Ünite 5: Osmanlı Hukuku

Kavram ve Kaynaklar

Osmanlı hukuku Osmanlıların altı asır uygulamış oldukları hukuk sistemini ifade etmek için kullanılmaktadır. Osmanlı Devletinin hukuk sistemi iki dönem halinde ele alınmaktadır. Osmanlı Devletinin kurulduğu 1299 yılından itibaren 1839 Tanzimat Fermanına kadar olan devri, klasik dönem; bu tarihten Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu 29 Ekim 1923’e kadar olan devri ise batılılaşma veya modernleşme sürecinde Osmanlı Hukuku olarak incelenmektedir.

Osmanlı Hukukunun Kaynakları

Hukukta kaynak denildiğinde, hukuk kurallarının ve kurumlarının kendisinden doğduğu veya çıkarıldığı asıl kaynak ve kaynaklar ile hukuk kurallarının çıkarıldığı kaynaklar değil ortaya konulmuş hukuk kuralları ve kurumları bulabilmek için başvurulan bilgi ve edinme ve hukukun yürürlük kaynakları anlaşılmaktadır.

Osmanlı hukuku ile ilgili bilgiler fıkıh kitapları, fetva mecmuaları, kanunnameler, hadis ve tefsir kitapları, çeşitli hukuki meselelere dair monografik eserler, tarihler, şer’iyye sicilleri ve arşiv belgelerinden elde edilmektedir.

Fıkıh kitapları, İslam hukukunun bütün bahislerini belirli bir sistem dâhilinde içinde barındıran kitaplardır. Bunlar usul-i fıkıh ve füru-ı fıkıh kitapları diye ikiye ayrılır. İslam hukuku hükümlerinin nasıl ve hangi kaynaklardan ve delillerden çıkarılacağını anlatan kitaplar usul-i fıkıh kitaplarıdır. Bunlar fıkıhın yöntembilim kitaplarıdır ve en eskisi Şafii’nin er-Risale kitabıdır. Füru-ı fıkıh kitapları ise hukukun uygulanması aşamasında başvurulan kitaplardır.

Fetva mecmuaları, Osmanlı hukukunun bir kaynağı olarak şeyhülislamların yayınladığı fetvalardan oluşur.

Osmanlı hukukunun önemli kaynaklarından biri de padişahın ferman, emir ve kanunnamelerinden oluşan kanun hukukudur. Kanunnameleri de üç grup halinde incelemek mümkündür.

Şer’iyye sicilleri, kadı defteri, kadı sicili, kadı sicilleri, zabt-ı vekayi veya şer’iyye sicil defterleri gibi çeşitli tabirlerle adlandırılmaktadır. Şer’iyye sicillerinde kullanılan dil, başlangıçta Arapça iken zamanla neredeyse tamamen Türkçeye dönüşmüştür. Siciller tutuluş şekillerine göre üçlü bir ayrıma tabi tutulmaktadırlar.

Bunların yanında Kuran ayetlerini tefsir eden ve Hz. Muhammed’in sünnetini nakleden tefsir ve hadis kitaplarıyla; belirli bir hukuk meselesi üzerinde yazılan hukuk eserleri (risaleler), Osmanlı tarihini ele alan Osmanlı devrinde ve Cumhuriyet döneminde yazılan eski ve yeni genel tarih kitapları da Osmanlı hukukunun ikincil bilgi kaynakları arasındadır.

Klasik Dönem Osmanlı Hukuk Sistemi

Osmanlı Devletinde şer’i hukuk ile örfi hukukun ilişkisi çok tartışmalı bir husustur. Şer’i hukuk ile kast edilen İslam hukuku kurallarıdır. Örfi hukuk ise kısaca Osmanlı padişahının koyduğu kanunlar olarak tanımlanabilir. Osmanlı örfi hukuku ise devlet otoritesinin yaptığı bir hukuktur. Örfi hukukun köklerinin, eski Türk devletlerindeki kağanın töre koyması ve kurultayın kural koyması ile ilişkisi oluşturmaktadır.

