Ünite 5: Özgürlük Ve Eşitlik

Tanımlar Ve Tarihsel Arka Plan

Özgürlük ve eşitlik, toplum hâlinde yaşamın başlangıcından bu yana insanlar için bir arayış olmuştur; hatta insanların özgür ve eşit doğduğu, tek tanrılı dinler tarafından da çeşitli biçimlerde dile getirilmiş ve Tanrı inancı üzerinden temellendirilmiştir. Gerek metafizik alanında gerekse etik alanında ortaya çıkmış olan özgürlük ise özgür istenç-belirlenimcilik tartışmasının odağında yer alan ve daha çok etiğin bir sorunu olarak kendisini göstermiştir. Eşitlik de adalet ve hakkaniyet gibi sorunlarla ilişkili ele alınan bir kavram olması bakımından, siyaset felsefesinin olduğu kadar etiğin ve hukuk felsefesinin de ana sorunlarından biri olmuştur. Fakat bu ünitede, her iki kavram da, sözü edilen diğer boyutlarından çok siyaset felsefesi açısından incelenecek, yani özgürlük bireyin toplum içindeki özgürlüğü ve sınırları açısından, eşitlik ise toplumsal yaşam içerisinde haklardan yararlanma ölçütü ekseninde bireyler arasındaki eşitlik ya da eşitsizlik olarak ele alınacaktır. Özgürlük ve eşitliğin felsefi bir tartışmanın konusu kılınmalarının daha çok modern felsefe, hatta özel olarak Aydınlanma felsefesi ile başladığı öne sürülebilir. İşte biz ünitemizde bu varsayımı izleyerek özgürlük ve eşitlik kavramlarını, 17. yüzyıldan başlayıp günümüze dek uzanan Avrupa kültürü ve felsefesi çerçevesinde ele alacağız. Buna bağlı olarak da öncelikle Aydınlanma düşüncesinin temel niteliklerini hatırlatarak tarihsel arka planı tanıtmaya çalışacağız. Fakat önce bu iki kavramdan genel olarak ne anlaşılabileceğine bir göz atalım. Özgürlüğün ve eşitliğin daha çok toplumsal yaşamda anlamlı olduğunu ve bu iki kavramı daha çok modern felsefe çerçevesinde ele alınmıştı. Öyleyse toplumun nasıl ortaya çıktığı konusunda modern felsefede ortaya atılmış düşünceleri kısaca tekrar hatırlayalım: 17. yüzyılda Thomas Hobbes (1588-1679) ve John Locke (1632-1704), 18. yüzyılda, yani Aydınlanma çağında Jean-Jacques Rousseau(1712-1778) tarafından ortaya konulmuş düşüncelerde olduğu gibi, doğa durumu (state of nature) tüm insanlar için tam bir özgürlük ve eşitlik durumunu ifade eder. Fakat bu mutlak özgürlük ve istenilene erişmedeki eşitlik, her zaman bir çatışma potansiyelini kendinde taşır; herkes eşit olduğundan birinin doğa – akılyasasının dışına çıkarak diğerlerinin özgürlüğüne, canına malına el uzatması bir çatışmaya yol açar. Bu da insanları birbirine düşürür ve haksızlıkların, huzursuzlukların ve çatışmaların ortaya çıkmasına neden olur. İnsanın insanın kurdu (homo hominis lupus) olduğu bu durumdan da yalnızca bir toplum sözleşmesi ile çıkılabilir. Toplum sözleşmesi, bireylerin düzenli ve adil bir toplum oluşturmak üzere kendi aralarında yaptıkları ve egemenlik hakkını kendileri dışında bir güce devrettikleri, aslında yazılı olmayan bir sözleşmedir. Başka bir ifadeyle, toplum sözleşmesi de aynı doğa durumu gibi bir tasarımıdır. Ernst Cassirer’in “İnsanlık tarihinde devletin ilk kez ortaya çıktığı belli bir an saptayamayacağımız apaçıktır”. Özgürlük ve eşitliğin modern düşüncede ve daha çok da Aydınlanma’da izlerini sürdükten sonra, şimdi de özgürlük ve eşitlik ile ilgili öne sürülmüş başlıca düşünceleri yakından tanıyalım. Bu düşünceleri, özgürlükle ilgili olanları ve eşitlikle ilgili olanları ayrı ayrı kapsayacak biçimde, iki başlık altında tanımaya çalışacağız.

