Ünite 8: Ödemeler Dengesi, Dış Borçlar ve Döviz Piyasası

Ödemeler Bilançosu

Yıl içerisinde yabancı ülkelerle yapılan bütün ekonomik faaliyetler ödemeler bilançosuna (dengesine) kaydedilir. IMF’ye göre ödemeler dengesi (bilançosu), belli bir süre (1 ay, 3 ay veya 1 yıl) içinde bir ekonominin yerleşikleri ile yabancılar oluşan ekonomik akımlara bağlı değerlerin, transfer ödemelerinin ve rezervlerde meydana gelen değişikliklerin sistematik ve muhasebe kayıtlarına uygun olarak tutulduğu istatistiki belgedir. Ödemeler bilançosu ülkenin belli bir andaki borç ve alacaklarını değil, ülkenin belli süre (genellikle 1 yıl) içinde diğer ülkelerle yapmış olduğu ekonomik işlemlerin ne yönde değiştiğini göstermektedir.

Ödemeler bilançosunda iki temel hesap türü bulunur. Bunlar cari işlemler hesabı ve finans hesabıdır.

Cari işlemler hesabına dönem içerisinde gerçekleştirilen mal ve hizmet ticareti kaydedilir. Buna karşın yerleşik ve yabancıların gerçekleştirdiği sermaye hareketleri finans hesabına kaydedilir. Yılsonu itibarıyla cari işlemler ve finans hesabının, ödemeler bilançosunda dengeyi sağlayacak şekilde gerçekleşmeleri beklenir.

Finans hesabı ise dış finansal varlık ve yükümlülük hareketlerini kapsamaktadır. Finans hareketleri, bir ülkenin dış finansal varlıkları ve yükümlülüklerindeki değişimler ile bu değişimlerin karşılıklı kayıtlarını içermektedir. Finans hesabında, doğrudan yatırımlar, portföy yatırımları, finansal türevler, diğer yatırımlar ve rezerv varlıkları kayıt altına alınmaktadır.

Türkiye’de ödemeler bilançosu verilerini Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası hazırlamaktadır.

Türkiye ekonomisinde cari işlemler hesabındaki açığın temel kaynağı, dış ticaret işlemlerinden (mal dengesinden) doğan açıktır. 2009 yılı küresel krizin en ağır yıl olduğu için Türkiye’nin cari açığında da rekor düzeyde azalma olmuştur.

Cari İşlemler Hesabı ve Dış Ticaret Açığı

Cari açık gerek literatürde gerekse uygulamada bazen ekonomik büyümenin maliyeti, bazen de ekonomik krizlerin nedeni olarak görülür. Cari açık analizlerinde doğrudan yabancı sermaye yatırımları, portföy akımları, dış krediler, dış ticaret akımları ve döviz rezervleri önemli parametrelerdir.

Cari işlemler hesabında açık oluşuyorsa ve sermaye girişleri ile bu açık giderilemiyorsa, merkez bankasının resmî rezervleri kullanılarak ödemeler bilançosu denkleştirilecektir. Bu durumda da merkez bankası rezervlerinde bir azalma meydana gelecektir.

Osmanlı dış ticaret politikası, ürün bolluğunu esas alan bir anlayışa sahip idi. Dönemin uluslararası çağdaş dış ticaret anlayışının yeterince anlaşılamadığı söylenebilir. Türkiye benzer bir uygulamayı planlı dönem olarak nitelenebilecek 1963-79 döneminde de yaşamış ve bu politikanın alternatif maliyeti bir hayli yüksek olmuştur. Osmanlı dış ticaret anlayışı klasik tarım imparatorluğu anlayışına paralel olarak temelde ihracatı engelleyici, ithalatı artırıcı bir özelliğe sahip idi.

Düvel-i Muazzama, Osmanlı’da İngiltere, Almanya, Rusya ve Fransa gibi büyük devletlere verilen addır.

Türk ekonomisinin 1923-29 döneminde korumasız olarak dışa açık fakir bir hammadde ekonomisi olduğu söylenebilir. Lozan Anlaşması hükümleri gereği, 1929 yılına kadar devletin dış ticaret politikası belirleme yetkisi sınırlıdır. Beş yıllık bir geçiş sürecinin ardından gümrük vergilerini serbestçe yükseltme imkânı elde edilmiş, bu yetki ile çıkarılan bir yasa sayesinde 1929 yılından yerli üretimi artırmak, özellikle sınaî üretimini dış rekabete karşı korumak gümrük vergileri yükseltilmiştir.

Bir ülkenin iktisaden dışa açıklık derecesinin bir ölçütü olarak kullanılan toplam dış ticaret hacminin millî gelire oranı, 1929 yılından itibaren önemli bir gerileme kaydetmiştir. Ancak 1930 yılından itibaren ithalattaki dramatik düşüş bu açığı, ihracattaki düşüşlere rağmen, fazlaya çevirmiştir.

1980 yılına gelindiğinde, ihracatta tarımın payı %57,4’e düşerken, sanayinin payı 36 olarak gerçekleşmiştir. 24 Ocak 1980 Kararları ile birlikte izlenmeye başlanan ihracata dayalı kalkınma stratejisi ile birlikte ihracatta tarım ürünlerinin payı azalırken, sanayi ürünlerinin payı ciddi oranda artış göstermiştir.

