Ünite 1: Ortaçağ Avrupa Tarihi ve Uygarlığı (5-15. Yüzyıl)

Ortaçağ Kavramı

Genel olarak, Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden, Yeniden Doğuş anlamına gelen Rönesans Dönemine kadar sürdüğü kabul edilen ortaçağ kavramı ilk olarak Rönesans Dönemi tarihçilerince kullanılmıştır.

Ortaçağ dönemi; Erken, Asıl ve Geç Ortaçağ olarak üç döneme ayrılabilir.

Erken Ortaçağ (5-11. Yüzyıl)

İ.S. yüzyılın başlarında İskandinavya’da yaşayan Germen kavimleri artan nüfus ve etkileriyle birlikte, Roma İmparatorluğu sınırlarındaki Ren-Tuna hattına yığıldılar. Orta Asyalı Hun Türkleri batıya doğru yürüyüşe geçtiklerinde karşılaştıkları Germen kabilelerinden Doğu ve Batı Gotlarını Roma sınırlarına doğru itmiştir. Gotların bu kaçışı bir domino etkisi yaratarak Germen kabilelerinin Roma sınırlarına girişine neden olmuştur. Hunlarla birlikte başlayan bu göç dalgası birçok kavimi etkileyerek uzun yıllar devam etmiş ve kavimler göçü olarak adlandırılmıştır.

Kavimler göçü sonrasında Batı Avrupa bir dönüşüme uğramış, Romalılar ve Germenler karışıp kaynaşmıştır. Kültürel üstünlük her zaman Romalılarda kalsa da idari üstünlük Germenlerin eline geçmiştir. Gotlar ve Franklar Galya’da Romalılaşmışlardır.

Ortaçağın bu karanlık döneminde, Avrupa, devlet otoritesinden yoksun kalmış ve büyük bir karmaşaya sürüklenerek, birçok Barbar krallık oluşmasına zemin oluşturmuştur. Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte idare barbar Germen şeflerinin eline geçmiş Eski Roma eyaletlerinde Germen krallıkları kurulmuştur. Roma idaresinin çöküşüyle yeni devlet kadrolarında Roma hukukunu kavrayıp uygulayabilecek personelin bulunmayışı ilkel Germen hukukunun egemenliğini getirmiştir. Siyasi düzeydeki bu değişiklik, ekonomik ve sosyal yapıyı da değiştirmiş, Geç Ortaçağ Dönemi’ne kadar kıtanın siyasi yapısını şekillendiren feodalizm ortaya çıkmıştır.

Feodalizm, teoride siyasi erkin feodal piramidin en üstündeki kralda toplandığı, kralın, gücünü mutlak sadakat koşuluyla ve kontrollü olarak yerel derebeyleriyle paylaştığı bir idare tarzıdır.

Erken Ortaçağ’da barbar devletleri arasında en uzun ömürlü olanı Frank Devleti’dir. Avrupa ana karasında oynadığı siyasi rolle öne çıkmaktadır.

Ortaçağları betimleyen en önemli özellikler etkili bir merkezi idarenin olmayışı, her an patlak verebilecek bir savaş ve kıtlıktır.

Feodal toplum, zayıfın daha güçlü kişilerden koruma talep ederek himayesine girdiğini betimleyen bir terimdir. Feodal toplum güçlü savaş lordlarının güçsüz kişilerce egemen güç olarak kabul edildiği, zayıfların kendilerini bu efendilere emanet ederek sadakatle hizmet sözü verdikleri bir toplum yapısıdır. Feodal toplumlarda, kralların vasalları olduğu gibi vasalların da vassalları olabiliyordu. Fakat kral vasallarının vassallarına hükmedemiyordu.

Ortaçağ toplumundaki en geniş ve en düşük sosyal grubu çiftçi köylüler oluşturuyordu. Üst sınıfların refahı çiftçi köylülerin emeğine bağlıydı. Köylü çiftçiler, feodal sistemin omurgasını oluşturmaktadır. Pek çok köylü, soylu sınıfın kırsaldaki malikânelerinde, ilkel kulübelerde yaşıyor ve çalışıyordu. Lord toprağın yanında malikânede yaşayan köylülerin de sahibiydi. Malikâneler, lordun ve ailesinin yaşadığı binalardan, çalışan köylülerin kulübelerinden, tarımsal ürünlerin saklandığı depolardan, tarlalardan ve meradan oluşuyordu. Güçlü bir lordun birçok malikânesi olabilirdi. Malikâneler özgür köylülerin ve serflerin çalıştığı malikâneler olarak iki tiptir. Serf, hiçbir hakkı olmayan, bir eşya gibi alınıp satılabilen, boğaz tokluğuna çalışma zorunluluğu olan köylüdür.

