Ünite 4: Özel Olarak Korunması Gereken Gruplar-II (Engelliler-Eski Hükümlüler-Göçmenler)

Engelliler ve Engellilerin Çalışma Yaşamında Korunması

Sakat, özürlü ve engelli kavramları aralarında bazı farklılıklar bulunmakla birlikte, çoğunlukla birbiri yerine kullanılmakta, bu kavramların tanımı konusunda literatürde genel kabul gören bir tanıma rastlanmamaktadır Tıbbi model yaklaşımını benimseyen ülkelerde sakatlık kavramı, sosyal model yaklaşımını benimseyen ülkelerde özürlülük ve/veya engelli kavramı daha fazla kabul görmektedir. Türkiye’de 25.04.2013 tarihinde kabul edilen 6462 sayılı Kanun farklı yasal düzenlemelerde yer alan sakat, özürlü, çürük kavramlarını engelli olarak değiştirmiştir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından 1980 yılında geliştirilen Uluslararası Sakatlık, Özürlülük ve Engellilik sınıflaması kavramı üç ayrı kategoride ele almaktadır: Dış ve iç organların zarar görmesi veya tahrip olması ( Sakatlık /Impairment), organların zarara uğraması nedeniyle ruhsal, psikolojik veya fiziki yönden fonksiyonel engellerin ortaya çıkması ( Özürlülük , Disability) ve sosyal engellerin belirlenmesi ( Engellik , Handicap)

Engellilerin genel sorunlarının başında içinde bulundukları sosyo-ekonomik grubun bir bütün olarak yaşadığı yoksulluk gelir. Yoksulluk aynı zamanda diğer sorunların da kaynağını oluşturur Eğittim engellilerin önemli sorunlarından bir diğeridir. Özürlülerin eğitimle ilgili sorunları arasında; eğitim sisteminin engelliler dikkate alınmadan düzenlenmesine bağlı olarak engelli çocukların okul öncesi eğitimden yararlanamamaları, örgün ve yaygın eğitim olanaklarının yetişkin engelliler için sınırlı olması, eğitim için gerekli ders araçlarının yetersizliği, eğitim kurumlarının fiziksel koşullarının engellilere uygun olmaması, engelli eğitmenlerinin yeterli sayı ve donanımda olmaması sayılabilir. Ulaşım, fiziksel çevre ve yaşanılan konutun yaşamını kolaylaştıracak özelliklere sahip olmaması engellilerin toplumla bütünleşmeleri önündeki önemli engellerden biridir. Engellilerin diğer sorunları ile bağlantılı temel sorunlarından bir diğeri de istihdam sorunudur. Engelliler istihdam politikalarının, eğitim ve rehabilitasyon hizmetlerinin yetersizliği, ekonomik yapının engellileri de içerecek şekilde düzenlenmemiş olması, işverenlerin ve toplumun engelli çalıştırma konusundaki önyargıları gibi nedenlerle bir işe girmekte zorlanmakta, işe girdikten sonra da ayrımcılıkla karşı karşıya kalabilmektedirler. Sağlık ve sağlık hizmetlerinden yararlanma sorunları ise engellilerin kaçınılmaz sorunları arasında yer almaktadır.

Engellilerle ilgili uluslararası düzenlemeler kapsamına giren ilk çalışmalar, Birleşmiş Milletler tarafından 1945 yılında başlatılmıştır. Engellilerle ilgili birleşmiş milletlerin, arasında İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Uluslararası Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi, Zihinsel Engellilerin Haklarına İlişkin Bildirge, Engelliler İçin Dünya Eylem Programı, Engelliler İçin Fırsat Eşitliği Konusunda Standart Kurallar, Engelli Kişilerin Hakları Sözleşmesi’ nin de bulunduğu belgeleri vardır.

UNESCO, WHO, UNICEF gibi BM’ye bağlı birçok örgüt engellilerle ilgili çalışmalar yapmaktadır. ILO örgütünün engellilerle ilgili önemli belgeleri arasında Engellilerin Mesleki Rehabilitasyonu Hakkında Tavsiye Kararı, Engellilerin Mesleki Rehabilitasyonu ve İstihdamı Hakkında Sözleşme, Engellilerin Mesleki Rehabilitasyonu ve İstihdamı Hakkında Tavsiye Kararı sayılabilir.

