Ünite 5: Osmanlı’da Muhalefetin Doğuşu

Giriş

Osmanlı Devleti’nin son döneminde ortaya çıkan muhalefet fikir ve hareketlerinin dayanağı ise modernleşme sürecinde Batı’da ortaya çıkan düşünce ve akımlardır. Bunların başında da “hak, hürriyet, parlamento, halk, kamuoyu, bireyleşme, iletişim imkânları” gibi kavram ve olgular gelmektedir. Nu ünitede Klasik Osmanlı Dönemi’nden Tanzimat’a kadar merkezî otoriteyi zaman zaman zayıflatan, zaman zaman da otoritenin karşısında ya da yanında bir siyasi alternatif olarak beliren görüşler ele alınacaktır.

Kamuoyu Kavramının Gelişimi ve Demokrasi ile Muhalefet İlişkisi

Osmanlı döneminde camilerde okunan hutbeler, vaazlar, halk dersleri, Divan-ı Hümayun ve diğer divanların halka açık olması, buraya gelen Müslüman veya gayrimüslim herkesin derdini anlatabilmesi, ferman ve buyrultuların münadilerle sokak ve meydanlarda okunması, halk şairlerinin şiirleri, kahvehaneler, panayırlar kamuoyu oluşmasını sağlayan ortamlardır. Daha modern anlamda ise ilk gazete Takvim-i Vekayi’nin ortaya çıkışı gibi çabalar kamuoyuna hizmet etmiştir.

Klasik Osmanlı Dönemi’nde muhalif cepheyi hangi sosyolojik yapının sağladığını görmek adına öncelikle Osmanlı zihinsel yapısına bakmak gerekir. Padişahlıkla yönetilen Osmanlı’nın yukarıdan aşağıya doğru padişah ve çevresi, saray; askerler, ulema, memurlar ve büyük çoğunluğu oluşturan genellikle tarımla iştigal eden halktan oluştuğu görülür.

Asker ve ulema sınıflarından oluşan yönetici kesime karşılık şehirli, köylü ve göçebe olmak üzere üç yönetilen (halk) grup vardır. Müslim ve gayrimüslim olmak üzere ikiye ayrılan ve “tebaa” ve “reaya” diye anılan halkın Müslüman olanlarının (tebaa) tamamına yakını ise tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlar. Gayrimüslimler nüfus içerisinde önemli bir orana sahip olmalarına rağmen 1839 Tanzimat ve hatta 1856 Islahat Fermanı’na kadar Müslümanlara tanınan toplumsal ve siyasi haklardan yoksundur. Diğer taraftan gayrimüslimlerin ticaret, sanat ve bilime yönelmesiyle siyaseten Müslüman kitle hâkim gibi görünse de varsıllık ve ilerleme noktasında gayrimüslimler gücü ellerine geçirmişler ve iki zümre arasındaki makas yıllar geçtikçe gayrimüslimler lehine açılmıştır. Müslüman tebaa dini eğitimin etkisinde, pozitif bilimlerle ilişkisi sınırlı, tarımsal faaliyetlere hapsolmuş bir yaşam sürmektedir. Dinin hükmettiği “tevekkül”ün yanlış anlaşılması ile mukaddes devlet anlayışı birleşince gelinen son noktada halkın değişim ve dönüşüm için gayretkeş olmak bir yana, şikâyetçi olduğu da pek söylenemez. Doğal olarak bu durum Osmanlı’da muhalefetin doğmasını geciktirmiştir.

Ancak özellikle ekonomik kriz anlarında halkın çeşitli nedenlerle otoriteye karşı ayaklandığı bazı vakalar yer alır. Kimi zaman dinî ve etnik nedenlerle de isyanlar yaşanmıştır. Bu ayaklanmaların gerçekleşme süreci üç aşamadan oluşur: 1. Önce yozlaşma veya hakikatten sapma olarak nitelenebilecek bir yönetim bozukluğu ortaya çıkar. 2. Halk arasında çarşıda, pazarda başlayan yakınmalar camilerde, vaazlarda biraz daha yüksek sesle devam eder. 3. Durum, dönemin silahlı gücü olan Yeniçerilere ulaşınca tedbir alınmak adına isyan başlatılır.

