşa etmişlerdir. Bernsteincı revizyonizm ile Sorel’in demokratik sendikalizm ve Gramsci’nin hegemonya anlayışını birleştiren Laclau ve Mouffe, siyasete özerk bir alan tanıyan bu yaklaşımların Marksizmden önemli bir kopuş anlamına geldiğini ve ekonomik devrimi mutlak bir zorunluluk olmaktan çıkardığını öne sürmektedir. Postmarksizm, Marksizmin ısrarla üzerinde durduğu sınıf mücadelesi, siyasal bütünlük ve ekonomik belirleme gibi kategorileri büyük ölçüde reddeder. Bu kavramların yerine, yeni toplumsal hareketler, farklı kimliklerin eklemlenmesi, söylem, görecelik ve rastlantısallık kavramlarını öne çıkarır. Açıktır ki, postmarksizme göre, ekonomi kültürel ve siyasal alana göre öncelikli olan bir alan değildir, toplum analizinde sınıf mücadelesi hayati bir önem taşımamaktadır.

  • Postmarksizm kuramındaki temel vurgu, işçi sınıfının tarih içerisinde işgal etmiş olduğu merkezi konumunun artık ortadan kalktığı ve işçi sınıfının artık önemli bir toplumsal aktör/özne olarak işlevini yitirdiği üzerinedir.

Laclau ve Mouffe’un öncülük yaptığı Postmarksist kuram, sınıf ilişkilerinin toplumun ve tarihin belirleyici unsuru olduğu; politika ve ideolojiyi üretim tarzına bağlı toplumsal ilişkilerin belirlediği; işçi sınıfının sosyalizmden nesnel çıkarı olduğu ve bu nesnel çıkarların işçi sınıfını zorunlu olarak birleştirici yapısal eğilimler oluşturduğu; özgürlükçü bir toplumsal dönüşüm için kapitalist üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılmasının gerekli koşul olduğu gibi bazı temel Marksist iddiaların reddi üzerine inşa edilmiştir (Geras, 1987). Bu çerçevede özetleyecek olursak, Laclau ve Mouffe’un önerdiği,

Postmarksist kuram, Marksizmin temel ilkeleri olan;

  1. Üretim tarzı ve ilişkilerinin siyasal alandaki belirleyiciliği,
  2. Bir bütünsellik olarak toplum kategorisi,
  3. İşçi sınıfının toplumsal değişimdeki ayrıcalıklı konumu ve öncülüğü,
  4. Proletarya diktatörlüğü,
  5. Sosyalizme politik bir devrimle ulaşılacağı,
  6. İdeoloji ve politika gibi üstyapısal unsurların son kertede ekonomik ilişkiler tarafından biçimlendirildiği,
  7. Tarihin sınıf mücadelesi ve onun kaynaklık ettiği emek-sermaye çatışması (antagonizmalar) ekseninde oluştuğu gibi temel ilkelerin sorgulanması noktasından hareketle Marksizmi eleştirmektedir.
  • Marksist kategorilerin günümüzde ne ölçüde geçerli olduklarını ciddiyetle tartışmak, ancak bir “evrensel sınıf”ın ontolojik olarak ayrıcalıklı konumuna dayanan her türlü epistemolojik imtiyazdan vazgeçtiğimiz takdirde olanaklı olacaktır. Bu noktada açıkça ifade etmeliyiz ki şimdi artık postmarksist bir zeminde duruyoruz. Artık ne Marksizmin işlediği öznellik ve sınıflar anlayışını, ne onun kapitalist gelişmenin tarihsel yönelimi görüşünü, ve tabii ne de antagonizmaların ortadan kalktığı saydam bir toplum olarak komünizm anlayışını sürdürmek olanaklıdır (Laclau ve Mouffe, 1992: 8-10).

Laclau ve Mouffe, Marksist teoriyi, öncelikle işçi sınıfını toplumsal analizin kalbine yerleştirerek sınıf odaklı siyasal tahlilleri ekonomi ve siyaset üzerinden birebir ilişki kurmakla yani belirlenimcilikle mahkum etmektedir. Bu yaklaşım, Marksizmi işçi sınıfını toplumun ve değişimin nerdeyse tek aktörü olarak görmesi nedeniyle özcü düşünmekle eleştirmektedir. Toplumu, belirsiz, istikrarsız ve sonu gelmeyen ilişkilerin bir matriksi olarak düşünen bu yaklaşıma göre Marksizmin özcü ve belirlenimci yorumları tarihin çöp sepetine atılmalıdır.

