Ünite 8: Osmanlı Diplomasisinde Restorasyon ve Sonrası (1878-1918)

Giriş

Osmanlı diplomasisinin son dönemini teşkil eden 1878- 1918 yılları, Osmanlı tarihi açısından kritik bir süreç olmuştur. Bu döneminin Osmanlı diplomasi tarihi açısından en önemli özelliği, diplomasisinin Babıâli’den Yıldız Sarayı’na kayması ve Sultan II. Abdülhamid’in (1876-1909) uhdesine geçmesiydi. Tanzimat ve Islahat dönemlerinde görülen diplomaside bürokrat belirleyiciliği ve sorumluluğu sonra ermiş; her türlü yetki artık II. Abdülhamid’in eline geçmişti.

II. Abdülhamid’in diplomasideki diğer bir yeniliği ise, eski Osmanlı müttefikleri arasına yeni ve taze güç olan Almanya İmparatorluğu’nu da katmasıydı. Geleneksel Osmanlı müttefikleri Fransa, İngiltere ve Rusya’nın yanına Alman imparatorluğu etkili bir aktör ve bir denge unsuru olarak dâhil edilmiştir. Ayrıca Abdülhamid Han panislamist bir dış politikanın işaretlerini vermiştir. Kesin olarak bu politikayı güdüp gütmediği ise tarihçiler arasında halen tartışılan bir konudur.

1878-1918’deki Osmanlı diplomasisi, Abdülhamid dönemi ile İttihâd ve Terakkî dönemi olmak üzere iki ana başlık altında ele alınmaktadır. Her iki döneme de kendi içinde farklı alt başlıklara ayrılmaktadır.

1878-1918 Dışişleri Teşkilatı Ve Dış Temsilcilikleri

Osmanlı Modernleşmesi’nde önemli bir yere sahip olan II. Abdülhamid’in saltanat yıllarında dışişleri teşkilatı ve dış temsilciliklerinde önemli gelişmeler yaşanmıştır. Tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi, diplomasi alanında da kurumsallaşma anlamında Tanzimat ve Islahat dönemleri sürecinde yapılan modernleşme faaliyetleri bu yıllarda önemli oranda tamamlanmıştır. Bu dönemdeki hariciye teşkilatı;

Hâriciye Nezâreti, Divân-ı Hümâyun Tercümanlığı, Müsteşarlık Dairesi, Encü-men-i Hâriciye (komisyon), Mektub-ı Hâriciye (ülke içi Türkçe yazışmalar), Tahrirât-ı Hâriciye (ülke dışı yazışmalar), Tercüme Odası, Hâriciye Muhasebeciliği, Hâriciye Teşrifatçılığı (Protokol işleri), Hukuk Müşavirliği, Matbuât-ı Hâriciye Müdiriyeti (dış basın takibi), Umûr-ı Şehbender Müdüriyeti (konsolosluk işleri) Umûr-ı Hukûkiyet-i Muhtalıta Müdüriyeti (ihtilaflı hukuk işleri), Sicil-i Ahvâl Müdüriyeti (personel işleri), Tab’iyyet Müdüriyeti (vatandaşlık işleri) ve Umur-ı Telgrafiye Müdüriyeti’nden (telgraf işleri) oluşmakta idi.

Bu dönemdeki büyükelçilikler; Berlin, Paris, Londra, Viyana, Petersburg, Roma, Tahran ve Washington idi. Orta elçilikler şunlardı: Atina, Stockholm, Brüksel, Bükreş, Belgrad, Sofya, Çetine, Madrid ve Lahey

Berlin Kongresi’yle Oluşan Yeni Diplomatik Düzen ve Sultan II. Abdülhamid’in Diplomasisi

Birinci Dönem: Osmanlı-Rus Harbi ve Berlin Kongresi Sonrası (1876-1882): 1876-1882 arasına tekabül eden birinci dönemde, II. Abdülhamid’in arka planda olduğu, devlet işlerini ilgili kurumlara ve devlet adamlarına bıraktığı görülmektedir. Henüz tecrübesiz ve daha da önemlisi kendisini tahta getiren devlet adamlarına bağımlı olduğu bu dönemi, selefleri Sultan Abdülmecid (1839- 1861), Abdülaziz (1861-1876) ve V. Murad’ın (1876) bir devamı olarak görmek gerekiyor. Mithat Paşa Abdülhamid’e Kanunu Esasiyi ve Meşrutiyeti ilan etmesi şartıyla padişahlık teklifinde bulunmuştu. Meclisi Mebusan da var olduğu için iki koldan padişahlık sınırları içinde kalmak zorunda olan Abdülhamid 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi ağır bir mağlubiyetle sonuçlanınca Mithat Paşayı sürgüne göndermiş, Meclisi de fesh ederek bütün yetkileri tekrar uhdesine almıştır.

