Ünite 8: Önermesel Doğru

Giriş

‘Doğru’ kavramı felsefenin genelinde büyük bir öneme sahip olduğu için üzerinde durulması gerekir. Bu yüzden ‘önerme’ ve ‘doğru/yanlış’ kavramlarının arasındaki ilişkiye değinilecektir.

Önermesel Doğrunun Felsefi Önemi

‘Önerme’, doğru veya yanlış olabilen bir cümlenin içerdiği düşüncedir. ‘Doğru’nun felsefi olarak araştırılabilmesi için birkaç alanda birden irdeleme yapmak gerekmektedir. Çünkü bu kavramı, diğer kavramlar gibi belli bir felsefi kategori içinde incelemek olanaksızdır. Doğru, metafizik veya ontolojik araştırmaları ilgilendirebilir.

Doğru önermelerin veya doğruluğun var olacağını söylemek tartışmaya oldukça açık bir felsefi iddiadır. Her durumda, doğrunun yalnızca metafizik alanına ait olmadığını, dil felsefesini ve semantik çalışmaları ilgilendiren bir yönünün olduğunu söylemek olanaklı görünmektedir.

Dünya bilgimiz önermesel doğru kavramıyla yakından ilişkilidir. Deneyimsel bilgimizin en ilginç ve kritik bölümü doğru önermeleri içerir. Bu durum doğrunun yalnızca metafizik ve semantik kapsamında değil, epistemoloji açısından da çok büyük önem taşıdığını gösterir.

Doğru kavramını epistemoloji kapsamında ciddiye alan felsefecilere göre, bu kavramı bilgi açısından kritik kılan en temel neden, bizim etrafımızdaki dünyaya dair düşünce ve inançlarımızın doğal olarak doğruya yönelmiş olmalarıdır. Burada kastedilen, dünyaya yönelik sonradan deneyimsel inançların normal şartlar altında gerçekliğe iyi bir uyum gösterdiği ve hatta uyum göstermeye yönelik bir tarzda oluştuğudur. Deneyimsel inançlar, gerçekliği algılayıp anlamaya çalışan öznelerce oluşturulur.

İnsanlar dünyaya yönelik deneyimsel inançların mümkün olduğunca doğru olmasını tercih ederler. Yani bütün yararlarından ve getirebileceği avantajlardan bağımsız olarak, doğruyu kendisi için de isteyebilirler.

Temel Doğruluk Kuramı

Doğruluğun felsefe için öneminin ne olduğuna değindikten sonra ele alınması gereken diğer önemli konu doğruluk kuramlarının neler olduğudur. Doğruluk kuramları önermesel doğrunun ne olduğunu veya felsefi anlamda nasıl oluştuğunu aydınlatmayı hedefler.

Bir kavramın insanlar tarafından yaygın bir şekilde kullanılması o kavramın ne olduğunun ve nasıl oluştuğunun iyi anlaşıldığını göstermez. Bu sebeple doğrunun yapısının veya doğasının da felsefi yöntemlerle açıklanması gerekir. Dolayısıyla sorunun çözülmeye çalışılması konuyla ilgili olarak kuramlar üretmiştir.

Karşılık Kuramı

Doğruluğun iki unsurun birbirine uygun düşmesi, örtüşmesi veya birisinin diğerine karşılık gelmesi sonucu ortaya çıktığını öne sürer. Doğruluğun ortaya çıkması için hangi iki unsurun uyum içinde olması gerektiği sorusuna verilen yanıtlar arasında, nesne-özne, idea-gerçeklik, dildünya ve önerme-olgu sayılabilir. Doğruluk ilişkisinin bir tarafında özneye veya öznelliğe ait olan şeyler, diğer tarafında ise nesneye veya nesnelliğe ait olan unsurlar yer alır. O halde bizim inanç ve cümle gibi önermesel unsurlarımızın doğru olmasının nedeni, bu unsurların gerçekliğin unsurlarına karşılık gelmesidir.

Konunun gündeme gelişinde Aristoteles’in etkisi büyüktür. Metafizik adlı kitabında konuyla ilgili fikirlerinden bahsetmiştir. Ona göre ‘doğru’ kavramını, söylenenlerin onlarla uygunluğu şeklinde tanımlanmaktadır. Ancak bu muğlak bir tanımdır.

Aristoteles’ten sonra Aquino’lu Aziz Thomas, doğruluğu ‘var olan şeyle zihnin uygun olması’ şeklinde tanımlamıştır. Bazı belirsizliklerin ve soruların yol açtığı bu tanıma karşı, Aristoteles mantığına alternatif bir mantık ortaya çıkmış ve bununla ilintili olarak yeni bir metafizik tasarımının şekillenmesi ile olanaklı olmuştur.