Avrupa Konseyi belgelerinde, farklı tarihlerde kabul edilen konsey tavsiye kararları bulunmaktadır. AB belgeleri arasında bulunan 27.11.2000 tarih ve 2000/78/EC sayılı İstihdam ve İş Konusunda Eşit Muamele İçin Genel Bir Çerçeve Oluşturulmasına Dair Direktif 2000 tarihli Engelliler için Engelsiz Avrupa Komisyonu tebliği, Engellilere yönelik Fırsat Eşitliği Avrupa Eylem Planı engelliler açısından da büyük önem taşımaktadır.

Engellilere yönelik sosyal politikaların ulusal düzeyde gelişimine bakıldığında ilgili düzenlemelerin yapılmasının zaman aldığı görülmektedir. Gelişmiş ülkelerde I. Dünya Savaşı’na kadar geçen dönemde engelli türlerine göre özel eğitim tekniklerinin geliştirilmesi ve özürlülerin bu tekniklerden ve temel eğitimden yararlandırılmaları temel hedef olmuştur. I. Dünya Savaşı’ndan sonra savaşın engelli sayısını artırmasına paralel olarak tıbbi ve mesleki rehabilitasyon önem kazanmıştır. II. Dünya Savaşı sonrasında ise savaşın engelli sayısını artırmasına, işgücü kıtlığının kadınlar, yaşlılar yanında özürlülerden de yararlanılarak giderilmeye çalışılmasına paralel olarak engellilerin istihdam edilmeleri, iş ve özel yaşamlarında korunmaları gündeme gelmiştir. Avrupa ülkeleri ve ABD 1970’li yıllardan itibaren engellilerle ilgili olarak önemli hukuki düzenlemeler yapmış, engellilerin sosyal haklarını belirlemiştir. Özel eğitim, tıbbi tedavi ve rehabilitasyona dayanan tıbbi/medikal model yaklaşım , engellilerin gereksinimlerine cevap veremediğinden bu model sosyal model yaklaşımı ile değiştirilmiştir. Engelli hakları hareketi sosyal modelin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. 1980’li yıllardan itibaren tam katılım ve eşitlik vizyonu uluslararası ve ulusal düzenlemelerde ön plana çıkmıştır.

Günümüzde gelişmiş ülkelerde engellilere yönelik sosyal politikaların kapsamı, engellilerin gereksinimlerinin büyük bölümünü kapsayacak şekilde genişlemiştir. Ancak gelişmekte olan ülkelerde özürlülerin korunması konusunda henüz fazla bir ilerleme sağlandığı söylenemez.

Dünyada Engellileri Çalışma Yaşamında Korumaya Yönelik Sosyal Politikalar; Engellileri istihdam edilebilir hale getirmek için engellilere tıbbi tedavi ve tıbbi rehabilitasyon uygulanması, özel eğitim veya temel eğitim verilmesi , mesleki rehabilitasyon uygulanması gerekmektedir. Birçok ülkede yapılan hukuki düzenlemeler çerçevesinde bu hizmetler merkezi ve yerel yönetimler, özel kuruluşlar veya gönüllü örgütler tarafından yerine getirilmektedir.

İşverenlerin kendi istek ve arzuları ile engelli çalıştırmaları genelde söz konusu olmadığından birçok ülkede engellilerin istihdamını sağlamak amacıyla hukuki düzenlemelerle olumlu (pozitif) ayırımcılık yapmaya yönelik zorlayıcı yöntemler oluşturulmuştur.

Bazı ülkelerde engellilerin çalışma yaşamı sırasında da korunmaları amacıyla bazı işlerde çalışmalarının yasaklanması, ücret, sosyal haklar, kariyer olanakları, iş süreleri, işten çıkarılmaları konularında ayırımcılığa karşı korunmaları söz konusudur.