Örfi hukukun oluşma biçimi şer’i hukuktan ayrıdır. Osmanlı Devletinde Divan-ı Hümayun içinde etkin bir görevli olan nişancı örfi hukukun hazırlanmasıyla görevlidir. Medrese eğitimi almış ve İslam hukukunu iyi bilen bir görevlidir.

Örfi hukuk ile şer’i hukuk birbirine karşıt, birbiriyle yarışan iki ayrı hukuk sistemi değildir. Padişahın İslam hukukuna göre, ihtiyaç halinde ve İslam hukukunun boş bıraktığı sahalarda zaten kural koyma yetkisi vardır. Başka bir deyişle padişah örfi bir kural koyarken, aslında İslam hukukundan aldığı bir yetkiyi kullanmaktadır.

İlk İslam devletlerinde kadı mahkemeleri şer’i hukuku, başka bir deyişle şeriatı; mezalim mahkemeleri de örfi hukuku uygulamışlardır. Osmanlılar bütün mahkemeler için geçerli tek ceza kanunnamesi koyarak kadı mahkemesi ile mezalim mahkemesi arasındaki ikiliği kaldırmışlardır. Osmanlı kamu hukukunun esas yeniliği kadıların hem şeriatı, hem de kanun hukukunu uygulama mecburiyetinde olmalarıydı.

Hanefi mezhebi XVI. asrın ortalarından itibaren Osmanlı Devleti topraklarında resmî mezhep haline getirildiğinden Osmanlı idaresi, sadece Hanefi kadılar tayin etmiş ve Osmanlı mahkemelerinde hukukî meseleler sadece Hanefi hukukuna göre çözülmüştür.

Fetva, dinî ve hukukî sorulara verilen karşılıktır. Osmanlı Devletinde de, önceki Türk-İslam devletlerinde olduğu gibi, fetva bir yandan karmaşık davalarda hukuku açıklama ve uygulama işlevi görmüş; diğer yandan da kendi kendine bir hukuk kitabına bakacak halde olmayan halka meseleleri basitçe izah etmeye yaramıştır. Fetva yerine getirilmesi zorunlu bir hüküm olmamasına rağmen, kadılar genellikle müftünün fetvasını kabul edip uyuşmazlığı o doğrultuda çözmüşlerdir.

Müftü kuramsal olarak dinî hukukun yorumlayıcısıdır. Fakat Osmanlı şeyhülislamları ve kenar müftüleri denilen başşehir (paytaht) dışındaki müftüler, sadece şerî’atla ilgili değil, kanunname ile düzenlenen konulara ilişkin de fetvalar vermişlerdi.

İslam hukukunun dinî kökenli olması hasebiyle kurallarının değişmeyeceği, hep aynı kalacağı, dolayısıyla yeni ihtiyaçları karşılamak için uyarlanmaya ve değişime yeteneksiz olduğu görüşü Batılı araştırmacılarca sık sık iddia edilmiştir. Osmanlılar da bu hukukun gelişmesine hem şer’i hükümleri ihtiyaçlara ve örf ve adet kurallarına göre yeniden yorumlayarak hem de padişahın İslam hukukunun düzenlemediği sahalarda koyduğu kanunlarla birçok katkılarda bulunmuşlardır.

Yargı

Osmanlılar kendilerinden önceki Türk-İslam devletlerinin ve bilhassa Selçuklu devletinin yargı teşkilatını ve hukukunu almışlardır. Bu devletlerin hukuk sistemi İslam hukukuna dayanmaktadır.

Kadıların görev sürelerine müddet-i örfiye adı verilirdi. Osmanlılarda, kadıların görev süreleri zaman içinde farklılıklar göstermiştir. Osmanlı kadılarının belli bir maaşı yoktu, mahkemeye intikal eden her türlü iş ve miras taksiminden kanunnamelerle belirlenmiş olan ücretleri veya harçları alarak geçimin sağlardı.

Her mahkemenin yargı yetkisi belli bir coğrafî bölge ile sınırlıdır. Buna o mahkemenin kaza/yargı çevresi denir. Bu yargı çevresinin sınırları, kadı beratında belirtilir. Kadı ancak kendi yargı çevresindeki uyuşmazlıkları çözebilir. Buna aykırı davranışlar yasaklanmıştır. Ancak bazı hallerde bir kadının yargı çevresindeki uyuşmazlığa merkezin görevlendirmesi ile başka bir hukuk adamının özel yargıç olarak bakması mümkündür. Bu şekilde görevlendirilen yargıçlara müvellâ denirdi.

