Ünite 7: Özyaşamöyküsü, Yaşamöyküsü, Anı

Özyaşamöyküsü

Özyaşamöyküsü, bir kişinin kendi yaşamını kendisinin yazılı olarak anlatmasıdır. Bazen kendisine anlatılmış olaylardan yola çıkarak yaşamının hiç bilmediği başlangıcıyla birlikte bazen geriye dönüp anımsayabildiği ilk andan itibaren kendi yaşamını kendisi anlatan kişi, bu anlatıyı yine kendi istediği bir noktaya kadar getirir. Bu nokta kimi kez o kişinin eserini kaleme almaya başladığı/bitirdiği noktadır kimi kez yaşamının evlilik, ayrılık, emeklilik, büyük bir kayıp gibi belirli bir dönemecidir. Kendi yaşamını çoğunlukla “ben” diliyle anlatan kişi; onu bugünkü kişiye dönüştüren ve yaşamında yer tutan birçok olayı, duyguyu, kişiyi ve izleri aktarır.

Türün kuramsal temellendirmesinde çok önemli bir yere sahip olunan Philippe Lejeune, özyaşamöyküsünü “Kendi deneyimleriyle ilgilenen gerçek bir kişi tarafından yazılmış, yazanın- kendi bireysel yaşamına, özellikle kendi kişisel gelişiminin hikâyesine odaklanan geçmişe dönük (retrospektif) düzyazı anlatı” olarak tanımlamıştır. Lejeune bu tanımın dört temel madde içerdiğini belirtir:

  • Dilsel biçim
  • Anlatı
  • Düzyazı
  • Sorun: Bireysel yaşam
  • Yazarın konumu
  • Yazar
  • Anlatıcı
  • Anlatıcının konumu
  • Anlatıcının temel kişi olması
  • Anlatının geçmişe dönük bakış açısı

Özyaşamöyküsü Türleri

Özyaşam öykülerini “yapısına” ve “amacına göre” alt türlere ayırmak mümkündür: Belgesel özyaşam öykülerinde bilgi ve belge aktarma, kendini tanıtma kaygısı öndedir. Bu nedenle daha nesnel sayılabilir. Genellikle siyaset, basın, askerlik dünyasından kişilerin kendilerini başarıya götüren koşulları, olayları anlattıkları, görünenin ardındaki gerçekleri dile getirme ya da tarihin bir anına, bir döneme tanıklık etme, ölmeden bu tanıklıklarını anlatarak bilginin kaybolmasına engel olma isteğinin bir sonucudur.

Eğitsel özyaşamöyküleri, yazanın yaşamı boyunca önüne çıkmış fırsatları değerlendirerek karşısında çıkmış engelleri aşarak başardığı büyük işlere odaklanmış metinlerdir. Yazan ben, kendiyle hesaplaşmaktan çok yaşamla hesaplaşma ve zaferini görünür kılma çabasındadır. Bulunduğu noktaya yükselme öyküsünü anlattığı için şu andaki durumundan memnundur

Popüler özyaşamöyküleri, bir alandaki (sahne, televizyon, sinema, spor vs.) tanınırlığından yola çıkan kişilerce yazılmış özyaşamöyküleridir. Yazanın estetik, toplumsal ya da eğitimsel bir kaygısı yoktur; onu seven ve daha yakından tanımak isteyen hayran kitlesinin beğeni ve beklentilerini karşılamak üzere kaleme alınmış metinlerdir. Yazan, anlatan “ben”, bireysel geçmişini anımsarken bir iç hesaplaşma derdinde değildir.

Yazınsal özyaşamöyküleri ise daha çok yazar/ şair kimliğiyle tanınan kişilerin kaleme aldığı metinlerdir. Sanatçı, sadece kendini anlatmakla yetinmez aynı zamanda estetik bir haz yaratmayı da amaçlar. Yazınsal özyaşamöykülerinin en önemli özelliği, okurun sanatçıyı yakından tanıma imkânı elde ederken aynı zamanda bir sanatsal eser okumanın hazzını duymasıdır. Yani sanatçı özyaşamöyküsü aracılığıyla kendiyle geçmişiyle hesaplaşsa da bir yandan da yazınsal bir eser yaratma çabasındadır.