Özgürlükle İlgili Başlıca Düşünceler

Özgürlüğün, temelde özgür istenç ve belirlenimcilik tartışılması ekseninde, bireylerin eylemlerinde özgür olmasını engellenmemesini ve eylemlerinin sorumluluğunu taşıması anlamında etik bir kavram olduğuna, bu nedenle de temelde bir etik sorunu olduğuna yukarıda değinmiştik. Ünitemizin bu kısmında, başta belirlediğimiz

sınırlamanın izinden giderek, insanın toplumsal yaşamdaki özgürlükle – toplumsal özgürlükle- ilgili başlıca görüşleri tanımaya çalışacağız. Bu görüşlerin başlıcaları, özgürlükçülük (libertarianism), bireycilik (individualism), toplulukçuluk ya da cemaatçilik (communitarianism) ve liberalizm olarak sıralanabilir.

Özgürlükçülük, insanın özgürleşmesine engel olan her türlü belirlenimciliğe karşı çıkan, insanın özgürce eylemesine sınır koyan her türlü kural ve düzeneğe itiraz eden ve bilinçli insan eylemlerinin sonuçlarını nedensel açıklamalara indirgenemeyeceğini savunan öğreti veya klasik liberalizmin ilkelerini benimseyerek devlet denetimlerine karşı çıkan ideolojik bakış açısıdır denebilir. Özgürlükçülüğü savunanlar, kapitalizmin de yaygınlaştırmaya çalıştığı serbest piyasa ekonomisi, dolaşımda serbestlik gibi unsurları toplum yaşamı için vazgeçilmez olarak yorumlarken, ahlâkî-tutucu sınırlamalara da şiddetle karşı çıkarlar. Özgürlükçülüğün

20. yüzyıldaki en bilinen temsilcileri olarak Robert Nozick’i (1938-2002) ve Friedrich August von Hayek’i (1899-1992) sayabiliriz. Her iki düşünürün de toplumsal özgürlükle ilgili üzerinde uzlaştıkları başlıca görüşler şöyle sıralanabilir: 1. Özgürlük, devlet ya da kişi denetiminin yokluğu demektir. 2.Devletin temel görevi, toplum refahını ve mülkiyet ya da sermaye dağılımını düzenlemek değil, yalnızca toplum düzenini korumak ve kendiliğinden oluşmayan kamu hizmetlerini sağlamaktır.

Bireycilik de, özgürlükçülükle benzer biçimde, bireyi tüm toplumsal yaşamın temeline koyan, dahası, bireyi “kendinde varlık”, “kendi başına amaç”, “en yüksek değer” gibi nitelemeler çerçevesinde tanımlayan ve yorumlayan bir öğretidir. Bireyciliğin en bilinen biçimlerinden birini, yani yöntem bilgisel yahut açıklayıcı bireyciliği, Karl Popper, John Stuart Mill, Max Weber, F. A. von Hayek gibi düşünürlerde görebiliriz. Bu anlayışa göre, yalnızca bireyin gerçekliği söz konusudur ve bireyin içinde yer aldığı öne sürülen toplumsal gerçeklik, bütünlük, toplumsal yapı gibi varlık alanları, yalnızca anlığın (zihnin) bir inşasıdır. Başka bir deyişle, birey dışında bir toplumsal gerçeklikten söz etmek anlamsızdır. Bunun tam karşıtı olan bütüncülük (holism) ise bütünün parçalarından daha fazlası olduğu ontolojik varsayımından yola çıkan ve toplumsal yapı ya da bütünün bireyden daha fazla belirleyici olduğunu savunan, Karl Marx, August Comte, Emile Durkheim gibi düşünürler tarafından temellendirilmeye çalışılan öğretidir.

Görüldüğü gibi, liberalizm, bireye tanınan özgürlük alanının genişletilmesi düşüncesini ön plana çıkarırken toplumsal gerçekliği ve özgürlükteki sınırlılıkları göz ardı etmiş, refahın ve toplumsal, siyasal hakların eşit dağılımını gözetmekle ilgilenmemiştir.

