Ünite 8: Osmanlıda Toplumsal Yapı ve Değişim

Osmanlı Devleti’nde Sosyal Yapı

Klasik Osmanlı Sosyal Düzeni Sosyal yapı ve gündelik yaşam, bir toplumun asırlar içinde gelenek, din, kültür ve coğrafi etkenlere bağlı olarak geliştirdiği toplum anlayışı, teşkilâtlanma biçimi, kültürel öğeler ve uygulamaların tamamını ifade eder. Osmanlı idari ve sosyal düzeninin felsefi temelleri, Türk devlet geleneği ve islâm dininin esasları çerçevesinde şekillendi. Söz konusu anlayış dairei adliyye, yani adalet dairesi veya hakkaniyet çemberi şeklinde adlandırılmış ştır. Buna göre;

  • Dünya barışı, ancak adaletle sağlanabilir.
  • Dünya, duvarı devlet olan bir bahçe gibidir.
  • Devletin düzenleyici gücü kanundur.
  • Kanunun koruyucusu güçlü bir iktidardır.
  • Sağlam bir iktidar ve devlet için güçlü bir ordu şarttır.
  • Güçlü bir ordu için dolu bir hazine (servet) gereklidir.
  • Bu servet ancak bolluk ve huzur içinde yaşayan bir halktan sağlanabilir.
  • Halkın huzur ve refah içinde yaşaması ise âdil bir yönetimle mümkündür.

Osmanlı yönetim felsefesine göre daire-i adliyyenin halkalarını oluşturan; adalet, kanun, mutlak iktidar, ordu, servet ve halk, sosyal yapının ve işleyişinde temel dayanaklarını oluştururdu. Yerleşim durumuna göre Osmanlı sosyal yapısına bakıldığında ise, toplumu üç gruba ayırmak mümkündür: Kalabalık kent merkezlerinde oturan yöneticilerle tüccar ve esnaftan oluşan şehirliler, tarım ve hayvancılıkla uğraşan köylüler ve henüz yerleşik hayata geçmemiş göçebeler (konar-göçerler).

Osmanlı Devleti’nin sınırları içinde yaşayan nüfus; ırk, dil ve din bakımından farklı kökenlerden gelen insanlardan oluşurdu. Toplum, devrin şartları gereği etnik değil, dini eksenli olarak Müslümanlar ve gayrimüslimler şeklinde iki ana gruba ayrılmıştı. Devletin asli unsuru Müslüman Türklerdi.