Asıl Ortaçağ (1000-1300)

Asıl ortaçağda Roma İmparatorluğu fikri yeniden canlandırılmıştır. 918’de Saksonya dükü kökenli I. Heinrich Almanya’nın Frank kökenden olmayan ilk kralı oldu.

Heinrich, Almanya’daki Swabia, Bavaria, Saxiona ve Lotharingia dükalıklarını birleştirerek güçlü bir krallık kurdu ve Almanya’nın toprak bütünlüğünü sağladı.

Krallığın başına 936 yılında, Heinrich’in oğlu ve halefi I. Otto geçmiştir. Otto, Batı Roma İmparatorluğunu yeniden kurma programının bir parçası olarak selefleri gibi Kilise’nin de desteğini sağlamıştır. 962 yılında Papa VII. Jean, Alman Kralı Otto’ya İmparatorluk tacını giydirmiş ve Batı Roma İmparatorluğu yeniden kurulmuştur.

Otto, imparator olur olmaz Papalık Devleti’ni tanımış ve kendisini kilisenin koruyucusu ilan etmiştir. Bu durum kiliseyi kraliyet kontrolüne sokmuş, piskopos ve baş keşişler, Otto’nun atanmış memur ve bürokratları konumuna gelmiştir. Hatta hiçbir papa, imparatora sadakat yemini etmeden makamına çıkmaz hale gelmiştir.

10. yüzyılın başlarında Fransa’da kurulan Cluny manastırının reformcu keşişleri, kiliseyi İmparatorluk egemenliğinden kurtararak özgürleştirmeyi istiyordu.

Papa IX. Leo, Cluny keşişlerini Roma’daki başlıca idari görevlere getirmiştir. Böylelikle 11. yüzyılın ikinci yarısında papalık iyice güçlenmiş ve Papa II. Nicholas, 1059’da papayı kardinallerin seçeceğini ilan etmiştir. II. Nicholas’ın bu hareketi, bugün dahi papayı seçen Kardinaller Kurulu’nun temelini atmıştır. Bununla birlikte papalık İtalya’daki yerel güçlerin ve imparatorluk gücünün etkisinden kurtulmuş olsa da, Avrupalı hükümdarlar papa seçiminde etkili olmaya devam ettiler.

Bu mücadele, Papa VII. Gregorius’un, Kilise’nin dünyevi otoriteden özgür olması gerektiği iddiasını harekete geçirmesiyle başlamıştır. 1075’te Papa Gregorius, ruhban sınıfından olmayan kişilerin Kilise hiyerarşisi içindeki herhangi bir düzeyde dinsel görevlere atanması durumunda aforoz edilme cezasına çarptırılmasına karar vermiştir.

Bu dönemden sonra papa ve ruhban sınıfı imparatorlar tarafından atanmış memur olmaktan çıkmışlar; papalar Kardinaller Kurulunca seçilmeye başlamıştır. Piskoposlar da papanın yetkilendirdiği yüksek kilise otoritelerince atanmaya başlamış, Batı Kilisesi dünyevi monarşilerden bağımsız bir güç haline gelmiştir.

Haçlı seferleri, krallar ile papaların çıkarları doğrultusunda gerektiği zaman iyi birer dost olabildiklerinin göstergesidir. Cluny reformu, ruhban sınıfını Birinci Haçlı Seferi’ne manevi destek vermeye, ruhbandan olmayan sınıfı da Müslümanlardan kurtarılmak istenen Kutsal Topraklara yönlendirmiştir.

Papa II. Urbanus, Bizans İmparatoru’nun Müslüman Türklere karşı Batılılara yardım çağrısını fırsat bilerek 1095’de Clermont Konsili’nde tüm Hristiyanları sefere davet etmiştir.