Kadıların verdiği kararlar esasen kesindir. Fakat kadının kararından hoşnut olmayan taraf davasının yeni baştan görülmesi veya temyiz yoluyla incelenmesi ve gerektiğinde bozulması için kazaskerlere (kadıasker), padişaha veya padişah divanına (Divan-ı Hümayun) başvurabilirdi.

Osmanlı Devletinde padişah sınırlı bir yasama yetkisiyle birlikte yürütme ve yargı yetkisini de kendi şahsında toplardı. Osmanlı Devletindeki bütün kadıları tayin yetkisi devletin başı sıfatıyla padişaha aittir. Padişahlar bu yetkilerini başlangıç dönemlerinde kazaskerler, daha sonra mevleviyet denilen büyük kadılıklar için şeyhülislamlar vasıtasıyla kullanmışlardır.

Osmanlı kayıtlarında kadı yerine hakim, hakimü’l-vakt ve hakim’ş-şer kavramları da kullanılmıştır. Hakim padişah tarafından yargılamaya yapmaya ve hüküm vermeye vekil eden kişidir. Osmanlı’da yargılama yetkisine kaza velayeti adı verilmiştir.

Osmanlı Devletinde yargılama yönetimi iki şekilde görülür. Bunlar kadının yani yargıcın yargılama yetkisi ve Divanın yargılama yetkisidir. Bu ayrım uygulanan murafaa yani duruşma usulüne ve hâkimin takdir yetkisinin genişliğine de dayanır. Göreve başlayan her kadı ihtiyaca göre bir veya birkaç naip tayin ederdi. Bazı yerlerde naiplerin kadılara aylık maktu yani belirli bir ücret ödediği belirtilir. Naipler kısa süreliğine görev yapabildikleri gibi uzun süre de görev yapabilirler.

Yargılama usulü basit ve kısa sürede sonuç alacak şekildedir. İspat vasıtaları tanıklık (şahitlik), yemin ve yeminden kaçınmadır. Asıl ispat vasıtası şahitler olduğu için şahitlerin güvenilir olup olmadıkları çok sıkı usullere göre araştırılmış ve aranan şartları taşıyanlar mahkemelerde tanık olarak kabul edilmişlerdir.

Yargılama alenî yani herkese açıktır. Yargılama esnasında şuhûdü’l-hâl denen bir gurup güvenilir insan mahkemede hazır bulunur. Bunlar uyuşmazlığa değil, yargılamaya şahitlik ederler. Kadının düzenlediği belgenin altında bunların adları da yazılır. Bunlar davanın şahitlerinden farklıdır.

İkrar ispatı gerektirmediği için delil olarak kabul edilmemektedir. Hukuk dilinde ikrar; bir kişinin başkasının kendisinde olan hakkını bildirmesidir.

Osmanlı mahkemesi tek hakimlidir. Mahkemenin verdiği karar kesindir. Osmanlı Devletinde davanın tarafları mahkemelerde yaygın olarak vekiller tarafından temsil edilmesine rağmen, Tanzimat’tan önce avukatlık bir meslek olarak ortaya çıkmamıştır.

Osmanlı yargı teşkilatı esas olarak Rumeli ve Anadolu diye iki bölgeye ayrılmış, Kuzey Afrika ve Kırım, Rumeli kazaskerliğine bağlanmıştır.

Vilayet, sancak ve kazâ halinde teşkilatlandırılan Osmanlı idarî yapısında kazâ en küçük birimi teşkil etmesine rağmen, belirleyici bir konumdaydı. Kazâ veya kadılık denen idarî bölge Osmanlı Devletinin sivil hükümetinde ana düzen olup padişah ve onun divanı doğrudan doğruya bu sistem yoluyla memleketi kendisine bağlamakta, kanunnamelerini ve fermanlarını kadılıklar eliyle uygulamaktaydı.