Türkiye’de engellileri çalışma yaşamında korumaya yönelik sosyal politikaların geçmişi oldukça yenidir. 1950’li yıllara kadar tıbbi bakım önem kazanmış, tıbbi bakımın yanı sıra sosyal amaçlı kurulmuş vakıflar engellilere yönelik faaliyet göstermişlerdir. 1951 yılından itibaren özel eğitim uygulanmaya başlanmıştır. 1960’lı yıllarda özellikle eğitim gören görme engelliler tarafından örgütlenme ve hak arama arayışları başlatılmıştır. 1961 Anayasası’nda sosyal devlet anlayışı çerçevesinde engellilerin üretken hale getirilmeleri ve özel eğitim ile ilgili düzenlemeler yapılmış, İlköğretim ve Eğitim Kanunu’na özel eğitimle ilgili hükümler konmuş, kanuna dayanılarak bir yönetmelik çıkarılmıştır. Engellilere yönelik mevzuat 1960’lardan sonra hız kazanmıştır.

Halen 22.05.2003 tarih ve 4857 sayılı İş Kanunu’nun 30. maddesinde çeşitli tarihlerde yapılan değişiklikler çerçevesinde elli veya daha fazla işçi çalıştıran özel sektör işyerlerinde %3, kamu işyerlerinde %4 oranında engelli çalıştırılması zorunludur. 30. maddede engellilerin yer altı ve su altı işlerinde çalıştırılması yasaklanmıştır. Kanun’un 101. maddesinde 30. maddede belirtilen oranda engelli çalıştırmayan işverenlere idari para cezası verilmesi öngörülmüştür. 6518 sayılı Kanun ile 4857 sayılı Kanun’un 5/1. maddesinde yapılan bir değişiklikle de iş ilişkisinde engellilik nedeniyle ayrımcılık yapılması yasaklanmıştır. 14.07.1965 tarih ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 53. maddesi ile devlet memurları içinde kota sistemi öngörülmüştür.

Türkiye’de özürlülerin çalışma yaşamı dışında kalmaları veya düşük ücretle çalışmaları, yoksulluk ve dışlanma sorunlarını beraberinde getirmekte ve sağlık, ulaşım, konut, çevre ve diğer birçok alanda karşılaştıkları engeller nedeniyle toplumla bütünleşmeleri zorlaşmaktadır.

Eski Hükümlüler ve Eski Hükümlülerin Çalışma Yaşamında Korunması

Genel olarak işlemiş olduğu herhangi bir suçtan dolayı hakkında mahkûmiyet kararı kesinleşerek hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkûm olan kişi hükümlü , cezasını tamamlayarak, cezaevinden çıkan ve hükümlülük niteliği ortadan kalkan kişi eski hükümlü olarak tanımlanmaktadır. Eski hükümlülerin temel sorunları arasında konut, iş, aile, çevre ve toplumla ilişki kurmada güçlük, toplum tarafından dışlanma ve ayrımcı muamele yer almaktadır. Bazı eski hükümlülerin ise alkol, uyuşturucu, kumar, kötü çevre gibi özel sorunları bulunmaktadır. Tahliye sonrasında eski hükümlülerin kendi ayakları üzerinde durabilmeleri, yeniden suç işleyerek infaz kurumlarına dönmemeleri için onların infaz kurumuna girdikleri andan itibaren, tahliye oluncaya kadar geçen sürede ve tahliye sonrasında desteklenmeleri ve korunmaları gerekmektedir.