Bağdaşım Kuramı

Karşılık kuramının en büyük rakibinin bağdaşımcılık olduğu söylenebilir. Karşılık kuramına göre daha yakın çağlara ait olan bir düşüncedir. Bağdaşımcı kuramın ana fikrinin ortaya çıkması Modern Çağ’da gerçekleşmiştir. Kuram, nesnelci yaklaşımın çok büyük bir sorun içerdiğini iddia etmektedir.

Bağdaşımcılık F. H. Bradley ve B. Blanshard gibi düşünürlerce savunulmuş önemli bir felsefi görüştür. ‘Bağdaşım’ ile ‘mantıksal tutarlılık’ birbirine oldukça yakın kavramlardır, ancak aralarında önemli bir felsefi fark vardır. Eğer bir önerme kümesi aralarında çelişki sergilemiyorsa bu küme tutarlıdır.

Bağdaşımın ortaya çıkması için, ortada bir tutarsızlığın veya çelişkinin olmaması yetmez. Bağdaşımı olan bir kümenin elemanlarının birbirlerini içeriksel olarak az çok desteklemesi beklenir.

Bağdaşımcılığa göre, belli bir inancın veya önermenin doğru olması onun diğer inançlarla veya önermelerle bağdaşmasına, onlara uymasına bağlıdır. Bağdaşımcı doğruluk kuramı, önermelerin doğru değeri kazanabilmesi için onların zihinden bağımsız bir gerçekliğe karşılık gelmesi gerektiğini ileri süren karşılık kuramının hatalı bir felsefi görüşe dayandığını söyler.

Karşılık kuramı, doğruluk bağlantısının nesnel ucunu insanlardan ve onların zihinlerinden bağımsız bir alan olarak tasarlar. Bağdaşımcı düşünürler ise basit sapmaların ciddi sorunlar yarattığını söyler. Bir önermenin gerçekliğin nesnel ve maddesel unsurlarına ‘karşılık gelmesi’ kabul edilemez bir düşüncedir.

Bağdaşımcılara göre, önermesel doğruluk nasıl oluşur sorusuna verilebilecek en iyi yanıt, Berkeley’in ‘bir idea yalnızca ideaya benzeyebilir’ fikriyle önemli bir benzerlik gösterdiğini söylemekle elde edilebilir. Bağdaşımcı felsefeciler, bir önermenin doğru değeri kazanmasının diğer önermelerle bağdaşım içinde olmasıyla olanaklı olduğunu savunurlar. Doğru bir önerme, bağdaşımı yüksek bir önermeler sisteminin bir parçası olduğu için doğrudur. Yani, doğruluk ancak zihinselliğin, düşüncenin veya dilsel yapıların varlığında ve onların çerçevesinde anlaşılabilir.

Bir önermenin bağdaşım sonucu doğru değeri kazanması şüpheli gözükebilir. Doğrunun ortaya çıkması için nesnel dünyanın unsurlarına gereksinim olduğu düşüncesi hem sağduyusal anlamda çekicidir hem de pek çok felsefeciye oldukça mantıklı gelir. Ancak buna yanıt olarak, karşılık kuramının da bazı önemli felsefi zorlukları olduğuna işaret edilebilir. Bağdaşımcılığın şüpheli görünmesinin başka bir nedeni ise, bir sistem içinde bağdaşım sergilemenin ‘doğru’ özelliğinin ortaya çıkması için yeterli olmadığı yönündeki sezgidir.

Bağdaşımcılık tezi başka bir açıdan da yorumlanabilir. Her ne kadar karşılık kuramı doğruluğun maddesel veya nesnel dünyadan kaynaklandığını öne sürse de, maddi dünyanın önermeleri nasıl doğru yaptığı açık değildir. Karşılık kuramını savunan olgucular yani gerçekçiler, önermelerin olgusal karşılıklarının nesnel dünyada olduğuna inanırlar. Buradan ortaya çıkan sorunların karşılık kuramından ziyade bağdaşımcılık kuramıyla önemli bir sonuca varılacağı görüşebilir.

Gereksizlik Kuramı

Çağdaş doğruluk kuramları arasında gereksizlik kuramı önemli bir yere sahiptir. Frank Ramsey ve Peter Strawson gibi 20.yüzyıl düşünürleri tarafından savunulmuş olan gereksizlik kuramının diğer kuramlardan en büyük farkı, doğru konusunda yeni bir seçenek sunmaktansa, doğrunun ‘gereksiz’ bir niteleme olduğunda ısrar etmesidir.