Eşitlikle İlgili Başlıca Düşünceler

Eşitlikle ilgili başlıca düşünceleri, eşitlik tiplerini ortaya koyan düşünceler ile eşitliğe karşı, yani eşitliğin günümüz siyasal ve toplumsal koşullarında gerçekleştirilebilir bir ideal olmadığını savunan düşünceler olmak üzere ikiye ayırmak olanaklıdır. Eşitliğin, varlıksal/özsel eşitlik, fırsatta eşitlik, şartlarda eşitlik ve sonuçlarda eşitlik olmak üzere dört temel tipte görüldüğünü savunan Bryan Turner’a

göre, varlıksal/özsel eşitlik, en çok dinlerde ve ahlak geleneklerinde rastlanan bir eşitlik tipidir. Her ne kadar modern dünyada sekülerleşme (laikleşme) ve doğal hukukun insan doğasıyla ilgili tartışmanın ahlâkî çerçevesini çizme özelliğini yitirmesinin sonucu olarak önemini yitirmiş görünse de, Marxist felsefî antropolojide de bu kabul temellendirilmeye çalışılmıştır. Bu temellendirmeye göre, insan özü gereği, doğa karşısındaki egemenliğini giderek arttıran, daha genel bir etkileşime, özerkliğe, bilince ulaşmaya yönelen ve bu doğrultuda kendi yapıp etmeleriyle kendini biçimlendiren evrensel ölçekte özgür bir varlıktır.

Doğal eşitsizlik, Endüstri devrimi sonrasında Darwin’in geliştirdiği Evrim kuramını temel alır. Yalnızca ekonomik değil, ırksal eşitsizliğin de doğal temelleri (doğal seçilim/ayıklama süreci) olduğunu öne sürmüş olan doğal eşitsizlik/Sosyal Darwincilik, 19. yüzyıl sonlarında özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde popüler hâle gelmiş, emperyalizmin ve ırkçılığın temellendirilmesinde sıklıkla başvurulmuş bir görüş olarak düşünce tarihindeki yerini almıştır. Ekonomik eşitsizlik ise faydacılığı, sekülerliği, modern kapitalizmin klasik ekonomi anlayışını temel alır ve mülkiyeti, mülk üzerindeki eşitsiz dağılan hakların doğal olduğunu savunur. Liberal düşüncenin öncülerinden Locke’a göre insanın emek verdiği şeyler üzerindeki mülkiyet hakkı, doğal bir haktır ve kimsenin elinden zorla alınamaz. Sivil çıkarlar “Hayat, özgürlük, sağlık ve bedenin dinlenmesi; para, arazi, ev, eşya ve benzeri dışsal şeylerin mülkiyetidir”. Bu anlayışa göre, sahip olunan mülkiyetin miktarına ve değerine bağlı olarak ekonomik- toplumsal sınıf ayrımlarının olması, toplumun doğal düzeninin bir parçasıdır. Modern kapitalizmin klasik ekonomi anlayışı ise en yetkin ifadesini Adam Smith’in (1723-1790) Ulusların Zenginliği (The Wealth Of Nations) adlı yapıtında bulur.

Özgürlük – Eşitlik İlişkisi

Özgürlük ve eşitlik arasındaki ilişkiyi kurmak üzere göz önünde bulundurulacak ilk düşünce, her ikisinin de insanın toplumsal yaşamda arzuladığı ve sahip olmak için mücadele ettiği idealler, ideler-gereklilik düşünceleri- olduğudur. İnsanın hem eşit hem özgür olma hem de bir toplum içinde kardeşçe bir arada yaşama isteği, ünlü şairimiz Nazım Hikmet’in “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine; bu hasret bizim” dizesinde en yetkin ifadesini bulur. Fakat yukarıda da özgürlük ve eşitlik üzerine çeşitli görüşleri incelerken örneklerini gördüğümüz gibi, özgürlüğü ve eşitliği aynı anda aynı ölçüde isteyebilsek bile, ikisine aynı anda sahip olmak olanaksız gibi görünmektedir. Başka bir deyişle, günümüzün toplumsal ve ekonomik koşulları insanı liberalizm ile sosyalizm arasında adeta tercih yapmaya zorlamaktadır. Özgürlük ve eşitlik arasındaki öncelik- sonralık kavgası sosyalizm-liberalizm kavgası olarak karşımıza çıkmakta, en azından sosyalizm-liberalizm çekişmesinde ana eksenlerden birini bu özgürlük eşitlik karşıtlığı oluşturmaktadır. Fakat özgürlük ve eşitlik arasında gerçekten de seçim yapmak bir zorunluluk mudur? Bir toplumda hem özgürlük hem de eşitlik birlikte varolamaz mı? İş te biz ünitemizin bu son kısmında özgürlük-eşitlik arasındaki ilişkiyi, tam da bu soru ekseninde ele alacağız.