Dünyada ve Türkiye’de eski hükümlülerin çalışma yaşamında korunması ile ilgili düzenlemeler genellikle, e ski hükümlülerin en önemli sorunlarından biri olan işsizliğe yöneliktir. Günümüzde eski hükümlülerin tahliye olduktan sonra sadece devlet tarafından sağlanacak maddi yardımlarla korunmaları yerine, bu yardımlar yanında, istihdam edilmelerine yardımcı olunarak korunmaları büyük önem taşımaktadır. Eski hükümlülerin iş bulamamalarında vasıf yetersizliği önemli rol oynamaktadır. Hükümlülük öncesi çoğunlukla işsiz olan eski hükümlülerin vasıf yetersizliklerinin ortadan kaldırılmasında infaz kurumlarındaki süreleri sırasında temel eğitim, orta ve yüksek eğitim ve mesleki eğitime tabi tutulmaları büyük önem taşımaktadır. Gelişmiş ülkelerde hükümlülere verilen mesleki eğitimler üç grupta toplanmaktadır. Bunlar; hükümlülere infaz kurumlarında değerlendirilecek beceriler kazandırılması, kısa süreli mesleki eğitim programları ve hükümlülük sonrasında onların iş bulmalarını sağlayacak beceriler kazandırılması şeklinde sıralanabilir. Eski hükümlülerin çalışma yaşamında başarılı olmalarında ve toplumla bütünleşmelerinde sosyal rehabilitasyon önemli rol oynamaktadır. Sosyal rehabilitasyon infaz kurumunda veya hükümlü tahliye olduktan sonra gerçekleştirilmekte, genelde tahliye öncesi yoğunlaşmaktadır. Sosyal rehabilitasyon amacıyla çeşitli ülkelerde farklı uygulamalar yapılmaktadır. Günümüzde, Avrupa ülkeleri eski hükümlü istihdamında özel sektöre zorunlu istihdam kotası getirmemekte, sigorta ve vergi indirimleri gibi teşviklerle eski hükümlü istihdamını özendirmeye çalışmaktadırlar. Eski hükümlüler ayrıca işe girdikten sonra da özürlüler gibi ayrımcı uygulamalarla karşı karşıya kaldıklarından bu aşamada da korunmaları büyük önem taşımaktadır.

12.07.2012 tarih ve 6333 sayılı Kanun ile 4857 sayılı Kanun’un 30. maddesi yeniden düzenlenmiştir. Bu düzenleme ile 50 veya daha fazla işçi çalıştıran kamu işyerlerinin %2 eski hükümlü işçiyi veya terörle mücadelede malul sayılmayacak derecede yaralananları mesleki, bedeni veya ruhi durumlarına uygun işlerde çalıştırmaları öngörülmüştür. Bu düzenleme ile %2’lik eski hükümlü kontenjanının sadece eski hükümlüler için değil terör nedeniyle malul sayılmayacak şekilde yaralananlarla birlikte kullanması esası benimsenmiştir. Türkiye’de eski hükümlülerin istihdamı ile ilgili mevzuat henüz yeterli olmaktan uzaktır.