Osmanlı Devletinde yargılama faaliyeti esas olarak “meclis-i şer’” de denen kadı mahkemesince veya şer’î mahkemece yürütülüyordu. Bunun dışında Divan-ı Hümayun ve diğer bazı divanlara da görev verilmişti. Ayrıca ülkede bulunan gayrimüslim yabancıların (müstemenler) kendi aralarındaki ihtilaflara konsolosluk mahkemelerinin; Osmanlı Devletinin uyruğu olan gayrimüslimlerin kendi aralarındaki bazı ihtilaflarına da cemaat mahkemelerinin bakma yetkisi vardı.

Osmanlı Devletinde yargı faaliyetlerinin yürütülmesinde en üstte şeyhülislam yer alırdı. Ayrıca Rumeli ve Anadolu kazaskerleri de yargılamada önemli bir yere sahipti. Bunların altında büyük kadılar yer alırdı ve mevleviyet kadılığına tayin edilen kadıya da molla adı verilirdi. İstanbul kadılığı mevleviyet kadılığının en itibarlısı ve en yüksek mevkie sahip olanıydı. Mevleviyet kadılarından sonra kaza kadıları ve onların yardımcıları olan naipler gelirdi.

Padişah kadı atama görevini zamanla kazaskerlere bırakmış, sonraları şeyhülislam da kadıları atamaya başlamıştır. Kazaskerler veya şeyhülislam tarafından atanan kadılar bölgelerindeki idarecilerden bağımsız olarak görevlerini yapmış, idare tarafından kendilerine karışılması veya idarecilerin bizzat yargılama yapmaları esasen söz konusu olmamıştır. Başka bir söyleyişle istiklal-i mehâkim (mahkemelerin bağımsızlığı) gerçekleşmiştir.

Devlet Başkanı (Padişah)

Osmanlı Devletinde padişah belirleme/belirlenme şekilleri şunlardır:

  • Seçim : Payitaht merkezindeki küçük ve etkili gurubun hanedan içinden birini tercihi şeklinde olurdu. Bu seçimde başkentteki ulema, yeniçeriler, vezirler ve sadrazamın rolü önemliydi.
  • Veliaht tayini: Padişahlığa geçmede Osmanlıların kullandığı ikinci usul, mevcut padişahın sağlığında yerine geçecek şehzadelerin birini işaret etmesi şeklindeydi. Veliaht tayini açık bir şekilde olmaktan ziyade birtakım imalarla da gerçekleşmekteydi.
  • Gasp/İstibdad : Güç kullanarak tahta çıkılmasıdır.
  • Ekberiyet usulü : Tahtın boşalması halinde, Osmanlı hanedanına mensup erkek üyelerin yaşça en büyük olanının tahta çıkmasıdır.

Osmanlı sultanı tahta çıktıktan sonra payitahttaki önde gelen yöneticiler kendisine biat ederlerdi.

Osmanlılarda kardeş katline ilişkin düzenleme Fatih Sultan Mehmet tarafından yapılmıştır. Terim olarak kardeş katli sadece padişahın kardeşlerinin öldürülmesini değil tüm hanedan mensuplarının da katlini ifade etmektedir. Osmanlı devletinde ekberiyet sistemi yerleşinceye kadar kardeş katli yaşanmıştır.

Sadrazam

Veziriazam adı da verilir. Osmanlı Devletinde padişahtan sonra gelen en yüksek görevlidir. Bürokrasideki görevlendirmeler bizzat sadrazam tarafından yapılır. Sadrazam Fatih Sultan Mehmet’ten sonra Divan-ı Hümayun toplantılarına da başkanlık etmiştir.

Divan-ı Hümayun

Divan-ı Hümayun Osmanlı Devletindeki en yüksek mahkemeydi. Hem İslam hukukuna (şer’î), hem de kanunname hukukuna (örfi) göre davalara bakardı. Bunun anlamı Osmanlı Devletinde adalet teşkilatında bu bakımdan bir ikiliğin değil, tekliğin hâkim olduğu ve davaların genellikle kadı mahkemesinde çözüldüğüdür.