Postmarksizmin Temel Kavramları

Söylem

Postmodernist ve post-yapısalcı felsefelerden ilham alınarak geliştirilen Postmarksist anlayış, öncelikle, toplumun ve siyasetin çoğulluğunu tanıyan, olumsal (rastlantısallığa açık) bir sosyoloji peşinde olduğundan, özcü, indirgemeci, belirlenimci olmayan yeni bir siyaset biçiminin mimarları olarak tanınmak arzusundadır. Postmarksizmin kökenlerinde felsefi ve sosyolojik düzeyde F. Saussure, J. Lacan, G. Lukacs, A. Gramsci, P. Sartre, K. Korchs gibi pek çok önemli düşünürün olduğu söylenebilir. Kuramsal çerçeve ve metodolojik analiz açısından Postmarksizm, Gramsci’nin “hegemonya”, Althusser’in “ideoloji” anlayışı, Psikanalist Lacan’ın özne anlayışı, Saussure’cü dilbilimi ve Foucault’nun “söylem” anlayışlarının izlerini taşımaktadır.

  • Postmarksizm’e yapılan post-yapısalcı ve postmodernist aşı sayesinde, modernleşmeci ve Aydınlanmacı düşüncenin evrenselci ve bütünlüklü toplum ve siyaset anlayışını karşısına aldığından, sınıf, devlet ve toplum gibi totallikler barındıran kavramlar yerine kimlikler, söylem, farklılık, çoğulluk gibi kategorileri gündemine almıştır. Siyaset de temelsiz, belirlenmemiş, çok parçalı, istikrarsız ve hiç bir gruba indirgenemez bir faaliyet haline gelmiştir

Toplumun kendisi, belirsiz bir açıklığa, özne konumlarına ve söylemler öbeğine dönüştürüldüğünden, postmarksistlere göre, bir sınıfa kimliğini sadece bir hegemonik formasyon içindeki eklemlenişi vermektedir. Bu anlamda kimlik ya da Laclau ve Mouffe’un deyişiyle özne konumları sabit ve kararlı olmayıp tamamen ilişkiseldir. Siyaset ise, hegemonik pratikler yoluyla kurulacak özne konumlarına dayanmaktadır. Bu anlamda postmarksistlere göre siyaset, birbirine söylemsel düzeyde eklemlenen ancak birbirini belirlemeyen ve yan yana duran kimlikler, farklar veya özne konumları üzerinden üretilebilir.

  • Rastlantısal olanın öne çıkarılması; ekonomik belirleme yerine, söylemin kurucu özelliğinin ve siyasetin özerkliğinin kabulü; işçi sınıfının önderliğinde bir sosyalist devrim anlayışı yerine, farklı toplumsal gruplar, kimlikler ve özne konumları aracılığıyla kurulan radikal bir demokrasi projesi postmarksizmin alamet-i farikasıdır
  • Laclau ve Mouffe, söylemle ilgili olarak, “ideolojik ve politik çıkarların söylem yoluyla kurulabileceğini”, “siyasetin hegemonik pratiklere yönelen bir söylem kurma süreci olduğunu” ve “siyasetin herhangi bir sınıfın maddi çıkarları üzerinden biçimlendirilemeyeceğini ancak bir söylem kurma sürecinde inşa edileceğini” iddia etmektedirler.

Laclau ve Mouffe’a göre politik özneler artık bir sınıf içinde konumlanmış özneler değil, karmaşık kolektif özneler olduğu ve bu özneler de söylem aracılığıyla kurulduğu için, toplumsal ve tarihsel gelişmeler/olaylar arasında bir nedensellik ve zorunluluk ilişkisi kurmak olanaklı değildir. Zorunluluk, evrensellik ve nedensellik mantığı yerine “olumsallık” mantığını yerleştirerek, bir kişinin sosyo-ekonomik açıdan işgal ettiği yer ile siyasalideolojik çıkarları arasında zorunlu bir ilişki olduğunu reddetmek gerektiğini (Eagleton, 1996: 287) ileri sürmektedir.