19. Yüzyılın Başlarında Yönetim ve Toplum

Siyaset-Toplum ilişkisi ve Etkileşimi Osmanlı Devleti’nin sosyo-ekonomik yapısında meydana gelen değişim ve dönüşüm, elbette iç ve dış gelişmelerden bağımsız değildi. 16. yüzyıl sonlarında merkeziyetçi devlet yapısında başlayan çözülme, savaşlarda alınan yenilgiler, özellikle 17. yüzyılda Anadolu’da siyasi, ekonomik ve sosyal düzeni alt üst eden ve Celâlî isyanları denilen kargaşa dönemi, üretim ve tüketim ilişkilerini ciddi bir biçimde etkiledi. Klasik toprak rejimi olan timar sisteminin ve buna bağlı olarak da askeri düzenin çözülmesi, hazine gelirlerindeki belirgin düşüşler, nüfusunun dörtte üçü tarımsal ekonomiye bağlı olan Osmanlı toplumunu derinden etkiledi. Kitlesel göçler, aksayan üretim, fiyat dalgalanmaları ve güvenlik sorunları, bu süreçte öne çıkan en önemli sosyo-ekonomik problemlerdi. Taşradan merkeze ve büyük kentlere göçün hızlanması, Osmanlı idari ve sosyal düzenini idealize eden daire-i adliyenin bazı halkalarının kopmasına, dolayısıyla klasik düzenin çözülmesine yol açtı. Merkezi otoritenin taşrada etkinliğinin hayli azaldığı bu dönemde çıkan iç ayaklanmalar ve Anadolu ile Rumeli’de türeyen yerel güçler, bu çözülmeyi daha da hızlandırdı. Osmanlı sosyal yapısının çözülmesinde rol oynayan dış etkenlere bakılacak olursa, 18. yüzyıl boyunca aralıklarla süren Rusya, Avusturya ve İran savaşlarının devletin siyasi, sosyal ve iktisadi işleyişinde büyük sorunlara yol açtığı görülür. Öte yandan 1789’da patlak veren Fransız ihtilâli, yaydığı fikirler nedeniyle Balkan coğrafyasında Osmanlı Devleti açısından yeni sorunlar ortaya çıkarttı. 1789’da tahta çıkan III. Selim, bu durum karşısında Avusturya ve Rusya ile imzalanan antlaşmalarla sağlanan barış ortamından da yararlanarak Nizam-ı Cedit adıyla kapsamlı bir reform programını yürürlüğe koydu; ancak geleneksel dost olarak nitelendirdiği ve reform sürecinde model aldığı Fransa’nın 1798’de beklenmedik bir biçimde Mısır’ı işgal girişimi, bir anda Bâbıâli’nin gündeminin değişmesine ve reform çabalarının askıya alınmasına neden oldu. 18. yüzyıl sonlarında dünya siyasetine yön veren önemli gelişmelerden biri de Fransız ihtilâli idi ihtilâlin yarattığı milliyetçilik fikirleri yanında Panslavizm politikası, Avrupa devletleriyle Rusya arasında sömürgecilik yarışının hızlanması, Balkanlarda bağımsızlık hareketlerinin başlamasında etken oldu. Söz konusu iç ve dış gelişmeler sonucunda giderek ivme kazanan ayrılıkçı isyanlar, Osmanlı millet sisteminin ve dolayısıyla toplumsal düzeninin çözülmeye başlaması açısından önemlidir.

Panslavizm: Slav kökenli tüm milletleri Rusya’nın şemsiyesi altında bir araya getirme hedefi.

Kamuoyu Dolaylı ve Doğrudan Temas: Devlet-toplum ilişkilerinin yeniden tanımlanmasını gerektiren Fransız ihtilaline dayanan gelişmeler, aşağıda değinileceği üzere, öncelikle basın-yayın yoluyla toplumun merkeziyetçi politikalar doğrultusunda bilgilendirilip yönlendirilmesini gündeme getirdi. Bu dolaylı temasın yeterli görülmemesi üzerine, bu defa yine bir ilk olarak padişahın doğrudan tebaa ile buluşmasını sağlayan yurt gezilerine çıkıldı. II. Mahmud’un 1829-37 arasında farklı tarihlerde çıktığı beş gezi bu bağlamda değerlendirilebilir. Ege ve Doğu Trakya’daki Tekirdağ, Çanakkale Boğazı, Gelibolu, Edirne, Gemlik, İzmit, Varna, Silistre, Rusçuk gibi kentlere yapılan gezilerde, farklı din mensuplarına bizzat padişah tarafından beraberlik, adalet, eşitlik ve özgürlük mesajları verildi; ayrıca, halkın şikâyetlerini dinleyen padişahın talimatıyla, hastane, hamam, köprü, mektep gibi altyapı ve hizmet alanlarındaki eksikliklerin giderilmesi yönünde adımlar atıldı.

II. Mahmud’un oğlu Sultan Abdülmecid (iktidarı 18391861) de babasının yolunu takip etti; II. Mahmud’un diğer oğlu Sultan Abdülaziz (iktidarı 1861-1876) ise, bir adım daha ileriye giderek yurtdışındaki gelişmeleri, Batı’daki idari ve toplumsal düzeni yerinde görmek üzere bazı Avrupa başkentlerini ziyaret etti.