Savaş sonrası Ayestefanos Antlaşması çok ağır şartlarına rağmen imzalanmak zorunda kalmıştı. Ardından Avusturya ve İngiltere antlaşmanın yeniden düzenlenmesi için devreye girmişti. İngiltere Rusya, Avusturya ve Osmanlı ile gizli antlaşmalar yapıp kongre öncesi bütün çıkarlarını garanti altına almıştı. Osmanlı’dan Kıbrıs’ı kendisine bırakmasını istemiş, Osmanlı da Rusya’nın yeniden saldırması durumunda silah desteği karşılığında bunu kabul etmişti. 1878 yılında Berlin’de toplanan kongrede Osmanlı lehine bir sonuç çıkmasa da daha kötü bir durum geçici olarak ötelenmiştir. Asıl amaç Avrupalı devletler arasında yeni bir savaşın çıkmamasıdır.

Berlin Kongresi, Osmanlı tarafı için hiç de hayırlı sonuçlar vermediği gibi, Paris Kongresi misalinde olduğu gibi, uzun vadede çıkacak birçok soruna da siyasî ve diplomatik zemin hazırlamıştır. Bunun sonucunda II. Abdülhamid, hem Rus Harbi’nin hem de Berlin Kongresi’nin yaralarını sarmak için mutlakî yönetime tekrar dönmek ve içe kapanmak zorunda kalmıştır. Tek adam yönetimine dönülmesi ve içe kapanma, aynı zamanda Osmanlı diplomasisinde bir istikrarın ve restorasyonun gerçekleşmesine de vesile olmuştur. Ayrıca bu şekilde Tanzimat ve Islahat dönemlerinde doruğa çıkan yabancı büyükelçilerin Osmanlı devlet adamları ve diplomatları üzerindeki abartılı etkileri ve Osmanlı iç işlerine yaptıkları sınırsız müdahaleler en aza indirilmiştir

Birinci Dönemin Diplomatik Olayları: Bu dönemde cereyan eden önemli gelişmelerin başında Avusturya’nın, işgal ordusu komutanının ifadesiyle “insancıl ve uygar bir misyonu yerine getirmek!” için 70.000 kişilik orduyla 28 Temmuz 1878’de Bosna-Hersek’i işgali gelmektedir. İşgal ve devamında işgale karşı başlayan direniş Osmanlı diplomasisini uzun süre meşgul etmiştir. Direnişi kıran Avusturya 20 Ekim 1879’da Osmanlı Devleti ile imzaladığı anlaşma ile ancak buraya hâkim olmuştur.

Osmanlı Devleti’nin kadim müttefiklerinden olan Fransa da, Berlin Kongresi diplomasisinden kendisine düşen payı 4 Mayıs 1881’de Tunus’u işgal ederek almıştır. II. Abdülhamid, bu işgale askerî olarak karşılık veremeyeceğini bildiği için, Avrupalı Büyük Devletler indinde bazı diplomatik hamlelerle buna engel olmaya gayret etmesine rağmen, her hangi bir sonuç alamamıştır. Zira Tunus bizzat Bismarck tarafından, Avrupa barışının kurtarılması için Berlin Kongresi’nin kulislerde Fransa’ya teklif edilmişti. Bu şekilde Osmanlı Devleti, Avrupa barışı için Tunus’u Fransa’ya vermek suretiyle bir bedel ödemek zorunda kalmıştır.