Suç işleyen kadılar da burada yargılanırdı. Divan-ı Hümayun yargı denetimi dışında üst mahkemeydi. Divan hem ilk ve kesin hüküm yeri, hem de bir çeşit temyiz mercii olarak işlerdi. Divanın ilk yargılama yeri olması hem şer’î, hem de örfi hukuk bakımındandı. Yerel kadıların bakmaktan kaçındığı davalar ile Osmanlı Devletinin uyruğu gayrimüslim din adamlarıyla ilgili davalara doğrudan doğruya divan bakardı.

Divan-ı Hümayunun asil üyeleri veziriazam, kubbelatı vezirleri, kazaskerler, nişancı, defterdar ve Rumeli Beylerbeyi’dir. Deniz seferinde bulunmayıp da İstanbul’da bulunduğu zamanlarda kaptan-ı derya ve vezir payesi taşıdığında yeniçeri ağası da divan üyesi olurdu.

Veziriazam Divanı

Veziriazam, Divan-ı Hümayun toplantısından sonra kendi konağında ikindi divanını toplayıp Divan-ı Hümayunda neticelendirilememiş veya görüşülmesine ihtiyaç duyulmamış işleri karara bağlardı. Sadrazamın cuma günleri kendi konağında kazaskerlerin katılımıyla kurduğu Cuma Divanında (huzur murafaası da denilen) sadece dava dinlenir, hem örfi hem de şer’i davalara bakılırdı. Örfi davalara veziriazam, şer’i davalara kazaskerler bakardı. Aynı zamanda İstanbul, Galata, Eyüp ve Üsküdar kadılarının katılımıyla toplanan ve genellikle İstanbul tüccarlarının davalarının görüşüldüğü Çarşamba Divanında veziriazam davaları dinlerdi ve gerekli hallerde kadılara da dinletilirdi.

Kazasker Divanı

Kazaskerler Divan-ı Hümayunda veziriazamın görevlendirmesiyle şer’î davalara bakmaktan başka, ayrıca Rumeli kazaskeri haftanın beş günü kendi konağında kurduğu mahkemede genellikle askerîlerin davalarına bakardı.

Osmanlı Devletinde Gayrimüslimler

Zimmet Arapça bir kelime olup anlamı himaye, sahiplenme, koruma, vikaye şeklindedir. Zimmet anlaşması terim olarak İslam devletinde yaşamayı ve bu devlete itaat etmeyi kabul eden gayrimüslimler ile İslam devleti arasındaki anlaşmayı ifade ederdi. Böyle bir anlaşmanın tarafı olan gayrimüslim kişilere zimmi denirdi. Osmanlılar da İslam hukukunu uygulayan bir devlet olarak aynı hakları zimmilere iç hukuklarının gereği olarak tanımışlardı ve zimmi statüsündeki gayrimüslimler de devletin vatandaşlarıydılar.

Osmanlı Devletinde gayrimüslimler tam bir can ve mal güvenliğinin dışında kendi dinlerinin ibadet ve ayinlerini icra etmeyi, bayramlarını kutlamayı ve mabetlerinin muhafaza edilmesi ve ibadete açık tutulması hakkına sahiptirler.

Osmanlı Devletinde hukuki bakımdan Müslüman tebaa haricinde kalan diğer dini inanış gurupları gayrimüslimler genel başlığı altında zimmiler olarak ifade edilmesine rağmen, Osmanlı belgelerinde umumiyetle Musevilere Yahudi, Ortodoks Hristiyanlara zimmi ve Gregoryenlere Ermeni denilmiştir. Oysa hukuki yönden hepsi de zimmi konumundaydı; bu adlandırma ilgili kişiler hakkında daha fazla bilgi vermeye dönüktür.

Osmanlı Devletindeki gayrimüslim vatandaşların hukuki ve kazâî özerkliği iç hukuk gereğidir. Osmanlılarda iç hukukları gereği gayrimüslimleri tanımışlardır.

Müstemenler ve Hukuki Konumları

Eman kelimesinden türeyen bu terim aslında dârülharb uyruğundan olup geçici bir süre için izinle (eman ile) dârülislâma giren kimsedir. Güvenliği teminat altında anlamını taşır. Hukuki statüleri zimmilerinkiyle benzerlik gösterir. Bugünkü hukuktaki bu kişiler “yabancılar”dır.