İlk Haçlı seferi, kazanç ve çıkar peşindeki insanlar tarafından üstlenilmiştir. Yeniden güçlenen papalık da bunda çok büyük rol oynamıştır. Papalar, ilk haçlı seferine katılanlara savaş meydanında ölürlerse endüljans (günahların cezasının bağışlanması) sözü vermişlerdir.

İlk üç Haçlı seferinde (1096-1099; 1147-1149; 1189-1192) Avrupalılar Antakya, Kudüs, Akka, Urfa gibi önemli toprakları elde ettilerse de egemenlikleri uzun sürmemiştir.

Innocentius’un dönemine rastlayan dördüncü haçlı seferinde 1202 yılında kutsal topraklara doğru yola çıkılmış, sonrasında rota değiştirilerek 1203 yılında Konstantinopolis ele geçirilmiştir. Bu Doğu Roma İmparatorluğu’nda Latin Dönemi’ni başlatmıştır. İmparator VIII. Micheal Palaiologos, başkent Konstantinopolis’i, Cenevizlilerden aldığı yardım sayesinde 1261’de yeniden ele geçirmiştir. Konstantinopolis’in işgalinin derinleştirdiği Doğu ve Batı arasındaki politik ve dini ayrılığı, Papanın Ortodoks Grekleri ve Slavları kazanmak için bir heyet göndermesi de yok edememiştir. Aksine Doğulu Hristiyanların Batılılara olan düşmanlığı artmıştır.

1066 yılında Anglosakson kral İtirafçı Edward’ın ölümü İngiliz politik yaşamında önemli değişikliklere yol açmıştır. Edward’ın çocuğunun olmaması, annesinin Norman olması sebebiyle, Normandiya dükü, İngiliz tahtı üzerinde hak iddia etmiştir. Kral Edward’ın ölümünden önce bu hakkı kabul etmesine rağmen, Kraliyet gücünün kaynağı olan Anglosakson aristokrasisi buna karşı çıkarak kendi kralını seçmiştir. Fakat Normanlar bu meydan okuyuş karşısında İngiltere’yi fethetmiş, Guillaume, İngiliz kralı olarak taç giymiştir.

Guillaume, İngiltere’nin tamamına boyun eğdirmek için yirmi yıl süren, bir harekât başlatarak, küçük ya da büyük tüm toprak sahiplerini kraldan toprak almış vassallar konumuna getirmiştir. Böylece güçlü bir monarşinin temelleri atılmıştır. Norman Hanedanı’nın 1154 yılında siyasi arenadan çekilmesiyle birlikte, Fransız Anjou dükü Henry, (II. Henry) İngiliz kraliyet tacını giymiş, (1154-1189) İngiltere’nin yönetimi Angevin Hanedanına geçmiştir. II. Henry ülke içinde otokratik bir hükümdar olmuş, Clarendon Nizamnamesi ile ruhban sınıfı sivil mahkemelere tabi kılmıştır (1164); aristokrasi ve ruhban sınıfın şiddetli direnişine rağmen Piskoposların seçiminde kontrolü ele geçirmiştir.

İngiliz halkı; aristokrasi, ruhban ve şehirli adamların tam desteğiyle, Henry’nin haleflerinden Kral John’a karşı ayaklanmıştır. Öfkeli halkın isyanı 1215’te kralın Magna Carta (Büyük Sözleşme)’yı onaylamasıyla son bulmuştur. Magna Carta, kralı ve haleflerini sonsuza dek bağlayarak, kraliyeti kanunlara dayalı bir idari sistemin içine çekmiştir.

İngiltere’de Magna Carta ilan edilirken aynı dönemde Fransa’ya güçlü feodal prensler egemendi. Bu durum, Capet Hanedanı’nın başlangıcından (987) II. Philip Augustus dönemine (987-1223) kadar devam etmiştir. Philip Augustus’un büyük oğlu IX. Louis (1226-1270), birleşik ve mutlak bir krallığı devralmıştır. Düzeni ve yerel yönetimde adaleti sağlamak için uğraşmıştır. Louis devri, Skolastik düşüncenin Altın Çağı’dır.