Basın Yayın: 19. yüzyıl Osmanlı sosyal yaşamında bir diğer gelişme, ilk kez devlet eliyle bir gazetenin çıkarılmış olmasıdır. Osmanlı Devleti, Batı’da iki yüzyıl önce örnekleri görülen, iç ve dış kamuoyunu yönlendirmekte ve sosyal entegrasyonu sağlamakta etkin bir araç olan gazeteyi ancak 19. yüzyılın ikinci çeyreğinde gündemine alabildi. Devlet, 1 Kasım 1831’den itibaren Takvim-i Vekayi adıyla resmi bir gazete çıkarmaya başladı ve bunu, devlet destekli yarı resmi Ceride-i Havadis (1840), Tercüman-ı Ahvâl (1860), Tasvir-i Efkâr (1862) ve Muhbir (1867) gibi gazetelerin yayımı izledi.

İdari ve Toplumsal Değişimin Siyasi Hazırlık Aşaması: Osmanlı sosyal yapısında ve gündelik yaşamında köklü değişimler II. Mahmud döneminde başladı ve planlı bir hazırlık aşamasının yarattığı muktedir bir siyasi irade sayesinde mümkün olabildi. Sultan Mahmud’un otuz bir yıllık saltanatını, ilki, 1808-1826 dönemi, diğer bir deyişle, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasına kadar geçen reformlara hazırlık dönemi; ikincisi ise, 1826-39 arasındaki on üç yıllık radikal değişim ve dönüşüm dönemi olmak üzere iki ana bölümde ele almak mümkündür. Birinci dönem, çıkarlarını statükonun devamında gören reform karşıtı koalisyonun baskısı altında geçti. ikinci dönemin başlangıcı olan Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla, reform faaliyetleri ivme kazandı ve devletin idari, askeri ve sosyal yapısını önemli ölçüde değiştirecek süreç başlatıldı. II. Mahmud, saltanatının hemen başında mutlak iktidarını gölgeleyen ve âyanları siyaset denkleminde önemli bir unsur haline getiren Sened-i ittifak’ı, Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa’nın katledilmesinden (Kasım 1808) yararlanarak hükümsüz hale getirdi.

Sened-i ittifak: Âyan denilen yerel güçlerle merkez bürokrasisi arasında 1808’de imzalanan ve âyanlara bir takım hak ve imtiyazlar veren sözleşmedir.

Devlet Eliyle Zorunlu Sosyal Değişim

Sosyal Değişim ve Entegrasyonun Hukuki Adımları: Tanzimat’ın uygulanması, imparatorluğun doğusunda genelde yerel isyanlara yol açarken, batısında dış tahrik ve desteklerle milliyetçi-ayrılıkçı ayaklanmalara dönüştü. Örneğin vergilerle ilgili sorunlar 1841 Niş isyanına, angaryanın sürdürülmesi ve eyalet meclislerindeki temsil konusu 1850 Vidin isyanına yol açarak kısa sürede ayrılıkçı hareketlere dönüştü. Aşağıda değinileceği üzere, 1856’da ilân edilen Islahat Fermanı, gerek farklı dinlere mensup kesimlerde gerekse Hıristiyan cemaatlerin kendi aralarındaki çekişmelerin daha da artmasına yol açtı. Tanzimat reformlarının toplumun bazı kesimlerinde yarattığı rahatsızlık, özellikle 1853-1856 Kırım Savaşı’ndan sonra devletin ekonomik durumunun kötüleşmesi, buna karşılık toplumun elit tabakasında görülen Batı tarzı (alafranga) yaşam biçimi, lüks ve israfa daha da arttı. Savaştan sonra Avrupalı devletlerin ısrarıyla ilân edilen Islahat Fermanı’yla gayrimüslimlere dinimezhepsel güvencelerin yanında idari, hukuki ve sosyal alanda geniş haklar verilmesi, Müslüman kesimde ciddi bir tepki yarattı. Cizyenin kaldırılması, gayrimüslimlerin devlet memuru olabilmesi, Patrikhane’ye hukuki davalara bakma yetkisinin verilmesi, il genel meclislerine üyelik ve bedelli askerlik gibi yeni haklar, bu tepkinin nedenleri arasında en dikkat çeken maddelerdi.