Gereksizlik kuramına göre, doğru nitelemesinin bir önermenin anlamına herhangi bir katkısı yoktur. Bir önermenin dile getirdiği düşünce veya yargı için ‘doğrudur’ dediğimiz zaman o düşünceye bir katkı yapılmış olmaz.

Eğer gereksizlik kuramı temelde haklıysa ‘doğru’ gibi önemli bir yüklemin ve kavramın ne işe yaradığı sorunu ortaya çıkar. Gereksizlik görüşünü savunanların bazıları bu soruya yanıt verirken ‘doğru’nun doğal diller kapsamında nasıl kullanıldığına dikkat çekmişlerdir. Bu kuramı savunan düşünlerin çoğu, ‘doğru’ kavramının felsefi olarak abartılmasından rahatsız olurlar. Karşılık veya bağdaşımcılık kuramını savunan felsefeciler doğrunun bir yapısı ya da en azından değişmez bir özü olduğunu varsayarlar. Gereksizlik görüşünün savunucuları ise bu noktaya karşı çıkarlar.

Pragmacılık

Pragmacılık 19.yüzyılın sonlarından itibaren felsefe sahnesinde yerini almıştır. Deyimin Yunanca kökenine inildiğinde ‘pratik, somut işlevler, eylem’ gibi anlamlarla karşılaşılır. Pragmacı bir perspektiften bakıldığında karşılık kuramı gerçekliği kavramaya çalışan özneleri temelde edilgen bir konumda tasarlamaktadır. Bilmek esas itibariyle, nesnel gerçekliği zihne veya dile kopyalamaktadır. Nesneler özneleri etkiler ancak bilgisel süreçlerde öznelerin nesne üzerinde bir etkisi olamaz.

Pragmacılığın önemli düşünürleri arasında Charles Sanders Peirce, William James ve John Dewey vardır. bu pragmacı düşünürlere göre, bizim önermenin veya yargının doğruluğundan söz etmemiz, yaşadığımız dünya içinde gerçekleştirdiğimiz eylemlerden, nesneleri anlama ve dönüştürme yetilerimizden kopuk olamaz. ‘Bilgi’ adını verdiğimiz zihinsel durum ve ‘doğru’ adını verdiğimiz nitelik, doğa ve toplum içinde eylemde ya da işlevde bulunan insanların ilgileri ve beklentileri tarafından belirlenir ve şekillendirilir.

Pragmacı görüşe göre, doğruluk ve karşılık ancak bireylerin eylemlerinin sonuçları yoluyla anlaşılabilir. Yaşayan insanlarla ve onların eylemleriyle ilintilendirilmeyen ‘karşılıklar’ içi boş felsefi soyutlamalar olmaktan öteye gidemeyecektir.

Gerçekçi bir felsefecinin ilgilendiği konu, bir önerme ve nesnel gerçeklik arasındaki varlıksal/bilgisel ilişkidir. Ve bu ilişki soyut bir bağıntıdır. James’e göre ise, eğer olguönerme uyuşması sonucunda bir ‘doğru’ bağıntısı oluşuyor ancak bu doğrunun insanların pratik yaşamlarını etkileyecek herhangi bir sonucu olmuyorsa, o doğrunun varlığından bahsetmek anlamsızdır.

James, insandan bağımsız gerçekliğin doğruları ontolojik bir şekilde oluşturup evrene dağıtmasının olanaksız ve hatta anlamsız olduğunu söylemektedir. James’in pragmacı görüşlerinden çıkarmamız gereken en önemli derslerden biri şu şekilde ifade edilebilir: İçinde yaşadığımız dünyada insanlar olmasaydı, doğruluk bağıntıları ya da doğruluk niteliği de olmayacaktı. James, doğru önermeler bağlamında, geleneksel karşılık kuramını ve onun varsaydığı varlıksal gerçekçi bakışı açıkça reddeder. Ona göre, zihinsel veya öznel olanla nesnel olan arasında gerçekten bir örtüşüm veya karşılık bağıntısı var ise, bu bağıntı ancak deneyim içinde ve etkileri gözlemlenebilecek bir şekilde olmalıdır.

Doğruluk Kuramlarının Değerlendirmesi

Dört kuramdan en bilineni ve felsefeciler arasında en tartışılmış olanı karşılık kuramıdır. İlginç bir şekilde, diğer üç kuramın esas itibarıyla karşılık kuramını hedef alarak ortaya çıktığı söylenebilir. Karşılık görüşünü benimseyen düşünürler rakiplerinin yönelttiği ağır eleştirilerin ışında belli ödünler vermiş ve diğer üç görüşün belli fikirlerini kabul etmişlerdir. Bu durum özellikle 1980’lerden bu yana üretilen karşılık kuramlarında kendisini göstermektedir.