Hegemonya

Laclau ve Mouffe’un söylem kuramında hegemonya belirli bir tarihsel öznenin siyasal bir stratejisi olarak ortaya çıkmaz. Hegemonya, sembolik alana özgü, bu alanda işleyen ve bir tarihsel özneyle zorunlu bir aidiyet ilişkisi dışında kavranması gereken bir siyasal ilişki biçimidir; sembolik alanda anlamın sabitlendiği noktaları kuran siyasal momenttir. Hegemonya, herhangi bir kurucu öznenin ya da merkezin ürettiği bir iktidar değildir. Foucault’nun iktidar kavramsallaştırmasına benzer biçimde, söylemsel olarak kavranması gereken, sonsuz söylemsellik alanında anlamın sınırlarını belli düğüm noktaları üzerinden kuran, güç ilişkilerine bağlı bir momenttir.

Laclau ve Mouffe, bir taraftan Gramscinin hegemonya kavramını alıp farklı bir versiyonunu kendi felsefelerine dayanak yaparken, diğer taraftan Ortodoks Marksist buldukları Lenin’in hegemonya anlayışını reddederler. Lenin’e göre hegemonya kavramı sınıflar arası yapılan ittifak içinde işçi sınıfının önderlik ettiği bir siyasal eylemdir. Laclau ve Mouffe’a göre, Leninist geleneğin işçi sınıfına ayrıcalık tanıyan hegemonya anlayışı terkedilmelidir zira böyle bir hegemonya kavramı önderlik edenle önderlik edilen arasında kesin bir ayrımın var olduğu önermesine dayanır ki bu baskıcı ve olumsuz bir tutumdur. Buna göre, Leninist hegemonya yaklaşımında işçi sınıfı farklı kimlikleri eklemleyen ve onlara kendi sınıfsal karakterini veren önder konumundadır ve dahası sınıf kimliği diğer kimliklerin çoğul demokratik taleplerinden hiç bir şekilde etkilenmez ve dönüşmez. Bu çoğul demokratik talepleri arızi ve geçici olarak düşünür. Öte yandan, Postmarksistler, Leninist ve Gramscici bir çizgiden uzak, hegemonyayı ekonomik ilişkilerdeki ayrıcalıklı bir sınıf pozisyonundan türetmezler ya da Lenin’in ortaya koyduğu sınıf ittifakından farklı bir şey olarak düşünürler. Hegemonyaya liderlik yapacak ayrıcalıklı bir sınıf yoktur.

  • Laclau ve Mouffe siyasetin anahtar kavramı olarak düşündükleri ‘hegemonya’nın yeni biçimine, Marksizmi özcü bir mantıktan kurtaran, farklı kimliklerin tanınmasında, çoğulculuğun yerleşmesinde ve karmaşıklığın anlamlandırılmasında özel bir önem atfederler.
  • Laclau ve Mouffe, kapitalist toplumun sosyalist bir topluma dönüştürülmesinde veya diyelim ki toplumun radikal olarak demokratikleştirilmesi sürecinde politik hegemonya kurma konusunda bu sürece liderlik edecek politik projelerin veya kimlik mücadelelerinin hangilerinin daha hakiki önermelere ve söylemlere sahip olduğu konusunda bir cevap vermenin anlamsız olduğunu düşünür. Çünkü hangi politik failin ya da faillerin diğerlerinden daha önemli veya merkezi olup olmamasının cevabını vermenin özcülük olduğunu düşünürler.
  • Hegemonyanın yeni kavranışı, sivil toplumcu bir anlayışı ve sınıf çelişkilerini diğer çelişki biçimleriyle eşitleyen bir “çoğulcu” mücadeleyi gündeme getirmiştir.
  • Laclau ve Mouffe, Gramsci’den ilham alarak geliştirdikleri hegemonya kuramı ile Marksizmin siyasi alandaki bunalımını aşmayı ve hegemonik bir proje olarak başarılı olmasının siyasi-kültürel ilkelerini belirlemeye çalışmıştır.

Yeni Toplumsal Hareketler

Postmarksist kuram, işçi sınıfını tarihi yapan özne olarak siyasetin ayrıcalıklı özneleri olma konumundan çıkarıp onun yerine çoğul, parçalı, geçici, akışkan ve melez kimlikleri ve hareketleri yerleştirmiştir. 1960’ların sonlarından itibaren başta Avrupa ve Amerika olmak üzere tüm dünyada çevreci hareketler, barış inisiyatifleri, yerli halklar, ulusal azınlıklar, kadınlar, göçmenler, eşcinseller gibi farklı grupların başını çektiği “yeni toplumsal hareketler” güçlenmiştir. Çok açık ki bu yeni toplumsal hareketler, vatandaşlık haklarından yönelim ve yaşam tarzı savunusuna kadar, toplumun çoğunluğu ve devlet tarafından tanınmayan ve bastırılmayan çalışılan siyasal, bireysel ve kültürel kimliklerin içerildiği bir çeşitliliği barındırmaktadır.