Sosyal Yapıda Yeni Katmanlar: İşçiler ve Memurlar: 18. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’de başlayan Sanayi Devrimi’nden sonra belirgin bir biçimde üretim faaliyetlerinin en önemli unsuru haline gelen ve kent merkezlerinde yoğunlaşan işçiler, gerçekleştirdikleri eylem ve grevlerle siyasi, iktisadi ve toplumsal hayatın önemli aktörleri haline geldiler. Osmanlı Devleti’ndeki ilk sanayi tesisleri, resmi-askeri ihtiyaçların karşılanması amacıyla II. Mahmud döneminden itibaren devlet eliyle kurulmaya başlandı ve İstanbul’da atölye, imalathane ve fabrika olarak başlayan bu girişimler giderek Kocaeli,  İzmir ve Bursa gibi taşra şehirlerine de yayıldı. Sultan Abdülmecid döneminde bu çabalar sürdürülerek Şam’dan Selânik’e ve İzmit’ten Küçükçekmece’ye kadar uzanan sahada birçok fabrika kuruldu; İstanbul, İzmir ve Selânik gibi liman kentleri, ticaretin kalbi konumuna geldi. Başlangıçta söz konusu devlet fabrikalarında ve madenlerde askerlerin çalıştırılması, işçi sınıfının ortaya çıkışını ve gelişmesini geciktirdi. 1850’lerin ikinci yarısından itibaren demiryolu yapımındaki yoğunlaşmaya ve 1855’ten itibaren madencilik alanındaki gelişmelere paralel olarak işçi sayısında hızlı bir artış yaşandı. Böylece Osmanlı toplum yapısında yeni bir sosyal katman olarak işçiler ortaya çıktı. Osmanlı Devleti’nde mesleki hak ve çıkarları savunmak amacıyla toplu iş bırakma eylemlerine 1870’li yılların başlarında rastlanır.

Kılık Kıyafeti Devlet Eliyle Düzenleme: 19. yüzyılın ilk yarısında sosyal hayatta devlet müdahalesiyle gerçekleştirilen önemli bir yenilik de kılık kıyafet düzenlemesiydi. 1828’de askeri kıyafetlerde fesle başlayan bu süreç, 1829’dan itibaren devlet memurlarını kapsayacak şekilde genişletildi. Böylece, memurlara geleneksel kıyafet yerine ceket, pantolon ve fes giyme zorunluluğu getirildi; ardından özlük hakları, çalışma saatleri ve tatil günleriyle ilgili de bir takım düzenlemeler yapıldı. Bu dönemde yapılan kılık-kıyafet düzenlemesi, askeri ve mülki erkânla sınırlı tutuldu; ilmiye sınıfı bu düzenlemenin dışında bırakıldı.

19. Yüzyılda Gündelik Yaşam ve Değişim

Gündelik Yaşamın Temel Karakteri ve Mekânları Osmanlı toplumunda gündelik hayat, islâm geleneğinin Anadolu kültürüyle harmanlanmasıyla ortaya çıkmış kısmen özgün bir yaşam tarzıdır. Farklı din, mezhep ve kültürlere bağlı etnik grupların ayrı mahallelerde iskân edilmeleri ilkesi, bu geleneğin özünü oluşturur. Kentlerin mahallelere bölünmesi idari bir zorunluluktan çok, dini eksenli farklı kültürlerin ve yaşam biçimlerinin paralel olarak varlıklarını sürdürmelerini sağlama amacından kaynaklanır. Öte yandan aynı dinin farklı mezheplerine mensup topluluklar, mahalle ölçeğinden daha dar ve dış dünyaya daha kapalı bir yaşam alanı olarak gettoları kurdular. Toplumun en küçük sosyal ve idari birimi olan mahalle, bu farklı dünyaların fiziki mekânını oluşturdu. 19. yüzyıla dek, dinin ve geleneğin belirlediği sınırlar dâhilinde, Müslümanlar ve gayrimüslimler yaşamlarını barış içinde sürdürdüler.