Türk Edebiyatında Özyaşamöyküsü Türünün Tarihsel Gelişim Süreci

1980’lerden itibaren Türkiye’de sadece yazarların, siyasetçilerin değil; her kesimden insanın yazdığı özyaşamöykülerinde artış fark edilir. Bu bağlamda özyaşamöyküleri, “yazanların niteliğine göre” şöyle gruplandırılabilir:

  • Yazar ve şairlerin özyaşamöyküleri: Aziz Nesin (Böyle Gelmiş Böyle Gitmez 1966, 1976, 1996), İlhan Berk (Bir Uzun Adam, 1982), Zülfü Livaneli (Sevdalım Hayat, 2009) gibi.
  • Öğretim üyelerinin ve öğretmenlerin özyaşamöyküleri: Hasan Âli Yücel (Geçtiğim Günlerden, 1990), Nermin Abadan Unat (Kum Saatini İzlerken, 1996), Mina Urgan (Bir Dinozorun Anıları, 1998) gibi.
  • Sanayici ve işadamlarının özyaşamöyküleri: Vehbi Koç (Hayat Hikâyem, 1983), Vitali Hakko (Hayatım Vakko, 1997), Kadir Has (Vatan Borcu Ödüyorum, 2002) gibi.
  • Sanatçıların özyaşamöyküleri: Sanat ve sahne dünyasından kişilerin yazdığı özyaşamöyküleri, Türkiye’nin 20. yüzyılda tiyatro, plastik sanatlar, sinema, popüler müzik alanlarındaki gelişimine de ışık tutmaktadır.
  • Tiyatro oyuncuları, yönetmenleri: Muhsin Ertuğrul (Benden Sonra Tufan Olmasın: Anılar, 1989), Müjdat Gezen (Galiba Ben Sanatçıyım, 2003 ve Komikler Ağlamaz, 2014), Gülriz Sururi (Bir An Gelir, 2003 ve Kıldan İnce Kılıç- tan Keskince, 2005) gibi.
  • Sinema sanatçıları ve film yönetmenleri: Nubar Terziyan (Ne İdim Ne Oldum, 1995), Hulki Saner (Bu da Benim Filmim, 1996), Cüneyt Arkın (Fakir Gencin Hikâyesi, 2014) gibi.
  • Ressamlar, heykeltıraşlar, fotoğraf sanatçıları, mimarlar: Abidin Dino (Kısa Hayat Öyküm, 2007), Bedri Baykam (Harika Çocuk, 2009) gibi.
  • Müzisyenler: Alpay Nazikioğlu (Eylülde Gel, 2004), Ali Kocatepe (Hey Gidi Dünya Hey, 2011) gibi.
  • Gazetecilerin, milletvekillerinin, siyasetçilerin, bürokratların ve askerlerin özyaşamöyküleri: Kâzım Taşkent (Yaşadığım Gibi, 1980 ve Duygularım, Düşüncelerim, İnançlarım, 1989), Uğur Dündar (İşte Hayatım, Haz. Nedim Şener, 2010), Kâmran İnan (Bir Ömür, 2010) gibi.
  • Yaşamın her alanından ve çeşitli mesleklerden kişilerin özyaşamöyküleri: Bunlar arasında memurlar, doktorlar, avukatlar, gezginler, sporcular, bedensel engelliler, sivil toplum gönüllüleri, yayıncılar, ticari işletme sahipleri, gaziler, diplomat eşleri gibi çok farklı alanlardan ve çok farklı niteliklerdeki kişilerle karşılaşılır: Sabiha Gökçen (Atatürk’le Geçen Bir Ömür, 1981), Gültekin Yazgan (Kör Uçuş, 2002) gibi.

Yaşamöyküsü

Yaşamöyküsü; bilimsel, sanatsal, eğitimsel, ekonomik, toplumsal, siyasal alanlarda başarı göstermiş, önderlik etmiş, ülkesine veya insanlığa hizmet etmiş kişilerin yaşamının anlatıldığı kısa veya uzun metinlere verilen genel addır. Yaşamöyküsü yazılan kişi, belirli bir okur kitlesi tarafından çeşitli özellikleriyle merak edilen bir kişidir. O kişinin yaşamının ve yaptıklarının anlatılması yoluyla hem tanıtılması hem de bilinmeyen yanlarının ortaya konması beklenir. Okur; ilgi ve merak duyduğu kişinin, çeşitli yönlerini keşfetmek, onu daha yakından tanımak, onun yaşamı ve kişisel özellikleri hakkındaki ayrıntıları öğrenmek ister. Birinin yaşamöyküsünü yazan kişi, ailesinden biri, yakını ya da arkadaşı olabileceği gibi, o kişinin yaşamını merak ettiği için araştıran biri de olabilir.