Bireycilik adlı yapıtında, özgürlük ve eşitlik ilişkisini bireycilik açısından değerlendirmeye çalışmış ve o da özgürlük ve eşitliğin birbirini dışlamak şöyle dursun, aksine birbirini içerdiklerini, hatta gerektirdiklerini ileri sürmüştür. Lukes’a göre eşitlik insana saygı düşüncesi üzerine kurulmuştur ve özgürlük de günümüzde kişisel özerklik, kamu müdahalesinin olmayışı ve kendini geliştirme gücünün bir alaşımı olarak görülmelidir.

Bu tarz değerlendirmelerin, dolayısıyla da özgürlük ve eşitlik arasında neredeyse geleneksel boyuta varan günümüzdeki karşıtlığın altında yatan nedenlerden biri, Turner’a göre, bireycilik kavramının ilkelliği ve az gelişmişliğidir. Turner’ın bireysellik ve bireyleşmeye yaklaşımı şöyle özetlenebilir:

  1. “Bireysellik farklılığın önemini vurgular; oysa bireyleşme, eşitliğin temeli olarak aynılaşmayı hedefleyen idari bir süreçtir. Bürokrasi ve bireyleşme olmasaydı şartlarda eşitliği sağlamak ya da sonuç eşitliğini yaratmak olanaksız olurdu. Birey, asgari sosyal yardımlar olmadığında, hastalık ve toplumsal yoksunluğa karşı savunmasızdır. Bu anlamda yurttaşlık özgürlüğü olanaklı kılar, örselemez.
  2. “Bireycilik ile eşitlik arasındaki klasik çelişki, yersiz bir çelişkidir; çünkü bireysel düzlemde kişisel gelişimin sağlanması, devletin ve toplumun önemli katkılarda bulunmasını da gerektirir.

Özerklik deneyimi belirli bir özel alanı veya başkalarınca müdahale edilmezliği gerektirir. Yine özerkliğin zorunlu bir biçimi de olanakları geliştirme özerkliğidir. Ayrıca kişisel özgürlükten ve “negatif özgürlük”ten söz etmek de zorunlu olarak özerklik gerektirir. Son olarak kendini geliştirme de aynı biçimde hem özerkliği hem de belirli bir müdahale edilemez özel alanı varsayar. Ama “özgürlük”ten istediğini yapma ya da engellenmeme yerine, bir olanağı, “değerlerce belirlenme olanağını” anlarsak, bir toplumda temel hakların korunmasını sağlayan yasalar ile ilgili kurum ve kuruluşlar varsa orada özgürlüğün olduğunu söyleyebiliriz. “Bir ülkede bireye sosyal, ekonomik haklar ve bazı siyasal haklar tanıyan yasalar, bireylerin hepsinin temel haklarını koruma olanağını sağlıyorsa bu tür özgürlükler o ülkede vardır. Başka bir deyişle, yasal olarak tanınan hakkın eşitlik ilkesiyle ilgisinde sınırları ve bu sınırların genişliği, o ülkede o özgürlüğün sınırlarını da çizer”.

Özgürlük bu biçimde anlaşıldığında bırakın özgürlük ve eşitliğin çatışmasını, eşitlik olmadan bir toplumda özgürlük de olamaz, yani özgürlük toplumdaki tüm bireylere eşit biçimde sağlanmamışsa -tüm bireylerin temel hakları korunamamışsa orada özgürlüğün varlığından söz edilemez.