Osmanlı Devleti, Berlin Kongresi’yle başlayan bu süreçte en büyük hayal kırıklığını kadim müttefiki ve geleneksel hâmisi İngiltere’den yaşamıştır. İngiltere, henüz kongre öncesinde Rusya tehdidini bahane göstererek ve daha da önemlisi kongrede yardım etme bahanesiyle 12 Temmuz 1878’de Kıbrıs’ı almıştır. Bununla da yetinmeyerek takriben dört yıl sonra bu kez 12 Temmuz 1882’de Mısır’ı da işgal etmiştir. İşgalin nedeni ise 11 Haziran’da İskenderiye’de patlak veren olaylar sırasında Avrupalıların mahallesine saldırılması, yağmalanması ve birkaç kişinin öldürülmesiydi. Bunu bahane eden İngiltere donanmasını İskenderiye’ye göndererek önce şehri bombardıman etmiş ardından asker çıkartarak şehri işgal etmiştir. Böylece II. Abdülhamid henüz daha tahta çıktığı ilk yıllarda, Avrupalı Büyük Devletlerin ve kadim müttefiklerinin hepsine toprak vermek zorunda kalmıştı. Bunlardan sadece Rusya, Osmanlı Devleti’ni mağlup ettiği için toprak alırken; diğerleri her hangi bir savaşa gerek olmadan Osmanlı’nın fiilî durumundan istifade etmek suretiyle istedikleri yerleri işgal etmişlerdi. Bu durum II. Abdülhamid için bir hayal kırıklığı idi. Bu şartlar altında mevcut müttefiklere karşı denge olabilecek yeni bir müttefike ihtiyaç duymuştur.

İkinci Dönem: Almanya ile Yakınlaşma ve Sonrası (1882- 1908): II.Abdülhamid’in dış siyasetindeki ikinci dönemini, Alman Askerî Heyeti’nin Otto von Kähler’in başkanlığında 21 Haziran 1882 tarihinde istihdam edilmesiyle başlatmak gerekiyor. Devletin bağımsızlığını devam ettirmek ve mevcut durumu muhafaza etmek için denge siyasetinde yeni bir aktöre ihtiyaç duyan sultan, bu şekilde ilk ciddî adımını atmış ve takriben iki yıllık görüşmelerden sonra 1882 yılında bu istihdamı gerçekleştirmiştir. Sultan İngilizlerin Osmanlı’yı zor zamanda yalnız bırakıp, içişlerine sürekli müdahale ettiğini ve Arap milliyetçiliğini yayarak Mısır ve Arabistan’a sahip olmak istediklerini düşündüğü için yeni bir denge mekanizması kurmak istemiştir.

Fransa’nın 1830 yılında Cezayir ve 1881’de Tunus’u işgal etmesi ve Suriye ve Lübnan’la açıkça ilgilenmesi, bu devletin II. Abdülhamid’in denge siyasetinde ikinci planda kalmasına yol açmıştır.

Almanya’nın başta iktisadî, sanayi ve askerî alanlarda olmak üzere birçok sahada gelişmiş olması bu seçimde önemli bir etkendir. Diğer bir neden sömürge yarışına henüz tam başlayamayan Almanya’nın Osmanlı ile ortak bazı hedeflere yönelebileceği düşünülmüştür. Ayrıca Almanya Osmanlı’yı siyasi ve iktisadi güzel bir pazar olarak görmekte ve varlığını devam ettirmesinin çıkarına olduğunu düşünmekteydi. Almanya Ermeni meselesinde de İngiltere’ye karşı nüfuz kazanabilmek için Osmanlı’yı destekliyordu.

Dönemin Diplomatik Gelişmeleri

Abdülhamidî diplomasinin ikinci dönemi olan 1882-1908 arasında cereyan eden gelişmelerden ilki, Berlin Kongresi diplomasi düzeninin neden olduğu Doğu Rumeli Soru’nudur. Berlin Kongresi’nin kararları mucibince Bulgaristan üçe ayrılmış; bunlardan iki tanesi Doğu Rumeli ve Makedonya eyaletleri ismiyle Osmanlı Devleti’ne geri verilmişti. Fakat Bulgaristan her iki yerden de vazgeçmeyerek, buraları sınırlarına dâhil edebilmek için mücadeleye girişmiş ve öncelikli olarak dikkatini Doğu Rumeli’ye vermişti.

Berlin Kongresi’yle oluşan yeni diplomatik düzenin Osmanlı Devleti’ne açtığı diğer önemli problemlerden biri Girit Sorunu idi. Adada 1895’te patlak veren ve takriben üç yıl süren son isyan, Yunanistan başta olmak üzere Avrupalı Büyük Devletlerin araya girmesiyle milletlerarası diplomatik bir sorun boyutu kazanmıştır.

1897 Yunan Harbi: 1897 Osmanlı-Yunan Harbi de Berlin Kongresi’yle tesis edilen yeni düzenin bir sonucu olarak patlak vermiştir. Savaşın bu kongreyle bağlantılı iki temel nedeni vardı: Berlin Kongresi’nin Yunanistan’a toprak verilmesiyle alakalı maddesinin uygulanmasındaki ısrar ve çetin pazarlıkları ilk sırada yer almaktadır.