Getto: Bir kentte asli unsurun dışındaki küçük grupların dış dünyaya olabildiğince kapalı olarak yerleştiği kenar mahalleler için kullanılır. İlk önce Ortaçağ’da Venedik’te Yahudilerin zorunlu olarak iskân edildiği mahalle bu isimle anılmış; daha sonra tüm Yahudi mahallelerinin genel adı olmuştur. 18. yüzyıl sonlarına kadar İstanbul mahalleleri, gündelik yaşamın içe dönük, dini karakterli ve mütevazi mekânları olma özelliklerini korudu. 19. yüzyıl Osmanlı toplumsal yaşamında öne çıkan kamusal mekânlar, ticaret merkezleri, çarşı-pazarlar, ibadethaneler ve kahvehanelerdi. Osmanlı mahallesi, cami, mektep, dükkânlar, çeşme ve hamam gibi yapılarla yer yer küçük idari kurumlara sahip karakteristik yerleşim birimleriydi. Osmanlı mahallesi, cami, mektep, dükkânlar, çeşme ve hamam gibi yapılarla yer yer küçük idari kurumlara sahip karakteristik yerleşim birimleriydi. Klasik dönem Osmanlı mahallesinin ikinci kurucu öğesi, ticari hayatın merkezi olan çarşılardı. Gündelik hayatın özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra geçirdiği değişiklikler, geleneksel üretim-tüketim ve arz-talep ilişkilerini de değiştirdi. Konakların baş köşesine konan piyano gibi enstrümanlar, Batı tarzı ev eşyaları ve aksesuarlar, ithal kumaşlardan dikilen elbiseler ve lüks tüketim maddelerine gösterilen ilgi bu değişimin somut yansımalarıydı. Osmanlı mahallesinin üçüncü kurucu öğesi, aile yaşantısının da sembolü olan konut, yani evdi. Gündelik hayatın içe dönük dünyasına açılan evler, mahremiyetin korunması için bahçe duvarları ve kafesli pencerelerle dış dünya ile temasını sınırlandırmıştı. Osmanlı sosyal hayatında mesai saatleri, resmen olmasa da fiilen namaz vakitlerine göre düzenlenir; toplumsal hareketlilik sabah ezanıyla başlayıp gün batımıyla sona ererdi.