Osmanlı Vergi Sistemi ve İsyanlar

Osmanlı Devleti’nde vergi sistemi şer’i ve örfi vergiler olmak üzere ikiye ayrılır ancak uygulamada çok sayıda vergiye rastlanır. Vergilerin tahsili “mültezim” adı verilen devlete en yüksek bedeli vermeyi taahhüt eden şahıslara verilmiştir. 17. yüzyıldan itibaren mültezimlerin keyfi uygulamaları nedeniyle devletin otoritesi zayıflamıştır. Buna bir takım dini ve etnik nedenler de eklenmiş ve ayaklanmalar ortaya çıkmıştır.

Bunların en önemlisi Celali İsyanları’ dır. Özellikle tımar sisteminin bozulması, Osmanlı iktisadi yapısındaki aksaklıklar ve kadıların gittikçe artan baskısı Osmanlı yönetim biçiminin sorgulanmasına yol açar. Köylüler, kapıkulu süvarileri ve medrese öğrencileri gibi farklı gruplardan insanlar 1596’dan sonra genişleyerek artan, Celali İsyanları olarak bilinen ayaklanmalarda bulunur ve bu isyanlar zamanla merkezi otoriteyi ciddi şekilde tehdit eder. Mezhep mücadeleleriyle başlayan isyanlar bir süre sonra yönetime karşı bir hareket niteliği kazanmış ve muhtelif zamanlarda ve çoğunlukla kanlı biçimlerde bastırılmıştır.

Bunların devamı niteliğinde, III. Ahmed saltanatında ve Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın sadrazamlığı sırasında cereyan eden Patrona Halil İsyanı , Lale Devri’ni sonlandıran isyan olarak bilinir (1730). Damat İbrahim Paşa’nın barışçıl politikalarının yeniçeriler arasında huzursuzluk yaratması, İran Savaşı’ndan ağır yaralar alarak çıkınca ağırlaştırılan vergiler ve halk zor koşullarda yaşarken padişah ve sadrazamının şatafat içinde yaşadığı düşüncesi isyanın sebepleri arasındadır. Bir yeniçeri olan Patrona Halil liderliğinde ayaklananlar Damat İbrahim Paşa’yı öldürür ve III. Ahmed’i tahttan indirir.

Diğer bir isyan da Atçalı Kel Mehmet tarafından çıkarılır. Aydın çevresinde ağır vergilerden bunalarak dağa çıkan Mehmet köylüleri de yanına alarak başkaldırır (1829). Kanun dışı vergileri kaldırtır, kanunların değiştirilip eşitlikçe kanunlar yapılmasını talep eder. Bu isyan padişaha değil, padişah adına görev yaparken yolsuzluk yapanlara karşı bir ayaklanma olarak kabul edilir. Bunlardan sonra da Cumhuriyet Dönemi’ne kadar pek çok ayaklanma yaşanır.

Alemdar Mustafa Paşa-Âyanlar ve Sened-i İttifak

1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında ve sonrasında Osmanlı, asker ve para sıkıntısı çeker. Bu zorluklarla mücadele için gerek maddi gerekse silahlı adamlarıyla artık yerel yönetimler olarak bir güç hâline gelen ayanlara başvurulur. Bu durum, ayanları merkezi otorite karşısında bir güç konumuna getirir.

II. Mahmut saltanatı borçlu olduğu Alemdar Mustafa Paşa’yı sadrazamlığa getirir. Alemdar Mustafa Paşa ayanlarla “Sened-i İttifak” adı verilen bir anlaşma yapar. Bu aynı zamanda yüzlerce yıldır tek otorite olarak devlete ve millete hükmeden padişahın otoritesini artık başka güçlerle paylaşacağı anlamına gelmektedir. II. Mahmut siyasi gücünü arttırdıktan sonra Sened-i İttifak’ı iptal eder.

II. Mahmut Dönemi’nde cereyan eden önemli bir olay da Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanıdır. Kavalalı bir Osmanlı valisiyken Osmanlı’yı uzun süre meşgul edecek bir düşman hâline gelir ve Osmanlı-Mısır Savaşı patlak verir. Bu noktada önemli olan Kavalalı İsyanı’nın İstanbul’un otoritesini sarsmasının yanında, askerî ve kültürel alanda modernleşmeye başladığını bildiğimiz Mısır’ın siyasi ve kültürel gelişmelerinin Osmanlı tarafından takip edilmeye başlanmasıdır.