12. ve 13. yüzyıllarda Fransa’da ve İngiltere’de istikrarlı yönetimler gelişirken; 13. yüzyıl ortasında Almanya’yı, Burgundiya’yı ve kuzey İtalya’yı kapsayan Roma-Ger- men/Alman imparatorluğumdaki gelişmeler çok farklıydı. Alman hükümdarlarının Güney İtalya’yı imparatorluğa katma çabaları, Almanya’yı iki yüzyıl süren kanlı savaşlara sürüklemiştir. Bununla birlikte imparatorların, atalarının taşraya birer memur olarak atadığı Alman prenslerini bu toprakların mutlak efendileri olarak tanıması, ülkenin 19. yüzyıl sonlarına, Alman Birliği’nin kuruluşuna kadar parçalanmış hâlde ve güçsüz kalmasına yol açmıştır.

Asıl Ortaçağ’da Ekonomik Yapı

Geç Ortaçağ’a kadarki süreçte malikânelerin yapısında iki temel değişim olmuştur. İlki tek aile mülkünün yükselişi ve malikânelerin parçalanmasıdır. Bu gelişmenin sonucunda tasma şeklindeki koşum takımı, at nalı ve ürün dönüşümlü üç tarla sistemi gibi teknolojik ilerlemeler olmuştur. İkinci değişiklik, Haçlı seferleri sonrasında ticaretin canlanması ve şehirlerin yükselmesiyle birlikte oluşan, serfin yükümlü olduğu hizmetleri para cinsinden ödeyebilmesidir.

11. ve 12. yüzyıllarda, Batı Avrupa nüfusunun sadece yüzde beşini oluşturan kentler, feodal lordlar tarafından yönetiliyordu. Kentlerde yaşamayı ve çalışmayı kabul eden gönüllülere ayrıcalıklar tanınıyordu. Bu da kırsaldaki serflerin kentlere göçüne neden oluyordu. Kırsaldaki serf sınıfı, kentlere zanaatkârları ve ilk girişimci tacirleri kazandırdı. Serf soyundan gelen uzun mesafe tacirleri, uzak ülkelerle ticaretin risklerinden büyük kârlar elde etmişlerdir. Bugünkü Batı Avrupa kentleri, ticaretin ivme kazanmasıyla ve özellikle uzak ülkelerle ticaret yapan tacirler tarafından yaratılmıştır.

Geç Ortaçağ (1300-1400)

Geç Ortaçağda siyasi, sosyal ve dinsel alanda yaşanan gelişmeler Avrupa’yı bir kez daha sarsmış, İngiltere ve Fransa arasında yüz yıllık bir döneme yayılan Yüzyıl Savaşları (1337-1453) başlamıştır. Barut ve ağır topun icadı yüzünden, bu savaşlarda ağır kayıplar verilmiştir. Kara Ölüm olarak da adlandırılan veba ticari yolları izleyerek Doğu’dan, Avrupa ana karasına girmiştir. Veba, 1348-1350 arasında Avrupa’nın birçok bölgesini etkisi altına almış ve nüfusun beşte ikisini yok etmiştir.

İngiliz kralları Yüzyıl Savaşları’nın harcamalarını karşılamak için halka yeni vergiler yüklemişlerdir. Kralın vergi taleplerine parlamentonun yeni dayatmaları eklenince yeni kanun maddeleri ortaya çıkmış, orta sınıftan halkın temsilcileri parlamentoya girmiştir. Böylece I. Edward’ın (1272-1307) yönetiminde parlamentoya dayalı yönetim tarzı, İngiltere’nin değişmez bir idari kurumu olarak yerleşik hâle gelmiştir. Fransız kralları, savaşı finanse etmek için İngiliz kralları gibi vergi koymadan önce aristokratik Kraliyet Konseyine danışırken çıkan kararlar yetersiz kalmıştır. Bu nedenle kral Philip, bir finansman aracı olarak, ruhban, aristokrasi ve kent soylulardan oluşan, Etat Generaux meclisini kurmuştur (1355). Bu meclisten kral sıkışık durumunlarda kendi çıkarları doğrultusunda yararlanmış, İngiliz Birleşik Parlamentosu’nun aksine, etkin bir yönetim aracı çıkarılamamıştır. 14. yüzyılda Fransa, İngiltere gibi birliğini sağlayamamış ve feodal yapıdan merkezî devlete geçememiştir. Yüzyıl Savaşları, iki ülkeye demografik ve ekonomik açıdan büyük kayıplar verdirmesinin yanı sıra her iki tarafta da halkı kralın etrafında birleştirerek, ulusal duyguyu güçlendirmiştir.