Aile Yaşantısı ve Kadın Algısında Değişim: 19. yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte sosyal hayatın belirgin bir biçimde değişime uğrayan bir diğer unsuru, Osmanlı toplumunun temel dayanağı olan aile yaşantısıydı. Modernleşmenin getirdiği yeni davranış kalıpları ve dünya görüşü, Osmanlı ailesinin değer yargılarını ve otorite algısını değiştirmeye başladı. Toplumun sosyoekonomik anlamda alt tabakasını oluşturan muhafazakâr kesimdeki çözülme yavaş seyrederken, üst tabakanın Batı kültürüne yönelmesi daha istekli ve süratli oldu. Örneğin üst tabakaya mensup ailelerde zenci dadı, Kafkas kökenli hizmetçi gibi yardımcı elemanların yanına Fransız mürebbiyenin veya İngiliz bir müzik hocasının da eklenmesiyle, aile yaşantısının modern çerçevesi tamamlanırdı. Bu dönemde artık refah düzeyi yüksek kesimlerin çocukları geleneksel eğitimden çok, batılı hocalardan davranış, müzik ve yabancı dil eğitimi almaktaydılar. Toplumun üst kesiminin oluşturduğu köşk ve konak hayatı 19. yüzyılda büyük kentlerde ağırlığını daha çok hissettirmeye başladı. Özellikle zengin aileler geleneksel ölçeklerle değerlendirildiğinde gece hayatı denilebilecek bir zaman diliminde farklı eğlenceler geliştirdiler. Bu kesimin Boğaziçi’ndeki mehtap gezilerine ve elçiliklerin ya da gayrimüslim zenginlerin yalılarının bahçelerinde verdikleri davetlere katılmaları, bu türden yeni yönelimlerdi. Sosyo-ekonomik anlamda alt tabakaya mensup ailelerin gündelik yaşamı, elbette bu denli cazip değişimler geçirmedi. Bu kesimlerin fiziki mekân ve sosyal faaliyetlerde değişimden çok, değer yargıları ve aile içi ilişki biçimleri farklılaştı. Özellikle suriçinde geniş araziler üzerinde müstakil evlerde, köşk ve konaklarda yaşama imkânı olmayan alt tabaka, bitişik düzende ve yaşam alanı hayli sınırlı konutlarda yaşıyordu. Suriçinde yangın ve salgın hastalıkların çok sık yaşanmasının ve can kaybının yüksek olmasının ardında bu tablo vardı. Modernleşme süreci, aile yaşantısı üzerindeki otoriter gelenekleri de zayıflattı; daha önce aile reisinin veya büyüğünün şahsında temsil edilen otoriteye, diğer bireyler de ortak oldu. Geleneksel ve kolektif aile yaşantısı içinde bireyselleşme ve aileden bağımsız bir yaşam biçimi kurma hayal ve gayretleri, bu dönemde ortaya çıktı. Henüz kadın için geleneksel yargılar ve kalıplar geçerli olmakla birlikte, ferace ve yaşmak gibi tesettür öğeleri zamanla estetik bir kalıba dökülerek sınırları esnetildi. Böylece en azından üst tabakaya mensup kadın, yüzyılın başındakinden çok daha farklı bir statüde gezen, dolaşan ve alışverişe rahatça çıkabilen bir birey ve toplumsal figür haline geldi.