Göçmenler ve Göçmenlerin Çalışma Yaşamında Korunması

En genel anlamı ile göç , insanların tek başına veya gruplar halinde bir yerden başka bir yere gitmeleridir. BM’nin göçmen tanımı genel kabul görmektedir. Bu tanıma göre; “kendi vatandaşı olduğu ülkeden başka bir ülkede bir yıl ve- ya daha fazla süre kalan kişi göçmen olarak kabul edilmektedir. Göç kavramı göç edilen yere göre iç göç-dış göç (uluslararası göç-sınır ötesi göç); nedenine göre gönüllü göç-zorunlu göç; göç etme süresine göre kısa süreli göç (geçici)-uzun süreli göç (sürekli); büyüklüğüne göre bireysel göç-aile göçü (toplu göç/kitlesel göç); yasallığına göre yasal göç (düzenli)-yasa dışı göç(düzensiz göç) olarak sınıflandırılabilir. Göç türlerinden iç göç, insanların bir ülkenin sınırları içindeki hareketini; dış göç-uluslararası göç ise insanların bir ülkeden diğer bir ülkeye hareketini ifade etmektedir. Gönüllü göç, bireylerin ve grupların ekonomik veya ailevi nedenlerle isteğe bağlı olarak, zorunlu göç ise doğal felaketler veya siyasi nedenlerle zorunlu olarak mekân değiştirmelerini anlatmaktadır. Birleşmiş Milletler Mültecilerin Hukuki Statüsü ile İlgili Cenevre Sözleşmesi’ne göre mülteci “ırkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba aidiyeti veya siyasi düşüncesi nedeniyle zulüm göreceği konusunda haklı bir korku taşıyan ve bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönemeyen ve geri dönmeyen kişidir. Sığınmacılar ; korunma istemek amacıyla bir başka ülkeye giden ancak Birleşmiş Milletler Mültecilerin Hukuki Statüsü ile İlgili Cenevre Sözleşmesi’ndeki kriterlere uymayan göçmenlerdir. Genel kabule göre “sığınmacı kendisine henüz göçmen statüsü verilmemiş olan, hakkındaki hukuki prosedür devam eden kişidir.” Ekonomik göçmenler ekonomik nedenlerle, kendi istekleri ile bir başka ülkeye giden göçmenlerdir. Ekonomik göçmen yerine; göçmen işçi-yabancı işçi-konuk işçi kavramları da kullanılmaktadır. Bununla birlikte göçmenlerin korunması ile ilgili uluslararası belgelerde bu kişiler için göçmen işçi ifadesine yer verilmektedir BM’’in Tüm Göçmen İşçilerin ve Ailelerinin Haklarının Korunmasına Dair Sözleşmesi’ne göre; göçmen işçi “vatandaşlık bağı ile bağlı olmadığı bir devlette ücret ödenen bir faaliyette çalıştırılacak, çalıştırılmakta olan veya çalıştırılmış olan kişi” olarak tanımlanmaktadır. Göçmen işçiler kendi içinde ikiye ayrılmaktadır. Bunlardan bir bölümü göç ettikleri ülkede uzun süreli kalmayı amaçlamakta, bu doğrultuda göçmen işçiler ve aileleri hukuki koşulları sağlayarak devamlı ikamet izni kazanmakta, göç ettikleri ülkenin vatandaşı olmaktadırlar. Buna karşılık bir bölümü göç ettikleri ülkede kısa süreli kalmayı amaçlamakta, göç ettikleri ülkenin kanunlarına göre süreli çalışma izni almakta, ancak bu iznin kapsadığı belli işlerde çalışabilmektedirler. Sınır işçileri ile mevsimlik işçiler bu gruba girmektedir Göçmen işçiler bulundukları ülkenin mevzuatına uygun olarak oturma ve çalışma iznine sahip iseler yasal (düzenli) göçmen işçi, hukuka aykırı olarak ülkeye girmiş veya çalışmakta iseler yasa dışı (hukuk dışı – kaçak – düzensiz) göçmen işçi adını almaktadırlar Bir başka ülkeye organize suç örgütleri aracılığıyla girme kişinin rızası doğrultusunda ise insan kaçakçılığı, rıza dışı, baskı, şiddet zorlama söz konusu ise insan ticareti ortaya çıkmaktadır. Yüksek eğitimli ve niteliğe sahip iş gücünün, daha iyi yaşam ve çalışma olanağı sağlayan ülkelere gitmesi ise nitelikli işgücü gücü veya beyin göçü olarak adlandırılmaktadır.

Uluslararası göçün tarihi gelişiminde, henüz yerleşik yaşama geçilmeyen dönemde büyük ölçüde iklim ve coğrafi değişikliklerin sonucu meydana gelen göçler önemli rol oynamıştır. Sınıflı toplumların oluşumu da uluslararası göç hareketine yeni bir ivme kazandırmıştır. Krallıklar arasında yaşanan savaşlar sonucu yerli halk köleleştirilmiş, öldürülmüş veya savaşa zorlanmıştır. Feodal toplumlarda toprak elde etmek için yapılan savaşlar zorunlu ve kitlesel göçlere neden olmuştur. 16. ile 19. yüzyıllar arasında Avrupa uluslararası göç hareketine yön vermiş, 300 yıl boyunca dünya göç hareketini şekillendirmiştir. I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı göçleri etkileyen iki önemli unsurdur. 1 973 Petrol Krizi sonrası ortaya çıkan ekonomik koşullar ve işsizlik, gelişmiş ülkeler, 1974 yılında düzenli göçmen işçi talebini durdurmuş, göçmen işçileri ülkelerine geri göndermek için teşvik politikaları uygulanmaya başlamıştır. Diğer taraftan 1980’ler boyunca yaşanan ekonomik ve siyasi krizler birçok ülkede göçmenlere olan muhalefeti artırmış, ırkçılık ve fanatizm güç kazanmış, yabancı düşmanlığı artmıştır. Günümüzde sınırlamalara rağmen küreselleşme sonucu ekonomik liberalizasyonun yarattığı bağımlılık, Çok Uluslu Şirketler’in gelişmesi, gelirin küresel bölüşümünde ortaya çıkan ve giderek artan adaletsizlik, ulaşımın daha kolay ve ucuz olması, nüfusun yaşlanması gibi nedenlerle uluslararası göç artmaya devam etmektedir.