Veba salgının Avrupa’da yayılmasıyla birlikte salgının yol açtığı özellikle serf nüfusundaki büyük kayıplar emek gücünü azaltmış ve aristokratların mülklerindeki üretimi düşürmüştür. Bunun sonucunda emek değer kazanarak köylü ve kalifiye zanaatkâr ücretlerini artmıştır. Pek çok serf, angaryalardan para ödeyerek kurtulmaya başlamış, çiftlikleri terk ederek daha kazançlı iş olanakları sunan şehirlere akın etmişlerdir. Tarımsal ürünlere olan talebin azalması, fiyatları düşürmüş ve lüks tüketim ürünlerinin fiyatları artmıştır. Tüm bu gelişmeler geleneksel güçlü aristokrasiyi olumsuz etkilemiş, 14. yüzyılda İngiltere ve Fransa yönetimleri, yasaları, köylülerin dolaşımını sınırlamaya ve vergilerini artırıp ücretlerini düşük tutarak eski dengeleri korumaya çalışmışlardır. Her iki ülkede de köylü sınıfı bu çabalar karşısında isyanlar çıkarmıştır. Aristokrasi, bu isyanları şiddetle, kanlı bir şekilde bastırmıştır. Kent endüstrileri vebanın ağır etkilerine rağmen kârlı çıkmıştır. Kent meclisleri, kırsaldan gelen göçmenlerle rekabeti düzenlemek ve göçü kontrol altına almak için yasalar çıkarmışlardır. Lüks tüketime artan düşkünlük, üretici zanaatkâr sınıfının önemini artırmıştır. Geç Ortaçağ’da zenginleşen zanaatkâr ve tacirler, geleneksel güç odaklarına karşı kendi loncalarını oluşturmuşlar, böylece eski soylu sınıfla, yeni siyasi mücadelelere girebilmişlerdir. Sonunda aristokrasi, tüccar sınıfına şehir meclislerine girme hakkını vermek zorunda kalmıştır. Ruhban sınıfı da, veba salgınından etkilenmiş, üyelerinden pek çoğunu bu hastalığa kurban vererek azalmıştır. Kardinaller kurulu, 1409’da üç farklı papayı seçmek zorunda kalmış, kilise otuz altı yıllık (1378-1415) bir kriz yaşamıştır.

Ortaçağ Kültür ve Uygarlığı

Ortaçağ Avrupa dünyasındaki bilim ve felsefenin gelişmesinde, Bizans İmparatorluğu’nun başkenti Konstantinopolis’in Osmanlı Türkleri tarafından kuşatıldığı yıllarda Batı’ya göç eden Bizanslı âlimlerin büyük katkısı vardır. Diğer bir önemli katkı da İspanya’daki Endülüs Emevî medreseleri aracılığıyla antik bilimin İslam âlimleri tarafından yorumlanarak Arapça’ya çevrilmesi ve Batı üniversitelerinde Latinceye aktarılmasıyla olmuştur.

Batı Avrupa’nın ilk yükseköğrenim kurumu olan 1008’de kurulan Bologna Üniversitesi’ne, 1158’de Alman imparatoru Friedrich Barbarossa tarafından ayrıcalıklar tanınmıştır. Modern üniversitenin temel taşları olan öğrenci ve hocaların ilk resmi organizasyonları ve ilk lisans programları bu üniversitede oluşturulmuştur.

Bologna Üniversitesi, Roma Hukuku çalışmalarını canlandırmasıyla ünlüdür ve Güney Avrupa (İspanya, İtalya ve Güney Fransa) üniversitelerindeki hukuk çalışmaları için bir model olmuştur. Ayrıca, Paris de Kuzey Avrupa üniversiteleri ve teoloji çalışmaları için bir esin kaynağı olmuştur.