Yeni Ulaşım-iletişim İmkânları ve Sosyal Etkileşimin Artması: Yukarıda değinilen nedenler ve gelişmeler sonucunda 19. yüzyılda gündelik hayat mahalle sınırlarının dışına taşarken, sıradan Osmanlı vatandaşının siyasi, sosyal ve kültürel düşünce kalıpları da değişmeye başladı. Mahalle sınırlarının ortadan kalkması, Osmanlı kentlerinde kozmopolit bir kültürel ve sosyal ortam doğurdu. Bu yeni gelişmede, 19. yüzyıldaki hızlı nüfus artışı ve küçük yerleşim birimlerinin iktisadi açıdan yetersizlikleri de etkili oldu. Bu dönemde İstanbul’da Marmara ile Haliç arasındaki Suriçi denilen bölgenin nüfus yoğunluğu arttığı için Müslüman kesim, gayrimüslimlerin yoğun olduğu Galata ve Beyoğlu bölgesine doğru yaşam alanlarını genişletti. Bunun sonucunda dini eksenli paralel ve farklı dünyalar arasındaki etkileşim artarken, maddi ve manevi geleneksel sınırlar da giderek belirsizleşti. Bu süreçte altı çizilmesi gereken hususlardan biri, Tanzimat’ın ilânıyla birlikte iskân kısıtlamalarının büyük oranda kaldırılmış olması ve diğeri de, ekonomik yetersizliğin Müslüman halkı yeni alanlara ve farklı dünyalara yöneltmesiydi. 19. yüzyılda gündelik hayatın en önemli olgusu bütünleşmedir. İstanbul, Galata ve Üsküdar bölgeleri bu dönemde ekonomik ve kültürel açıdan birbirleriyle yakınlaştı ve şehiriçi ulaşımı kolaylaştıran yeni imkânlar bu yakınlaşmada önemli rol oynadı. Eylül 1836’da AzapkapıUnkapanı arasında inşa edilen ve ücret alınmadığı için Hayratiye adıyla da anılan yeni köprü ile yaklaşık on yıl içinde artan ihtiyacı karşılayamaz duruma geldiği için 1845’da açılan Karaköy Köprüsü, İstanbul ve Galata arasındaki insan trafiğini hızlandırdı. Öte yandan 1850’de kurulan ve Şirket-i Hayriyye olarak adlandırılan vapur şirketi, Kabataş-Üsküdar ve Eminönü-Boğaziçi hatlarında başlattığı seferlerle uzun süredir birbirinden kopuk bölgeleri birbirine bağladı. Eyüp-Hasköy hattında çalışan Haliç Vapur fiirketi ve Marmara-Adalar hattında çalışan Fevâid-i Osmaniyye (idare-i Aziziyye, idare-i Mahsusa), tabii şartlar ile mesafeyi, İstanbul, Galata ve Üsküdar arasındaki sosyal, kültürel ve ekonomik bütünleşmenin engeli olmaktan çıkardı. Osmanlı Devleti’nde bugünkü anlamda bir posta teşkilatı kurulması yönündeki çalışmalar II. Mahmud devrinde başlatıldı. 1832’den itibaren yapımına başlanan posta yollarıyla ilgili altyapı tamamlandıktan sonra, Sultan Abdülmecid devrinde Ekim 1840’ta Posta Nezareti kuruldu. 1845’te Amerika’da ilk telgraf hattının faaliyete geçmesinin ardından Osmanlı ülkesindeki ilk telgraf denemesi 9 Ağustos 1847’de sarayda yapıldı. Bu denemenin başarılı olması üzerine Mors Alfabesi’nin mucidi Samuel Morse’a Sultan Abdülmecid tarafından nişan verildi. Avrupa’da kentlerin havagazıyla aydınlatılmasının ardından yarım yüzyıl geçmeden İstanbul’da da bu yönde çalışmalar başlatıldı. Dolmabahçe Sarayı için inşa edilen Dolmabahçe Gazhanesi’nin faaliyete geçmesiyle modern şehirciliğin önemli göstergelerinden biri olan cadde, sokak ve iç mekân aydınlatmasına geçildi. Londra ve New York’tan sonra dünyanın en eski üçüncü metrosu olan İstanbul Karaköy’deki Tünel’in inşa süreci, Fransız mühendis Eugene Henri Gavand’ın girişimiyle başlatıldı. Haziran 1871-Aralık 1874 arasında yapımı tamamlanan Tünel, hayvan taşımalı deneme seferlerinin ardından yerli ve yabancı konukların da katıldığı resmi bir törenle hizmete girdi (18 Ocak 1875).