Uluslararası göçün nedenleri arasında; doğum, ölüm oranları, yaş yapısı, işgücündeki artış gibi demografik nedenler, gelir dağılımındaki bozukluk, işsizlik, yoksulluk, eğitim olanaklarının yetersizliği gibi ekonomik nedenler, iklim değişiklikleri, deprem, erozyon, sel gibi çevresel nedenler, askeri çatışma, devrim, savaş, rejim değişiklikleri, uluslararası anlaşmalar ve mübadele gibi siyasi nedenler sayılabilir. Uluslararası göçün nedenlerini açıklamak amacıyla en fazla kullanılan çeken ve iten faktörler yaklaşımı na göre; köken ülkedeki işsizlik, yoksulluk, azgelişmişlik, kötü yaşam koşulları gibi ekonomik, sosyal ve siyasi koşullar itici; göç edilmesi düşünülen ülkedeki yüksek gelir düzeyi, iş olanakları, işgücü talebi gibi koşullar bireyler için çekici bir etkiye sahiptir. Uluslararası Göç Örgütü’ne göre Çekici faktörler; daha iyi yaşam koşulları, daha yüksek gelir olanağı, diğer insanların göç örnekleri, daha iyi çalışma/ istihdam koşulları ve daha fazla bireysel özgürlük olarak sıralanmıştır. İtici faktörler ise köken ülkedeki ekonomik koşullar ve etnik sorunlardır.

Ülkeler; uluslararası göç politikalarını göç konusundaki önceliklerini ve ülkenin ekonomik, sosyal, istihdam, ticaret, sağlık, kültür ve güvenlik politikalarını dikkate alarak belirlemektedirler. Genel olarak ülkelerin uluslararası göç politikaları göç alma ve ülkedeki göçmenlerle ilgili düzenlemelerle, göç verme ve göç verilen ülkelerdeki vatandaşlarla ilgili düzenlemeleri kapsamaktadır.

Ülkeler; yerli işçileri korumak veya milliyetçi düşüncelerle göçü kontrol altına alabilmek amacıyla; yasal olarak alacakları göçmen miktarını, göçmenlerin niteliklerini, seçme ve kabul etme kurallarını belirlemekte, ülkeye giriş, oturma ve çalışma izinleri konusunda kanunlar çıkartmakta, ilgili dönemdeki göç politikalarına göre çeşitli teşvikler veya kısıtlamalar getiren ek uygulamalar oluşturabilmektedirler.

Göç verme politikası ise bir ülkenin vatandaşlarının diğer bir ülkeye gönderilmesi ve bunun ekonomik ve sosyal maliyetlerinin azaltılmasını öngören düzenlemeleri içermektedir . Bu doğrultuda ülkeler; vatandaşların ülkeden çıkışlarının kolaylaştırılması, göç edecek vatandaşların farklı kriterlere göre belirlenmesi, vatandaşların gittikleri ülkelerdeki sosyal ve işgücü piyasası ile ilgili sorunlarının çözülmeye çalışılması, vatandaşların tasarruflarının ülkeye çekilmesi, tasarrufların yatırıma yönlendirilmesi, vatandaşların ülkeye geri dönüşlerinin düzenlenmesi, dönüş yapanların karşılaştıkları sorunların giderilmesi gibi farklı alanlarda çeşitli hukuki düzenlemeler yapmaktadırlar.

Göçmenlerle ilgili uluslararası düzenlemeler konusunda en yoğun çalışma BM tarafından gerçekleştirilmiştir. Örgütün göçmenlere yönelik olarak çok sayıda programı ve sözleşmesi bulunmaktadır. ILO bu konuda doğrudan veya dolaylı nitelikte çok sayıda belge oluşturmuştur. AB ise iki ayrı göç politikası uygulamaktadır. Bunlardan ilki; birlik üyeleri, diğeri birlik dışındaki ülkelerden göçle ilgilidir.