Yeni toplumsal hareketlerin alamet-i farikası farklı kimliklerin siyasetin temel unsurları haline gelmesidir. Bu açıdan bakıldığında, proleteryanın evrenselliği ve kitle hareketlerine önderlik yapması gerektiği söyleminin yerine her biri kendi indirgenemez söylemsel kimliğini inşa eden seslerin bir polifonisi geçmiştir (Ritzer, 2011). Nitekim, siyasete tek başına yön veren işçi sınıfı gibi aktörlerin yokluğunda siyasetin merkezsizleştiği iddiası öne çıkmış ve bunun yerine siyasette kimliklerin çoğulluğu fikri egemen hale gelmiştir. Dahası, farklı siyasal kimliklerin söylemsel kuruluşuna imkân veren radikal demokrasinin siyaset anlayışının merkezsizleştirilmiş olan özneleri tüm insanları kuşatıcı totalleştirici projeler olmaktan da uzak durmalıydı. 1960’lı yıllardan başlayarak Batı sanayi toplumlarında oluşan “yeni değerler” ve “yeni toplumsal hareketler” yeni bir siyaset ve siyasal eylemlilik anlayışına yol açtı. Bu değerler ve hareketler çağında, siyaset, refah devletinin ve Fordist/Keynesyen ekonominin sağlayabileceği politikaların ötesinde, bireysel yaşamın kendisiyle ilgili ve yaşamın değişik biçimlerine dayalı olarak tanımlanmaya başlar.

Kadın, çevre, barış, anti-nükleer, ırk, etnik kimlik, insan hakları ve cinsel kimlik sorunları etrafında örgütlenen toplumsal hareketler, kendi aralarındaki farklılıklara rağmen, bu yeni siyaset anlayışının öncüsü oldular. Modern toplumun devlet/ parti ya da sınıf bağlamında geliştirilmiş, evrensel politikalara dayalı, bütünleştirici, birleştirici, belli bir merkezden hareket eden ve sorunlara global çözümler bulmaya çalışan siyasal söylemlere (başta Marksizm, liberalizm vb.) eleştirel bir gözle bakılmaya başlanmıştır. Bunun yerine, “farklılıkların tanınması” temelinde gelişen yeni bir siyaset anlayışı ortaya çıktı.

  • Yeni toplumsal hareketlerin yeni özneleri, kadınlar, ırkçılık karşıtları, çevreciler, barış yanlıları vb. sivil toplum güçlerinden oluşmalı ve demokratik değerler için mücadele etmelidir.

Yeni toplumsal hareketlerin ortaya çıkışı aşağıdaki dört toplumsal süreçle açıklanmaktadır:

  • Teknolojik gelişmelerin ve endüstriyel büyümenin yarattığı yeni sorunlar,
  • Kapitalizmin yeniden yapılanmasıyla birlikte, üretim yapısında esnek üretime doğru gerçekleşen değişimler (Esnek üretim, üretimin teknolojik gelişmeler sayesinde daha az maliyetli olması, ürün farklılaşmasının yüksek ve üretim süresinin daha kısa olması anlamına gelmektedir).
  • Sınıf çatışmalarından farklı olarak ortaya çıkan yeni toplumsal çatışma biçimleri. Bu gelişmeler çerçevesinde sınıf çatışması yerini, çevrecilik, barış, kadın sorunları etrafında somutlaşan daha toplumsal çatışmalara bırakmıştır,
  • Eğitimli bir yeni orta sınıfın gelişmesi. Yeni toplumsal hareketler, genel olarak, “endüstriyel toplumdan” “postendüstriyel topluma”, “örgütlü kapitalizm”den “örgütsüz kapitalizm”e geçişin sonucu olarak değerlendirilmiş ve sivil toplumun çoğul ve melez kimliklerinin kendine özgü tikel çıkarlarının, işçi sınıfının sınıf evrensel çıkarlarına dayalı siyasetinden daha başat hale geldiği kabul edilmiştir. Dolayısıyla, nesnel sınıf çıkarlarına dayalı olarak hareket eden işçi sınıfının tarihe karıştığı tezi ağırlık kazanmıştır. Buna göre, artık siyasete yön veren temel unsurlar ekonomi değil, bireysel talepler, kültür, kimlik, özerklik, nitelikli yaşam meselelerini konuları olacaktır. Başka bir ifadeyle, itaatsizlik ve protesto hareketleri kapitalist ekonominin sonucu olarak ekonomik sömürü altında yaşayan işçi sınıfının tekelinden çıkarılmış ve kimlik ve farklılıklar üzerinden yeniden biçimlenmiştir.
    • Postmodern ve post-yapısalcı bakış açısının etkisiyle inşa edilen yeni siyaset anlayışı, ortaya çıkan yeni toplumsal hareketlerin çoğullaşmasını demokrasinin derinleşmesi ve radikalleşmesi için bir imkân olarak değerlendirmektedir.
    • Klasik Marksizmin sahip olduğu sınıfeksenli yaklaşım, kapitalizmin yarattığı sarsıcı gelişmelerle karmaşıklaşan toplum yapısını ve yükselen yeni toplumsal hareketleri anlamaya yeterli değildir. Marksizmin tek öznesi olan sınıf yerine anonim özneler koyarak, siyaset gündeminin merkezine çoğulculuk, kimlik ve farklılık, özne konumları ve birey gibi kavramları oturturlar.