II. Abdülhamid’in çıkmaması için çok uğraştığı, fakat tam tersine Yunanistan’ın ise başlaması için her türlü provokasyon yaptığı Osmanlı-Yunan Harbi resmî olarak 17 Nisan 1897’de patlak vermiştir. Bu savaş Osmanlı Devleti’nin dağılma döneminde kazandığı en parlak askerî zafer olmasına rağmen, savaşın ardından istediği sonucu elde edememiştir. Osmanlı Ordusu, Yunan Ordusu’nu dağıtıp bütün Mora’yı geri alma fırsatı elde ettiği hâlde, önce Rus Çarı Alexandrowitsch Romanow (1894-1917) bizzat II. Abdülhamid’i arayarak savaşın durdurulmasını istemesi ve ardından da diğer Avrupalı Büyük Devletlerin araya girmesiyle 20 Mayıs’ta mütareke yapmak zorunda kalmıştır.

Ermeni Meselesi: 1890’larda aktif olarak başlayıp 1915 tehcirine kadar devam eden Ermeni Meselesi’nin Osmanlı iç sorunu olmaktan çıkıp, milletlerarası diplomatik bir boyutu kazanması 1878 Ayastefanos Anlaşması’nda 16. ve ardından 1878 Berlin Kongresi’nde ise 61. madde olarak geçmesiyle olmuştur. Buna göre Osmanlı Devleti, Vilâyet-i Sitte diye adlandırılan Ermenilerin sözde çoğunlukta oldukları Erzurum, Van, Bitlis, Elazığ, Diyarbakır ve Sivas’da reformlar yapacaktı. Ermenilerin nüfusun ancak %39’unu teşkil ettikleri bu bölgelerde adı geçen reformların uygulanması Osmanlı Devleti’nin buralarda hâkimiyetini kaybetmesi anlamına geliyordu. Nitekim kongrenin ardından özellikle de İngiltere 1881, 1883 ve 1886 yılında reform yapılması için teşebbüste bulunmuştur. Bu yetmemiş duruma göre 1894 yılında İngiltere, Fransa ve Rusya bir anlaşma yaparak Ermeniler lehine reform yapılması Osmanlı hükümeti indinde istekte bulunulması için “Ermeni Üçler itilâfı” kurmuşlar ve birlikte baskıda bulunmuşlardır. II. Abdülhamid ise bu baskılar neticesinde, reformun yapılmasını 1895 yılında kabul etmek zorunda kalmasına rağmen, bunu uygulamamış ve uzun bir sürece yayarak zaman kazanmaya çalışmıştır. Ancak dış destekleri de arkasına alan bazı Ermeni çeteleri Anadolu’da ve İstanbul’da tam bir terör havası estirmişlerdir. En çok ses getiren olaylar İstanbul’da yaşanmış Osmanlı Bankası bile 50 kadar terörist ile basılmıştı.

Kayser II. Wilhelm’in 1898 şark Seyahati: Bu olumsuz gelişmeler yaşanırken ve Avrupalı Büyük Devletlerin Osmanlı Devleti’ni âdeta köşeye sıkıştırdıkları bir sırada Alman imparatoru Kayser II. Wilhelm Osmanlı başşehri İstanbul, Kudüs ve Şam’ı ziyaret etmişti. Takriben bir ay süren bu gezi Osmanlı tarihindeki en önemli diplomatik gezilerden bir tanesidir.

Makedonya Meselesi: 1878 Berlin Kongresi’yle başlayan yeni düzenin Osmanlı Devleti’nin başına açtığı en önemli iç ve aynı zamanda diplomatik sorunlarından en önemlisi Makedonya Meselesi’dir. Avrupalı Büyük Devletler, reform yapılmasını şart koşarak Osmanlı’ya geri verdikleri Makedonya’ya Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan da sahip olmak istiyorlardı. Böylece ciddî mücadele alanına dönüşen bölgede cereyan eden gelişmelere Avrupalı Büyük Devletlerin de müdahale etmesiyle başlayan bu mesele 1912-1913 Balkan Savaşı’na kadar Osmanlı Devleti’ne asayiş, diplomasi ve askerî olarak büyük sıkıntılar yaşatmıştır.