Yaşamöyküsünde Nesnellik ve Öznellik

Yaşamöyküsü türünde verilen eserler kendi içlerinde bazı ayrımlar taşır. Yaşamöyküsü, bilimsel ve nesnel bir tavırla kaleme alınabileceği gibi çok öznel ve duygusal bir yaklaşımla da yazılabilir. Buna bağlı olarak yaşamöyküsü türünden eserleri kendi içinde alt türlere ayırmak mümkündür:

Nesnel Bakış Açısıyla Yazılmış Yaşamöyküleri

Bunlar içinde en kısa, en genel, en açık ve kesin dille yazılanlar ansiklopedik yaşamöyküleridir. Ansiklopedilerde ülkesinde ve dünyada herhangi bir nedenle iz bırakmış, eser vermiş kişilere dair maddeler yer alır.

Belgesel yaşamöyküleri, bir kişinin yaşamı ve eserleri üzerine üniversitelerdeki araştırmacılar, gazeteci yazarlar ve diğer araştırmacılar tarafından hazırlanan kapsamlı çalışmalardır. Bunlarda nesnel ve mesafeli bir yaklaşımla birinin yaşamının belgelere, kaynaklara dayanarak bütün yönleriyle ve ayrıntılarıyla nesnel olarak ortaya konması amaçlanır.

Yazar/şair sözlükleri, Türk edebiyatında şimdiye dek görülen örneklerine bakarak belli bir ölçüde yaşamöyküsel eserler sayılabilir. Yazar/şair sözlüklerinin bir kısmı sanatçının eserlerinde kullandığı sözcük evrenini betimleyen çalışmalardır. Bir kısmıysa sanatçının yaşamında önem taşıyan ayrıntıları, kişileri, yerleri, eserleri alfabetik sırayla aktarmaya yöneliktir.

Öznel Bakış Açısıyla Yazılmış Yaşamöyküleri

Araştırma ve belgelerden çok, birinci derece tanıklıklara dayanarak yazılan “anı yaşamöyküleri” vardır ki bunlar bir yanıyla anı sayılabilirler. Baba-kız, anne-kız, anne-oğul, baba-oğul ilişkisine dayanarak yazılan bu tür yaşamöykülerinin ilki Fatma Aliye Hanım’ın Ahmet Cevdet Paşa ve Zamanı adlı eseridir. “Yazınsal yaşamöyküleri”, ünlü bir kişinin (yazar, sanatçı, devlet adamı, lider, pop şarkıcısı, bilim adamı, sinema yıldızı, model…) yaşamının edebî bir değer taşıyacak şekilde kurmaca olarak kaleme alınmasıdır. Roman şeklinde kaleme alınan yaşamöykülerine “yaşamöyküsel roman” (biyografik roman) adı verilir. Burada yazarın araştırmacı kimliğiyle yaratıcı kimliği birleşir. Belge ve bilgiler kurmacaya dönüşür, bu da okuru metne bağlar.

Türk Edebiyatında Yaşamöyküsü Türünün Tarihsel Gelişim Süreci

Türk sözlü kültürünün en önemli ürünlerinden olan Oğuz Kağan Destanı’nı, Türk edebiyatının yazılı ilk edebî ürünleri olan Orhon Yazıtlarını belirli bir oranda yaşamöyküsü çerçevesinde değerlendirmek de mümkündür. Bazen ağıtlardan, bazen de mezar taşlarından bir kişinin yaşam bilgilerine ana hatlarıyla erişilebilir. Tezkireler, yaşamöyküsü türünün klasik Türk edebiyatındaki en belirgin karşılığıdır. Bunlarda bir meslekten insanların, peygamberlerin, evliyaların, padişahların, devlet adamlarının, bilginlerin, sanatçıların ve şairlerin hayatları anlatılır, eserlerinden örnekler verilir.

Doğu uygarlıklarında Molla Câmî’nin, Devletşah’ın, Feridüddin Attar’ın tezkireleri hem sonraki tezkirelere hem de Türk edebiyatına yapısal bir örnek oluşturmuştur

19. yüzyılda yazılan tezkirelerin bazıları eski geleneği sürdürürken bazıları da yenilikler getirmiştir. İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın hâlâ önemli bir başvuru kaynağı niteliğindeki Son Asır Türk Şairleri (1930-1942) adlı eseri, son tezkireler arasında en tanınmışıdır.

Tanzimat’tan itibaren tezkireler yavaş yavaş ömrünü tamamlamış ve yerini antolojilere (derleme/güldeste) bırakmıştır.