Matbaa ve Gazetenin Muhalefetin Oluşmasındaki Rolü

Matbaanın ve süreli yayınların bilgiyi yaygınlaştırarak fikirleriyle yönetimi etkileyecek bir kamuoyu oluşturulmasında büyük rol oynadığı bir gerçektir. Osmanlı modernleşmesinin başka konularda olduğu gibi gazete konusunda da öncüsü Mısır’da Mehmet Ali’nin tecrübeleri olmuştur. Onun çıkardığı Vekayi-i Mısriyye (1828) ilk Türkçe-Arapça gazetedir. Bu çerçevede Osmanlı Devleti’nin Batı yöntemleriyle bir kamuoyu oluşturmaya çalıştığı ilk iletişim aracı 1831’de yayımlanmaya başlanan Takvim-i Vekâyi’ dir. Özellikle Vekayi-i Mısriyye ile 1832-33 yılında giriştiği polemik, onu kamuoyunda etkili bir yere getirmiştir. Aynı zamanda II. Mahmut’un yapmaya giriştiği yenilikler konusunda halkı aydınlatmak, halkın desteğini sağlamak amacı taşımaktadır. Bununla birlikte, yenilgiyi haber yapmaması, yenilikler konusunda tehdit edici bir üslup benimsemesi bu gazetenin baskıyla kamuoyu oluşturmaya çalıştığını düşündürür.

Ceride-i Havadis ’le (1840) birlikte 1860’lara kadar yenileşme hareketlerini savunan, merkeziyetçi hükûmet politikalarını destekleyen, Batı’yı bilgi kaynağı hâline getiren, yazı dilini sadeleştiren, toplumu eğitmeye çalışan, Müslüman-gayrimüslim eşitliğini sağlamaya çalışan yayın politikaları izlemiş olması, onların habercilik kadar toplumun eğitilmesi ve yönlendirilmesi konusunda da basının etkin bir rol oynadığını göstermektedir.

Agâh Efendi’nin (1832-1887) çıkardığı haftalık Tercüman-ı Ahval gazetesi, Türk gazeteciliğinin başlangıcı sayılır. İbrahim Şinasi’nin (1826-1871) bu gazetenin ilk başyazısında dile getirdiği fikirler aynı zamanda demokratik muhalefet bilincinin de bir göstergesi niteliğindedir. Şinasi’nin gerek bu gazetede ve gerekse daha sonra çıkaracağı Tasvir-i Efkâr (1862) ile sadece basın tarihimizde, dil ve edebiyat alanlarında değil, politikada ve basın yoluyla gerçekleştirilen muhalefet konusunda da bir öncü olduğunu belirtmek gerekir.

Tanzimat Dönemi’nden itibaren İbret, Muhbir ve özellikle Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın çıkardıkları ve bir anlamda Jöntürklerin muhalefet mahfili olan Hürriyet gazetelerinden itibaren gazeteler, belirli ideolojilerin de savunuculuğuna soyunup Osmanlı’da muhalefetin sistemleşmesinde önemli rol oynayacaklardır.

1860’tan sonra gazete sayısında artış görülür. Ancak bundan önce 1857’de bir matbaa nizamnamesi ve 1864’te Matbuat Nizamnamesi çıkarılır. Matbuat Nizamnamesi ile gazete çıkarma izni matbuat müdürlüğüne bırakıldığı gibi, kamu ilanlarının ücretsiz yayımlanması, sakıncalı yayınlar ve yazılar hakkında hükûmetin kapatma, uyarı gibi yaptırımlar uygulayabilmesi hükümleri getirilir. Kısa zaman içerisinde Babıâli, gazetelerin yayınlarından rahatsız olacaktır.

Basın imkânlarının genişlemesi aynı zamanda muhalefetin çeşitlenmesini ve güçlenmesini de beraberinde getirmiştir. Başta Tasvir-i Efkâr ve Muhbir olmak üzere; Hürriyet, İttihat, İnkılâp, Ulûm ve Muvakkaten Ulûm Müşterilerine adlı gazeteler araştırmacılar tarafından Yeni Osmanlı basını olarak adlandırılmaktadırlar. Bu yayın organlarının üzerinden yapılan muhalefet 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti ve toplumu üzerinde oldukça etkili olmuştur.