İttihad ve Terakki Döneminde Diplomasi (1909- 1918)

II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinin ardından hükümdar olan Sultan V. Mehmed Reşad (1909-1918) dönemi Osmanlı diplomasisinde bazı değişikliklerin ve aynı zamanda sıkıntıların yaşandığı bir süreç olmuştur. Bu bağlamda yaşanan en önemli değişiklik diplomasi merkezinin belirleme ve uygulama olarak saray ve hükümdardan tekrar hükümete kaymasıdır. Bu dönemde takip edilen diplomasi konusunda, İttihâd ve Terakkî Cemiyeti’nde iki farklı görüşün bulunduğunu belirtmek gerekiyor. Cemiyetin sivil ve askerî kanatları arasındaki farklı yaklaşımlar bulunuyordu. Sivil kanat, İngiltere ve Fransa yanlısı diplomasiyi tercih ederken, askerî kanat Almanya taraftarıydı.

Dönemin Diplomatik Gelişmeleri: İtalyanların 29 Eylül 1911’de Trablusgarb’ı işgal etmesi, bu dönemin ilk önemli gelişmesiydi. Bu arada İstanbul’dan Trablusgarp’a gizlice geçen Enver Bey, Mustafa Kemal Bey ve Fethi Bey gibi genç Osmanlı subayları İtalyan işgaline karşı yerli halkla başarılı bir mücadele vermişler ve İtalyanlara önemli kayıplar vermişlerdir. İtalya, işgali çabuk gerçekleştiremediği için Osmanlı Devleti’ni baskı altına almak ve barışa zorlamak için 18 Nisan’da 12 adayı işgal etmiştir. Bu arada İtalya’nın imdadına Balkan Savaşı yetişmiştir. 8 Ekim’de Karadağ’ın Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmesi üzerine, İtalya ile antlaşma yapılmak zorunda kalınmıştır. 15 Ekim 1912’de Uşi Antlaşması imzalanmıştır. Buna göre Osmanlı Devleti Trablusgarp ve Bingazi’yi İtalya’ya bırakıyordu, Osmanlı Devleti bu bölgedeki Müslümanların haklarını korumaya devam edecek ve İtalya 12 adayı geri verecekti. Balkan Savaşı’ndan dolayı 12 ada belli bir süre daha İtalya’ya bırakılmıştı.

Balkan Savaşı (1912-1913): 1878 Berlin Kongresi ile oluşturulan yeni diplomatik düzenin neden olduğu önemli gelişmelerden bir tanesi de Balkan Harbi’dir. 8 Ekim’de Karadağ’ın Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmesiyle Balkan Savaşı başlamıştır. Karadağ’ın ardından 17 Ekim’de Bulgaristan ile Sırbistan ve nihayet 18 Ekim’de Yunanistan ardı ardına savaş ilanı yapmışlardı. Savaş Osmanlı Devleti için tam bir hezimet olmuş; tarihinin en büyük askerî, siyasî ve diplomatik mağlubiyetini almıştır. Devletin batı sınırları bugünkü Çorlu’ya kadar geri çekilmişti. Bunun üzerine hareket geçen Osmanlı Hükümeti, Avrupalı Büyük Devletlere müracaat ederek 3 Kasım’da ateşkes için aracı olmalarını istemişti. Müttefik Balkan devletlerinin bu kadar hızlı bir şekilde Osmanlı Devleti’ni mağlup etmeleri ve Balkanlar’da gelinen nokta başta Avusturya olmak üzere Almanya’yı rahatsız etmiş ve Rusya ile karşı karşıya gelmişlerdi.

Londra Konferansı’nın uzamasından istifade eden müttefik devletler savaşı tekrar başlatarak Osmanlı Devleti’nin elinde kalan Edirne dâhil son toprakları da işgal etmişlerdir. Edirne’nin düşman eline geçmemesi için darbe yapan ittihatçılar, bu kez acı gerçeği kabul etmek zorunda kalmışlar ve barış görüşmelerinin başlaması için Avrupalı Büyük Devletlerinden yardım istemişlerdi. Neticesinde Osmanlılar, 30 Mayıs 1913’de Londra Antlaşması’nı imzalayarak Gelibolu yarımadası dışındaki bütün topraklarını kaybettiğini kabul etmişlerdi. Bu arada Balkan devletleri kazandıkları Osmanlı topraklarını paylaşamadıkları için birbirleriyle savaş girişmelerinden istifade eden Enver Paşa, 22 Temmuz’da Edirne’yi geri almıştı. Balkan hezimetini resmî olarak bitiren İstanbul Anlaşması 29 Eylül’de Bulgaristan’la, Atina Antlaşması 14 Kasım’da Yunanistan’la ve İstanbul Anlaşması 13 Mart 1914’te Sırbistan’la imzalanmıştır. Bu şekilde tarihinin en ağır mağlubiyetlerinden biri olarak geride kalan Balkan Savaşı neticesinde Osmanlı Devleti, Balkanlar’daki topraklarının % 83’ünü ve nüfusunun % 69’nu kaybetmiştir.