Modern Türk edebiyatında yaşamöyküsü bağımsız bir türe dönüşmüştür. Bu anlamda ilk yaşamöyküsü denemeleri, Tanzimat dönemindeki birçok yenilikte payı ve emeği olan Namık Kemal’e aittir. Fatma Aliye, yenileşen Türk edebiyatında hem yaşamöyküsü yazılan ilk kadın hem de bu türde eser yazan ilk Türk kadınıdır.

Fuad Köprülü’nün Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar (1918) adlı eseri, Türkiye’de bilimsel anlamda yaşamöyküsü yazımının ilk ve en önemli örneğidir.

1930’larda ve 1940’larda Hasan Âli Yücel, Ali Canip Yöntem Sadettin Nüzhet Ergun’un ve İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın eserleri yaşamöyküsü türünün gelişiminde önemli bir yer tutar.

1940’lı yıllardan başlayarak 1980’e kadar Hilmi Yücebaş, Asım Bezirci, Muzaffer Uyguner, Memet Fuat gibi yazarlar, popüler nitelikli, kolay anlaşılır, çabuk erişilir başvuru kitapları niteliğinde yaşamöyküleri yazmış ve Türk edebiyatının klasik ve çağdaş sanatçılarını tanıtmıştır. Bu arada mutlaka anılması gereken çok önemli bir araştırmacı da, Behçet Necatigil’dir. Necatigil, ilk baskısını 1960 yılında çıkardığı Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’nü 1979’da ölene dek genişleterek yayımlamıştır. Necatigil, alfabetik olarak düzenlediği sözlüğünde sanatçıların hayatı ve eserleri hakkında çok kısa bilgi verirken özellikle çağdaşı sanatçılar hakkında eserlerine dayanarak az ama etkili yorumlar da yapmıştır.

Yaşamöyküsü türünde Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri, Oğuz Atay’a aittir. Atay’ın Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan (1975) adlı eseri, belgesel bilgiye dayalı bir yaşamöyküsü romanıdır. Prof. Dr. Mustafa İnan, Oğuz Atay’ın üniversitede hocası olmuş çok değerli bir bilim adamıdır.

Anı

Anılar, bir kişinin kendi yaşamı boyunca tanık olduğu olayları, tanıdığı kişileri kendi bakış açısıyla anlattığı yaşantı metinleridir. Özyaşamöyküsünden farklı olarak odak noktası kendi yaşamı ve kendi iç hesaplaşması değil, bir parçası olduğu ya da gözlediği olaylar, tanıdığı kişiler, içinden geçtiği süreçlerdir. Anılar, anların, olayların, kişilerin bireyde yarattığı izlenimlerin, etkilerin, duyguların anlatımıdır. Değeri ve önemi de buradadır. Anılar sayesinde tarihin insana özgü yanları ortaya çıkar. Anılar, özyaşamöyküleri gibi öznel bir anlatı türüdür. Üzerinden bir zaman geçtikten sonra geçmişte bir zamanda, bir yerde olanlara dair birinin hatırladıkları elbette kişiseldir ve özneldir.

Anılar, zamanın geçişine ve yaşananların unutulması isteğinin bir ürünüdür. Çünkü tarihin en büyük olayları bile üzerinde geçen zamanla belirsizleşir. Bir olaya, bir döneme ya da bir kişiye dair anılarını anlatan kişi, hem kendi varlığını hem de anlattığı şeyin varlığını kalıcı kılma çabasındadır. Anı, unutmanın/unutulmanın karşıtıdır.

Türk Edebiyatında Anı Türünün Tarihsel Gelişim Süreci

Türk edebiyatında vakayinameler, seyahatnameler, sergüzeştnameler, sefaretnameler, gazavatnameler, yazanın kişisel gözlem ve deneyimlerini içeren bireysel anlatılar olarak anı türünün yerini tutmuştur. 16. yüzyılda Zaîfî’nin Sergüzeşt-I Zaîfî’si, Barbaros Hayreddin Paşa’nın Gazavat-ı Hayreddin Paşa’sı, Me’mun Bey’in hatıraları, türün Türk edebiyatındaki erken örnekleri arasında sayılmaktadır. Bu metinlerin çoğunda bugünkü anlamda anı türünün özelliklerini tam olarak görmek mümkün değildir.