Gündelik Yaşamda Yeni Mekânlar ve Alışkanlıklar: Klasik Osmanlı kentlerinin prestij yapıları, padişahların inşa ettirdiği selâtin camileriydi. Başta İstanbul olmak üzere kentlerin siluetini belirleyen bu abidevi yapıların yerini, 19. yüzyılın devasa kışlaları, adalet sarayları, tren garları ve hükümet binaları almaya başladı. Değişen ihtiyaçlar ve siyasi-idari öncelikler, yeni mimari ölçekler ve dünyevi mekânlar yarattı. Klasik dönemde camiin yakınında açılan kahvehaneler, namaz vaktini bekleyen mahalle halkı için toplanma mekânıydı. Buralarda sohbetlerin yanında dini içerikli menkıbeler, Cengname, Danişmendname veya Battalname türünden kahramanlık destanları okunur; halk şairleri dinlenirdi. Kahvehane kültürünün dini yaşam içinde biçimlenmesi, bir cami avlusu şeklinde, yani fıskiyeli ve üç tarafı kerevetli bir formda düzenlenmesini de beraberinde getirmişti. 19. yüzyılda bu geleneksel tasarım terk edilerek kerevetlerin yerini iskemleler, havuzun yerini ise tiyatro gruplarının oyunlarını sergileyebileceği küçük sahneler almaya başladı. Tiyatro, pandomim, opera ve operet gibi Batılı modern sahne sanatlarına sadece halk değil, saray da ilgi gösterirdi; Sultan Abdülmecid devrinde Ocak 1859’da perdelerini açan Dolmabahçe Sarayı Tiyatrosu, bu ilginin somut bir göstergesiydi. 19. yüzyılın sonlarında insanların bir araya geldikleri ve vakit geçirdikleri yerlere bir yenisi eklendi: Batı’da kulüp denilen ve o dönemde Encümen-i Ülfet olarak çevrilen elitlerin sosyalleşme mekânı. ilk kulüp 1870’de Çemberlitaş’ta açıldı. Muhafazakâr kesimlerin tepkiyle karşıladığı geleneğe aykırı bu tür yeni yapılar, yazları İstanbul’a akın eden Hıdiv ailesi ve Mısırlı zenginlerin lüks ve israfın sınırlarını zorlayan tavır ve alışkanlıklarıyla daha da pekişti. Başta saray kadınları olmak üzere, İstanbul ve Mısır sosyetesinin rekabetinin yarattığı moda ve lüks tüketim merakı, zamanla toplumun diğer kesimlerine de sıçradı.

Hıdiv: 1866-1922 yılları arasında sadrazamın rütbe ve derecesinde bulunan Mısır valilerine verilen unvandır.

Siyasi ve iktisadi nedenlerin yarattığı toplumsal sorunlar 19. yüzyılda Müslüman kesimi genel anlamda fakirleştirirken, Galata ve Beyoğlu bölgesindeki gayrimüslim unsurlar giderek zenginleşti. Bu durumun doğal bir sonucu olarak gayrimüslimlerin yoğun olarak yaşadığı Beyoğlu ve çevresinde, refah düzeyi yüksek elit bir yaşam tarzı doğdu. Yabancı elçiliklerin de bulunduğu Beyoğlu semti, iktisadi ve siyasi gücün sembolü olarak 19. yüzyıl boyunca gelişti. 1858’de Altıncı Daire-i Belediyye ismiyle Paris belediyesi model alınarak oluşturulan ilk modern belediye teşkilâtı burada kuruldu ve Beyoğlu yüzyılın sonlarına doğru Avrupa kentlerinin görüntüsüne büründü. Osmanlı sosyal hayatında değişim ve dönüşüm 1876 yılı sonrasında da farklı boyutlar kazanarak sürdü. Meşrutiyet’in ilânı, halkın siyasete katılması, örgütlü muhalefetin ortaya çıkması, toplumun muhalif kesimlerini hafiye teşkilâtı ve jurnalcilikle kontrol etme çabaları, basına sıkı denetim ve sansür uygulanması, 1877- 78 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra yaşanan büyük göç dalgasıyla başkent ve çevresinin demografik yapısında yaşanan belirgin değişim, eğitim sisteminde kaydedilen ilerleme, grevler ve bu nedenle gündelik yaşamdaki aksamalar, apartman, otel, pasaj, müze, sinema, gazino, park, telefon, fotoğraf, pasaport, elektrikli tramvay ve otomobil (zâtülhareke) gibi yeni kavramların, mekânların, imkânların ve eğlence unsurlarının toplumsal yaşama katılmasıyla Osmanlı sosyal yapısı ve gündelik yaşamı yüzyılın başlarına göre oldukça farklı bir karaktere büründü.