Birinci Dünya Savaşı (1914-1918): Osmanlı diplomasi tarihinin en önemli konuları arasında Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesi ve savaş sürecinde yaşanan gelişmeler yer almaktadır. İngiltere ile görüşmek üzere Hakkı Paşa Londra’ya gönderilmiş ve müzakereler Basra Körfezi ve Güney Arabistan’da nüfuz bölgeleri olmak üzere, Fırat Nehri’nde ve Dicle Nehri’nde taşımacılık izninin verilmesi ve Bağdat Demiryolu’nun Bağdat-Basra arasının inşasının verilmesi gibi hususlar İngilizlere verilmiştir. Bu şekilde önemli iktisadî tavizler verilse de itilaf Devletleri tarafından dışlanan Osmanlı Devleti, âdeta Alman imparatorluğu tarafına itilmiştir. Zaten Almanya’ya sempati ile bakan İttihâd ve Terakkî Hükümeti, bu devletle ittifak yapmak için harekete geçmeden önce 22 Temmuz 1914’te Harbiye Nazırı Enver Paşa, Almanya Büyükelçisi’yle yaptığı bir görüşmede, Almanya ile ittifak antlaşması yapma niyetinde olduklarını resmen bildirmişti. Ardından 2 Ağustos 1914’te Osmanlı- Alman ittifak antlaşması gizlice imzalanmıştır.

Enver Paşa’nın, İngilizlerin önünden kaçan Alman Göben ve Breslau savaş gemilerinin 10 Ağustos’ta Çanakkale Boğazı’ndan geçmesine hükümete sormadan müsaade etmesi, Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesi sürecindeki ilk önemli gelişmedir. Bunun üzerine Osmanlı Hükümetini protesto eden itilaf Devletleri, 24 saat içinde bu gemilerin Türk karasularından çıkarılmasını istemişlerdi. Bunun üzerine hükümet bu gemilerin satın alındığını bildirerek kriz aşılmaya çalışılmış ve bu aşamada aşılmıştı da. Nihayet savaşa girmemize neden olan son gelişme, bir rivayet sadece Harbiye Nâzırı Enver Paşa’nın bilgisi; diğer bir rivayete göre Enver Paşa, Dâhiliye Nazırı Talat Paşa ve Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın bilgisi dâhilinde 29 Ekim’de Karadeniz’de cereyan etmiştir. Satın alındıktan sonra isimleri Yavuz ve Midilli olarak değiştirilen savaş gemilerinin de dâhil olduğu Osmanlı filosu Karadeniz’e açılarak Rus kıyılarını bombalamasıyla Osmanlı Devleti fiilî olarak savaşa girmiştir. Bu gelişmeden haberi olmayan Sadrazam Said Halim Paşa, Rusya ile hemen görüşerek diplomatik yolla çözüm bulmaya gayret etmiştir. Fakat itilaf Devletleri bu fırsatı değerlendirerek 3 Kasım’da Rusya, 5 Kasım’da İngiltere ve Fransa Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmiştir. Osmanlı Devleti ise 11 Kasım’da karşı savaş ilanı yaparak Birinci Dünya Savaşı’na resmen girmiştir.

Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na Alman saflarında savaşa girmesiyle alakalı süreç kısaca bu şekilde cereyan etmiştir. Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti’nin sonu olmuştur. Bu acı sonun sürecini belirleyen asıl gelişme 1908 Jön Türk ihtilâli ve sonrası olmuştur. ihtilâlle birlikte II. Abdülhamid’in hem Balkanlar hem de Avrupalı Büyük Devletler indinde kurmuş olduğu diplomatik denge çözülmüş; bunun yerini alabilecek bir diplomatik yapı bir daha tesis edilemediği için bu acı sonu hazırlayan süreç vuku’a gelmiştir.