19. yüzyılda Keçecizade İzzet Molla’nın Mihnet-i Keşan, Ziya Paşa’nın Defter-i A’mal, Cevdet Paşa’nın Tezakir ve Maruzat, Namık Kemal’in Magosa Mektupları, Ahmet Midhat’ın Menfa, Muallim Naci’nin Medrese Hatıraları, Sami Paşazade Sezai’nin Londra Hatıraları, Recaizade Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hamid Tarhan’ın anıları anı türünün bizdeki ilk modern örnekleri arasında düşünülebilir.

20. yüzyıl başında anı türü bizde hızla yaygınlaşmıştır. Bunda Avrupa edebiyatının ve sanatının etkisini de göz önünde tutmak gerekir. Halid Ziya Uşaklıgil’in sarayda geçen görev süresine dair Saray ve Ötesi başlıklı ciltlerce süren anıları, Mehmed Rauf’un Edebî Hatıralar’ı, Ahmet Rasim’in Fuhş-ı Atik, Eşkâl-i Zaman, Şehir Mektupları, Muharrir, Şair, Edib gibi eserlerinde etraflıca betimlediği İstanbul’un günlük yaşayışı, gelenekleri, renkli simalarına dair anlatıları, anı türünün Türkiye’deki gelişiminde çok önemli dönüm noktalarıdır.

Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra ilk yılların heyecanı, yeni kurumların inşası, tek partili hayattan çok partili hayata geçiş süreçleri, 1960, 1970, 1980 askerî ihtilalleri, Kıbrıs Barış Harekâtı, Kore’ye asker gönderilmesi gibi önemli siyasal ve toplumsal dönemeçler, 1980 sonrasında hızla yaşanan ekonomik dönüşüm süreçleri, bu aşamalara tanık olan birçok kişinin anılarını kaleme almasını sağlamıştır.

Bugüne dek Türkiye’de yazılmış ve yayımlanmış anılara, içerikleri ve yazarları açısından baktığımızda şöyle bir sınıflandırma yapmak mümkündür:

Siyasetçilerin, devlet adamlarının, bürokratların anıları: Halit Ziya Uşaklıgil, Saray ve Ötesi (1940-1942), Ahmet Reşit Rey, Gördüklerim Yaptıklarım (1890-1922) (1945-1947), Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Politikada Kırk Beş Yıl (1966) gibi.

Savaş ve askerlik anıları: Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Vatan Yolunda (1958), Kâzım Karabekir, İstiklal Harbimiz (1960), Halide Edib Adıvar, Türk’ün Ateşle İmtihanı (1962) gibi.

Esirlik, hapishane ve sürgün anıları: Recep Bilginer, Hapishane Penceresi (1959), Şahat Tan, İsrail Zindanlarında Bir Türk Subayı (1967) gibi.

Meslek ve görev anıları: Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Zoraki Diplomat (1955), Zeki Velidi Togan, Hatıralar (1969) gibi.

Yazarların anıları: Mehmed Rauf, Edebi Hatı ralar (1997), Ahmet İhsan Tokgöz, Matbuat Hatıralarım: 1888-1923 (1930), Hüseyin Cahit Yalçın, Edebi Hatıralar (1935) gibi.

Kentlere, semtlere, ülkelere dair anılar: Samet Ağaoğlu, Strasburg Hatıraları (1933), Yunus Nadi, Ankara’nın İlk Günleri (1955), Ahmet Yorulmaz, Ayvalık’tan Cunda’dan (2007) gibi.

Gündelik yaşam kültürüne dair anılar: Ahmet Rasim, Eşkâl-i Zaman (1334), Abdülhak Şinasi Hisar, Boğaziçi Yalıları (1954), Geçmiş Zaman Köşkleri (1956) gibi.

Bir kuruma, özel bir olaya veya belirli bir döneme dair anılar: Ruşen Eşref Ünaydın, Türk Dili Tedkik Cemiyeti’nin Kuruluşundan İlk Kurultaya Kadar Hatıralar (1943), Afet İnan, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Türk Tarih Kurumu (1953) gibi.

Özel bir kişiye dair anılar: Ruşen Eşref Ünaydın, Tevfik Fikret: Hayatına Dair Hatıralar (1919), Falih Rıfkı Atay, Atatürk’ün Bana Anlattıkları (1955), Çankaya (1969), Abdülhak Şinasi Hisar, Yahya Kemal’e Veda (1959) gibi.

Politikacıların ve devlet adamlarının anılarında, görev yaptıkları dönemlere dair hesap verme, uğradıkları haksızlıklara karşı kendilerini savunma, getirdikleri yenilikleri ve elde ettikleri başarıları öne çıkarma gayesi kendini daha çok göstermektedir.