Muhalefet Hareketlerinin Batılı Kaynakları

Osmanlı’daki muhalefet hareketlerinin en temel Batılı kaynağı Fransız İhtilali’dir. Fransız İhtilali’nin üç ana sebebi vardır: Eski rejimin kötü yönetimi, felsefi düşünceler ve basın hürriyeti. Keyfi yönetim ve yolsuzluklar yoksul geniş kitlelerin memnuniyetsizliğini artırmıştır. İhtilal’in asıl dinamiğini bu muhalif kitleler oluşturmuştur. Aydınlanma felsefesinin de etkisiyle bu kitlelerin hoşnutsuzluğu demokrasi düşüncesinin gelişmesini sağlamıştır. Gelişen basının yardımıyla yayılan bu düşünceler sonucu meydana gelen Fransız İhtilali Avrupa ve dünyada etkisini göstermiştir. n Osmanlı Devleti içerisindeki muhalefet anlayış ve hareketlerinin de arka planındaki birinci faktör, doğrudan veya dolaylı olarak Fransız İhtilali’dir. Batı’yı ve dolayısıyla Fransa’yı takip eden Yeni Osmanlılar’ın başlangıçta ana hedefi gerilemekte olan ülkeyi yeniden harekete geçirmek, etnik ve dinî unsurları bir arada tutup imparatorluğun bekasını sağlamaktır. Bunları yapabilmek içinse ise Avrupa medeniyetini ve siyasetini takip etmek gerektiğine inanırlar. Bu bakımdan siyasi bir alternatif olarak iktidarı devirmek gibi bir niyetleri öncelikli olarak yoktur ama sonradan yavaş yavaş meşrutiyet fikri oluşmaya başlayacaktır.

Tanzimat Dönemi’nde Siyasal Muhalefetin Doğuşu

Süleymaniyeli Şeyh Ahmed, Çerkes Hüseyin Daim Paşa, Arif Bey, Hoca Nasuh Efendi, Arnavut Cafer Paşa gibi isimler, Abdülmecid’e karşı bir hükûmet darbesi yapmak için gizli bir cemiyet oluşturur. Cemiyet üyeleri ifşa olduktan sonra Kuleli Kışlası’nda sorguya çekildiği için olay Kuleli Vakası (1859) olarak tarihe geçer. Kuleli Vakası’nın tahlilinde tarihçilerin fikir ayrılığı içinde oldukları görülür. Bazı tarihçiler vakayı meşruti rejim arzusu taşıyan bir teşebbüs olarak nitelerken bazıları da daha az önem atfederek sadece padişaha karşı yapılmış küçük bir isyan olarak nitelendirir.