İnanç ve bilgiyi, kiliseyle özellikle Aristo düşüncesiyle birleştirmeye çalışan Ortaçağ Avrupa’sının felsefe anlayışına skolastik deniyordu. Avrupalı skolastikler felsefe ve teoloji arasındaki ilişkiyi tartışıyorlardı. Aristoteles, dünyanın ezelî ve ebedî olduğuna inanıyordu. Bu görüş, İncil’in Genesis (Dünya’nın Yaratılışı) bölümünde vurgulandığı üzere, Dünya’nın zaman içinde yaratıldığı yönündeki Yahudi-Hristiyan öğretisiyle çelişiyordu. Peter Abelardus, Aristoteles’in mantığıyla Baba, Oğul ve Kutsal Ruhun Tek olanla ve Tek olanın da Baba, Oğul ve Kutsal Ruhla aynı olamayacağını öne sürdü. Böylelikle kilisenin öğretilerine ( Teslis (Üçleme): Baba-Oğul-Kutsal Ruh) ters düşmüş oldu.

Paris piskoposu, 219 felsefi önermeyi mahkûm ettiği zaman Aristoteles’in Hristiyan teolojisinin temelini kazdığı yönündeki eleştiri ve şüpheler doruğa çıkmıştır. Felsefeye, kilisenin gerçek kabul ettiği Hristiyan dogmasından daha fazla ilgi gösterenler mahkûm edilmiştir. Hümanizmin babası kabul edilen Francesco Petrarca, Cola di Rienzo, Dante Alighieri, Giovanni Boccaccio dönemin önemli yazarlarındandır. Dante’nin Vita Nuova (Yeni Hayat)’sı ve Divina Komedia (İlahi Komedya)’sı Petrarca’nın soneleriyle birlikte modern İtalyan dili ve edebiyatının temelini oluşturur. Petrarca’nın öğrencisi ve arkadaşı Giovanni Boccaccio’da Hümanist çalışmaların öncüsü kabul edilir.

Ortaçağ sanatı, Hristiyanlığın etkisi altında kalmış dini nitelikli bir sanattır. Roma İmparatorluğu İ.S. 395 yılında ikiye ayrılınca, Ortaçağ sanatı da Batılı ve Doğulu Hristiyan Sanatı olarak ikiye ayrılmıştır. Ortodoks mezhebine bağlı olan Doğu Hıristiyan Sanatı, Katolik Roma’dan farklılaşarak Bizans’a özgü bir sanat anlayışı geliştirmiştir.

Yahudiliğin etkisi altındaki erken Hristiyanlık, başlarda tasviri yasakladığı için ilk resim örnekleri ancak İ.S. 3. yüzyıldaki katakomp duvarlarında görülebilmiştir. Bu dönemde dinsel olmayan tek sanat eseri Normanların İngiltere’yi istilasını anlatan 70 metre boyundaki Bayeux Halısı’dır. 6. yüzyılda İtalya’nın Ravenna kentinde yapılan Ostrogot kralı Büyük Thedoric’in anıtsal mezarı Avrupa mimarîsinin erken örneklerindendir.

Normanlar, 1066 yılında Britanya’yı işgal ettiklerinde yeni bir mimarî üslup getirmişlerdir. Bu üslup, Britanya’da Norman üslubu, kıta Avrupa’sında ise Roman üslubu (Romanesk) olarak adlandırılmıştır. Başlangıcı 1050’lere tarihlenen Romanesk mimarî üslubu, Avrupa’nın değişik yörelerini etkilemiştir. En tipik ve anıtsal örnekler daha çok Almanya, Fransa ve İngiltere’de bulunmaktadır.

Ortaçağ mimarisinin son büyük aşaması Gotik dönemdir. Başlangıcı 12. yüzyıl ortalarına tarihlenen Gotik sanat, Rönesans dönemine kadar sürmüştür. Gotik sanat denildiğinde akla gelen sivri çatı ve kuleleriyle göğe (Tanrı’ya) doğru yükselen, dev boyutlu katedral yapılarıdır. Gotik mimarinin başlangıcı Paris yakınlarındaki St. Denis Manastır Kilisesi’nin inşa edildiği 1122 yılına tarihlenir. Gotik dönemin en başarılı ve klasik örnekleri Paris ve çevresindedir. Yapımlarına 13. yüzyılda başlanan bu yapılar Lyon, Chartres, Rheims, Amiens ile Paris Notre-Dame Katedralleridir.