Postmarksizm Ve Radikal Demokrasi Siyaseti

Laclau ve Mouffe post-yapısalcı ve postmodernist akımların etkisinde kalarak bir radikal demokrasi projesi önermişlerdir. Radikal demokrasi projesinin, Gramsci ve Althusser gibi Marksist geleneğin önemli figürlerinden de etkilendiklerini ayrıca belirtmek gerekir. Callinicos’un (2005) da işaret ettiği üzere, Laclau ve Mouffe, Althusser sonrası tartışmalardan yararlanıp, farklı bir Gramsci yorumundan da yola çıkarak, farklı toplumsal hareketlerin çoğulluğunu bir araya getiren “radikal demokrat” bir siyaset çağrısı yapmışlardır. Laclau ve Mouffe postmodern ve post-yapısalcı hattan ilerleyen Mouffe, radikal demokrasi projesini soyut evrenselciliğini, özcü bir toplumsal totalite anlayışını ve üniter (bütünlüklü) bir özne mitini terk etmek olarak yorumlamaktadır.

Radikal demokrasi projesi, liberal demokratik ideolojiyi reddetmek yerine onu çoğul bir demokrasi doğrultusunda derinleştirme ve genişletme siyaseti olarak tanımlanabilir. Radikal demokrasi projesi, tabiiyet ilişkisine karşı yürütülen her türlü mücadeleyi kapsar fakat onlarla sınırlı değildir. Bu aynı zamanda Marksizmle bir kopuştur, çünkü örgütleyici ilkeleri, her şeyden önce, demokratik idealler olan eşitlik ve özgürlüktür. Bunlar halen modern kapitalist devletlerin egemen gruplarının retoriğindeki mevcut ideallerdir.

Radikal Demokrasi stratejisi, toplumsalın tamamlanmamış ve açık bir karakteri olduğundan hareket eden, politik alanların ve öznelerin çoğullaştığını ve bu çoğulluğun indirgenemez bir karaktere sahip olduğunu iddia eden, birey merkezli hakları temel alan ve evrensellik ilkesini tanımayan bir hegemonik tasarıdan ibarettir.

Agonistik Demokrasi

Liberal demokrasinin daha fazla geliştirilmesi olarak formüle edilen radikal demokrasi kuramları iki başlık altında incelenebilir: Biri, Jürgen Habermas, Seyla Benhabib ve John Rawls tarafından, diğeri Ernesto Laclau, Chantall Mouffe ve William Connolly tarafından geliştirilen, sırasıyla “müzakereci demokrasi” ve “agonistik demokrasi” (çatışmalı çoğulculuk) teorileri. “Müzakereci demokrasi” teorisi sivil toplum alanını, kamusal alanda siyasi ve ahlaki açılardan özgür ve eşit bireylerin rasyonel bir diyalog ile konsensüse varabilecekleri bir alan olarak kavrar.