Türkiye’de uluslararası göçün tarihi gelişimine bakıldığında hem göç alan, hem de göç veren bir ülke olduğu görülmektedir. Göç alan ülke olarak 1923-1980 yılları arasında yaklaşık 1.3 milyon Türk kökenli göçmeni ülkeye kabul etmiştir. Nüfusun homojenleştirilmesine yönelik bu göçlerin yanında sığınma hareketleri de yaşanmış, 1930’lu yıllarda Nazi rejiminden kaçan birçok Alman ve Musevi entellektüel, II. Dünya Savaşı sırasında çok sayıda Musevi Türkiye’ye gelmiştir. Ayrıca Balkan ülkeleri ve Ege adalarından mülteciler, savaş sonrasında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nden sığınmacılar gelmiştir. 1980 sonrası ise Türkiye’ye yapılan göç hem karmaşık bir hale gelmiş hem de farklı ülkelerden gelenlerle hızlı bir artış göstermiştir. Türkiye göç ülkesi olmasının yanında aynı zamanda göç veren bir ülkedir. Avrupa başta olmak üzere, Libya, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri, Rusya Federasyonu ve Eski Sovyet Cumhuriyetleri’ne işçi gönderilmiştir.

Dünyada ve Türkiye’de göçmenlerin çalışma koşulları, onların göç ettikleri ülkeye geliş şekillerine ve niteliklerine bağlı olarak değişmektedir. Göç ettikleri ülkenin mevzuatına uygun olarak oturma ve çalışma iznine sahip olan veya vatandaşlık hakkı kazanan, nitelikli göçmen işçilerin çalışma yaşamında karşılaştıkları sorunlar nispeten daha sınırlıdır. Hukuka aykırı olarak ülkeye girmiş ve çalışmakta olan yasa dışı/kaçak/düzensiz göçmen işçiler nitelikli olsalar bile genellikle yerli işçilerin çalışmak istemedikleri niteliği düşük, en kirli, en ağır, en tehlikeli işlerde, çok uzun çalışma süreleri ile geçici veya belirli süreli sözleşmelerle, çoğunlukla taşeron işçisi olarak, düşük ücretle çalışmaktadırlar. Benzer durum Türkiye’de bulunan kaçak göçmen işçiler için de geçerlidir. Türkiye’de kaçak/düzensiz göçmen işçilerin çalıştıkları sektör ve bölgeler geldikleri ülkelere göre değişmekle birlikte belli bölge ve diğer ülkelere benzer bazı sektör ve işlerde yoğunlaştıkları görülmektedir. Türkiye’deki kaçak göçmen işçilerin büyük bölümü, genç ve özellikle Doğu Avrupa’dan gelenlerin eğitim seviyesi yüksektir.

Türkiye’de göçmenlerle ilgili hukuki düzenlemeler 26.9.2006 tarih ve 5543 sayılı İskân Kanunu ile yapılmıştır. Bu kanuna göre göçmen, Türk soyundan ve Türk kültürüne bağlı olup, yerleşmek amacıyla tek başına veya toplu halde Türkiye’ye gelip bu kanun gereğince kabul olunanları ifade etmektedir. Göçmenlik başvuruları kanuna göre kabul edilenler, vatandaşlık beyannamesini imzalayarak göçmen kâğıdını aldıkları tarihten itibaren Türk vatandaşı sayılmaktadırlar. YÇİHK göre çalışma izinleri süreli, süresiz, bağımsız ve istisnai çalışma izinleri olmak üzere dört çeşittir. Çalışma hakkına sahip olan yabancıların sosyal güvenlik hakkı ve istisnaları 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nda düzenlenmektedir. Buna karşı Türkiye’de çalışma izni olmayan yabancılara yönelik düzenlemeler sınırlıdır. YÇİHK ile işverenlerin yabancı kaçak işçi çalıştırılmalarını önlemek amacıyla çalışma izni olmadan çalışan yabancıya ve bu yabancıyı çalıştıran işveren ve vekiline idari para cezası verilmesi öngörülmüştür.