Abdülmecid 1861’de vefat etmiş, yerine Abdülaziz tahta çıkmıştır. Devletin idaresi ise Âli ve Fuat Paşaların elindedir. Uzak idealleri mutlakıyet idaresini meşruti idareye çevirmek olan Yeni Osmanlılar’ ın öncelikli hedefi ise Avrupa ile ilişkilerde korkak davrandıklarını düşündükleri Âli Paşa’nın gücünü kırmak ve hükûmetin yürüttüğü yanlış politikalara karşı harekete geçmektir. Yeni Osmanlılar Tanzimat Fermanı’nın ve Islahat Fermanı’nın getirdiği yenilikleri ve bunlara göre yapılan ıslahatları yetersiz görmektelerdir. İfşa edilince cemiyetin bazı üyeleri Avrupa’ya kaçıp 1867 itibarıyla faaliyetlerini Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde devam ettirirler. Jön Türklerin yurtdışına gittikten sonra fikirlerinde ciddi oranda bir keskinleşme olur ve muhalif yönleri daha bir ortaya çıkar. 1871’de Âli Paşa’nın ölümünün ardından sadrazam olan Mahmut Nedim Paşa genel af ilan eder. Yeni Osmanlılar da yurda geri dönmeye başlar. Bu safhada Namık Kemal hareketin fikir babası ve lideri konumundadır. İstanbul’a döndükten sonra yaptıkları ilk işlerden birisi de eskisi gibi gazetecilik olacaktır. Genç Osmanlılar’ın Osmanlı siyaset sahnesindeki rolü oldukça önemlidir. Çünkü ona kadar modern anlamda bir muhalefet partisi oluşmamıştır. Genç Osmanlılar salt fikri düzlemde kalıp şiddete bulaşmadan ve dağınık da olsa örgütlenerek modern bir muhalefet oluşturmayı başarmışlardır. Zaman zaman Mustafa Fazıl veya Namık Kemal gibi isimler ön plana çıksa da gerçek manada toplayıcı bir liderlerinin olmayışı belki de uzun soluklu olmalarını engellemiştir. Yine ilk olması sebebiyle siyasi örgütleniş biçimlerinden habersiz ve tecrübesiz oluşları, örgütlerini şubeleştirmek gibi metotları uygulamalarını engellemiştir. Elbette bunda mevcut siyasi konjonktürün henüz böyle bir girişime izin vermeyeceğini de düşünmek gerekir. Diğer taraftan her ne kadar başta meşrutiyet ideali olmak üzere Yeni Osmanlılar programlarında öngördükleri birtakım niyetleri gerçekleştirememiş olsalar da en azından kendilerinden hemen sonraki nesle böyle bir bilinci miras bırakmışlardır. Öyle ki 1878’deki meşrutiyet tecrübesi düşünüldüğünde Yeni Osmanlılar’ın hürriyet ve meşrutiyet fikirlerinin ne kadar etki ettiği anlaşılacaktır.

Osmanlı’da özellikle Tanzimat’tan sonra talebelerin zaman zaman muhalif görüşlerini dile getirdikleri ve hatta bazen isyanlarla siyasetin gidiş yönünü değiştirdikleri görülür. Bunlar arasında Mustafa Reşit Paşa’ya karşı Softalar İsyanı (1853) ve Midhat Paşa’nın yönlendirdiği Talebe-i Ulûm Mitingi (1876) yer alır.

1876 Anayasal devrim Sürecine Giden Yol: V. Murat’ın Tahta Çıkışı

Kanûn-i Esâsî’nin ilan edildiği safha Osmanlı tarihinin en çalkantılı dönemlerinden biridir. Talebe-i Ulûm Mitingi’nin ardından Mahmut Nedim Paşa azledilmiştir ve yerine Mehmed Rüştü Paşa geçmiştir. Ancak bu kalkışma sırasında ordudan da destek alarak öne çıkan bir isim olan Hüseyin Avni Paşa’nın Abdülaziz’e dair planları vardır. O da padişahı bir darbe ile tahttan indirmektir. Midhat Paşa’nın Kanun-ı Esasi düşüncesinin önündeki en büyük engel de Abdülaziz olduğu için, her iki paşa da menfaat birliği yapar ve kendilerince liberal buldukları şehzade Murat’ı tahta çıkarmayı düşünürler. Darbe planı sonrasında Abdülaziz iki bileğinden kesilmiş halde bulunur, tahta V. Murat geçer. Psikolojik rahatsızlığı nedeniyle V. Murat’ın padişahlığa devam edemeyeceğinin anlaşılması üzerine Abdülhamit tahta geçer. Tahta geçmesinin hemen ardından, I. Meşrutiyet ilan edilecek ve Kanun-ı Esasi de yürürlüğe girecektir.

Abdülhamit ve Midhat Paşa arasında görüş ayrılıkları olsa da Paşa sevilen ve itibarlı birisi olduğu için sultan tarafından sadarete getirilir. Midhat Paşa sadrazamlığa geldiği andan itibaren Kanun-ı Esasiyi şekillendirmeye çalışır. Mesele padişahın hukukuna gelip dayandığında işler karışır. 113. maddede padişaha şüphe ettiği kişileri yurtdışına gönderebilme yetkisi verilmek istenir ve eğer böyle bir madde konulmazsa Abdülhamit, Kanun-ı Esasi’yi ilan etmeyeceğini belirtir. Doğal olarak Midhat Paşa bu maddeyi onaylamak durumunda kalır. Bu maddeye Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi Genç Osmanlılar karşı çıksa da sonuç değişmez. Bu yönüyle yeni anayasa padişahın keyfiyetine son veren Tanzimat Fermanı’nın bile gerisindedir. Neticede Kanun-ı Esasi 23 Aralık 1876 günü Beyazıt Meydanı’nda ilan edilir.