Siyasetin ontolojik olarak dost-düşman ikilemi ve fark ilişkisi üzerinden gerçekleşen bir faaliyet olduğuna vurgu yapan Laclau ve Mouffe, agonistik demokrasinin (çatışmacı çoğulculuk) kimliklerin farklılıklarını tanıyan ve dikkate alan bir demokrasi ve kamusal alan inşa etmenin peşine düşmüşlerdir. Marksizmin sınıf karşıtlıkları temelinde olmasa bile, toplumsal ve siyasal yaşam karşıtlıklar üzerinden devinir ve karşıtlık ve çatışma siyasetin temel ve kurucu ilkesidir. Mouffe (2008), Carl Schmitt’in, siyasette dost/düşman ilişkilerinin merkeziliğine dikkatimizi çekerek siyasetin, insanlar arasında bulunan bir husumet öğesinin varlığıyla ilişkili boyutundan haberdar olmamızı sağladığından söz eder. Agonistik demokrasinin özü, farklılıkların ve çatışmanın asla indirgenemeyeceği veya yok edilemeyeceği meselesine bağlanmaktadır.

  • Laclau ve Mouffe, Habermas’ın uzlaşmacı demokrasi anlayışı yerine antagonistik yani çekişmeci bir demokrasiyi önermektedir.

Postmarksistler, kamusal alanın uzlaşma değil, çatışmayı temel alan kimlik/fark temelinde anlaşılması gerektiğini ileri sürerler. İkinci eleştiri noktaları, uzlaşmaya dayalı demokrasi anlayışının çoğulculuk anlayışını öne çıkaracağı, bunun ise karşıtlıkların yok sayılması anlamına geleceği konusunda ortaya çıkar. Örneğin, Mouffe’a göre, demokrasinin karşısındaki gerçek tehdit, “karşıtlığın silinmesinin imkânsızlığını yadsımak ve evrensel rasyonel bir uzlaşmayı hedeflemektir”

Postmarksizme Yöneltilen Temel Eleştiriler

Best ve Kellner postmarksizmi, Marksist geleneği okuma tarzları, söylem teorisini kullanma tarzları ve demokrasi, sosyalizm ve ittifak politikasına ilişkin söyledikleri açısından eleştirmiştir. Yazarlar, Laclau ve Mouffe’un indigemecilik, özcülük eleştirilerinin, tarih ve proletarya konusundaki teleolojik vizyonların eleştirisinin Marksist gelenek içerisinde çoktan yapılmış olduğunu gözden kaçırdıklarını iddia eder. Best ve Kellner, Laclau ve Mouffe’un aslında zaten “Batı Marksizmi” denilen eğilim içerisinde yer alan Marksistlerin, İkinci ve Üçüncü Enternasyonal Marksizmlerine yönelik olarak ortaya koydukları eleştirileri kopyaladıklarını öne sürüyor. Ancak bir farkla, Gramsci ve Lukacs Marksizmle hesaplaşmadan bunu yaparken, Laclau ve Mouffe bütün enerjisini Marksizme karşı kullanıyor gözükmektedir. Postmarksistlerin yaptığı açıkça Marksizme yönelik özcü ve monist bir okumadır.

Postmarksizmin ortaya koyduğu radikal demokrasi siyaseti her ne kadar çatışmanın artık devlet ve sivil toplum arasında, yeni toplumsal hareketlerin devletin baskısına direnen farklı kimlik unsurlarıyla şekillendiğini öne sürmüş olsa da, devletin baskıcı hegemonyasıyla nasıl mücadele edileceğine ilişkin bir reçete sunmaktan ziyade sivil toplumdaki hegemonik eklemlenmenin doğasına odaklanmıştır. Özetle, analizin odağında devletin hegemonyası değil, sivil toplumla sınırlı bir çerçeve vardır. Ayrıca, sivil toplum alanını ekonomiden tümüyle azade bir kültür ya da siyaset alanı olarak tarif eden bu yaklaşım günümüzün küresel dünyasında çok boyutlu kapitalist ilişkilerin ekonomik eşitsizlikleri yeniden üreten karmaşık doğası hakkında nerdeyse hiç bir şey söylememektedir. Ekonomik olarak sömürü ilişkilerinin bütün azametiyle varlığı devam ederken, siyasal ve kültürel özgürleşmenin temellerine dair fikir üreten radikal demokrasi anlayışının sınırlarına işaret etmek gerekiyor. Bu eşitsizliklerin ortaya çıkması ve yeniden üretilmesinin aktörlerini ihmal eden bu bakış, siyaseti bir kimlikler mücadelesi arenası olarak tarif etmektedir.