Diğer taraftan Abdülhamit’in Midhat paşa ile ilgili rahatsızlığı devam etmektedir, Genç Osmalılar da Midhat Paşa’dan rahatsızlık duymaktadır. Abdülaziz yükselen muhalif sesleri de fırsat bilerek onu sadrazamlıktan alır ve sürgüne gönderir. Birinci Meşrutiyet, 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı (93 Harbi) bahane edilerek 1878’de Abdülhamit’in Meclis-i Mebusan’ı kapatmasıyla son bulur.

Kanun-ı Esasi’nin kaldırılmasının ardından Abdülhamit’in II. Meşrutiyet’e kadar sürecek mutlak hâkimiyeti başlayacaktır. İstibdat Dönemi diye de adlandırılan bu evrede Genç Osmanlılar daha örgütlü hâle gelmeye başlayacak, evvelki fikrî tartışmalar yerini daha büyük bir iktidar savaşına bırakacaktır. Abdülhamit Dönemi’nin kuşkusuz en büyük muhalif cephesini İttihat ve Terakki ile sonuçlanacak İkinci Jön Türk hareketi oluşturur.

1889-1908 Dönemi: İttihat ve Terakki’nin Doğuşu

Midhat Paşa’nın sürgün edilmesi, meşrutiyetin kaldırılması, Ruslarla 93 Harbi’nin patlak vermesi ve ekonomik çöküntü nedeniyle Abdülhamit gittikçe ağırlaşan bir istibdatla ülkeyi yönetmeye başlar. Abdülaziz yönetimine karşı Avrupa medeniyetini yakalamak adına bir araya gelen Yeni Osmanlılar gibi Abdülhamit Dönemi’nde de benzer taleplerle bir araya gelen gruplar ortaya çıkacaktır. İttifak ettikleri ortak nokta ise meşrutiyetin ilanıdır. Bunun için 1908’e kadar sürecek uzun bir çatışma dönemi yaşanacaktır. Bu yolda en büyük güç İttihat ve Terakki olacaktır.

1889 mayısında Askerî Tıbbiye mektebinde “İttihad-ı Osmanî” adıyla bir yapı teşekkül etmeye başlar. Hizmet ve Meşveret gibi gazeteler de cemiyetin faaliyetlerini ve fikirlerini desteklemeye başlar. Ancak cemiyet kısa bir süre içinde Abdülhamit tarafından öğrenilince üyelerinden bir kısmı Paris’e kaçar. Genç komplocular Paris’te liberal Türklerden kurulu bir koloni bulurlar. Paris’e giden grubun orada tanışacağı en etkili isim ise İttihat Terakki’nin kısa süre sonra ileri gelenlerinden biri olacak Ahmet Rıza’dır. Ahmet Rıza cemiyetin yayın organı Meşveret’in başına geçer. Her geçen gün kuvvetini artıran cemiyet, imparatorluğun diğer şehirlerinde ve yurtdışındaki başka şehirlerde de örgütlenmesini devam ettirir. Sonunda çeşitli ülkelerde ve şehirlerde şubeler açarak örgütlenen hareket bütün Jön Türk hareketlerini bir araya getirmek üzere 4 Şubat 1902 tarihinde Paris’te bir kongre düzenler. Bu kongre Birinci Jön Türk Kongresi olarak tarihe geçer ve kongrenin ardından kurulan Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyetinin nizamnamesi belirlenir. 1902’den Meşrutiyet’in ilan edileceği tarih olan 11 Temmuz 1908’e kadar İttihat ve Terakki büyük tartışmalar içinde gittikçe büyüyecek ve özellikle ordu içindeki nüfuzu artıp şartlar olgunlaştığında padişahı Kanun-ı Esasi’yi yeniden yürürlüğe koymaya mecbur edecektir. Meşrutiyet’in ilanından Cumhuriyet’e kadar, en büyük siyasi güç olarak Türk tarihine de damgasını vuracaktır.