Dış ticaret, sadece cari işlemler hesabının değil, aynı zamanda ödemeler bilançosunun da en önemli hesap grubudur. 2017 yılı için mal ihracatı ve ithalatının toplamı (dış ticaret hacmi) 391,3 milyar dolara ulaşmıştır. İhracatın ithalatı karşılama oranı istisnalar hariç %75’lerin üzerine kalıcı olarak çıkamamıştır. İhracatın ithalatı karşılama oranı 1980-2001 dönemi için yıllık ortalama %63,3, 2002-2017 döneminde ise ortalama %73,5 düzeyindedir; ancak dönem içinde bu oranda dalgalanmalar da gözlenmektedir.

Türkiye’de ithalatta ağırlık sermaye ve ara mallarındadır. 2017 yılında ithalatımızın %87,5’i sermaye (yatırım) malı ve ara malından oluşmaktadır. İthalatımızın ağırlıklı olarak sermaye ve ara malından oluşmasının nedeni, yerli üretimin ithal sermaye malı ve girdilere olan bağımlılığından kaynaklanmaktadır. İleri teknoloji ve sermaye-yoğun ürünleri üretebilen yerli üretimin yetersiz ya da hiç bulunmaması sebebiyle ithal mallara olan bağımlılık kırılamamakta ve buna bağlı olarak ekonomi büyümeye başladığında, ithalat talebi de artmaktadır. Bu, dış ticaret dengesine hem de cari işlemler dengesine olumsuz yansımaktadır.

İhracatımız içinde AB ülkelerinin azalan payı, İslam İşbirliği Örgütü ülkeleriyle yapılan ihracatın payı artırılarak karşılanmaya çalışılmıştır. Karadeniz Ekonomik İşbirliğine (KEİ) üye ülkelerle gerçekleştirilen dış ticaret hacmimiz de OECD, AB ve İslam ülkelerinden sonra dördüncü sırada yer almaktadır.

Finans Hesabı

Ödemeler dengesinde çift kayıt sistemine göre tutulduğu için borç ve alacakların birbirine eşit olması gerekir. Fakat bazı kalemlere ait bilgilerin eksik olması, kayıt yapılırken gerçekleşen hatalar ve unutmalar nedeniyle ödemeler dengesi ile ilgili eksik ve fazlalar net hata ve noksan yazılmaktadır. Net hata ve noksan kaleminde pozitif (+) değer söz konusu ise ülkeye resmî kayıtlara girmeyen sermaye girişi olmaktadır.

Finans hesabında doğrudan yatırımlar, portföy yatırımları ve krediler yer almaktadır.

Doğrudan yabancı yatırımlar, giriş yaptığı ülkeye sermayenin yanı sıra teknoloji ve işletme bilgisi de getirmektedir. Doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının yarattığı ekonomik ve sosyal etkiler ülkelerin kalkınmasında önemli katkı sağlamaktadır.

2017 sonu itibarıyla dünyadaki doğrudan yatırım stokunun üçte ikisi gelişmiş ülkelerde üçte birisi ise gelişmekte olan ülkelerdedir.

Gelişmekte olan ülkelerde sermaye ve tasarruflar görece kıt olduğu için, bunların fiyatları (faiz) da yüksek olur.

Türkiye’de de tasarruflar yetersiz olduğu için, yurt dışından yurt içine, yüksek getiri oranlarından yararlanmak için bir para akışı olur.

Türkiye, kronik tasarruf açığı yaşayan bir ülke olduğu için bu girişlerin sermaye maliyetini aşağı çekme yönünde kayda değer işlev gördüğü söylenebilir. Yatırımlar için ihtiyaç kaynaklar yetersiz olan yurt içi tasarruflarla karşılanması durumunda faiz oranları hızla yükselerek sermaye maliyetini artıracaktır.

Dış Borçlar

Bir ekonomide hanehalkları, kamu kesimi, firmalar kesimi ve dış âlem olarak nitelenen ekonomik aktörler arasındaki borç-alacak ilişkisi borç olgusunu ortaya çıkarmaktadır. Borç alma veya borç vermenin arkasındaki güdü ise, her bir aktörün fon ihtiyacı ile elindeki fon miktarının birbirine denk olmamasıdır. Türkiye ulusal düzeyde fon açığı veren bir ülkedir. Borçlanmanın ve net olarak dışa karşı borçlu olmanın arkasında yatan neden de bu fon açığıdır. Ulusal düzeyde fon açığının temel iki göstergesi tasarruf-yatırım dengesi ile cari işlemler açığıdır. Bir ülke tasarruf açığı veriyorsa, yaklaşık aynı düzeyde cari açık da vermektedir. Türkiye’de 2004 yılına kadar kamu kesimi tasarruf açığı, özel sektör tasarruf fazlası vermiş; ulusal düzeyde ise net tasarruf açığı söz konusu olmuştur.

Türkiye ekonomisi net kaynak açığı yaşayan bir ekonomi olma özelliğini sürdürmüştür. Millî gelirin oranı olarak ulusal düzeyde dış kaynak açığı genelde ortalama %5 düzeyinde olup, ekonomik büyümenin yüksek olduğu yıllarda artış göstermekte, kriz yıllarında ise düşen ekonomik büyümeye paralel olarak azalmaktadır. Türk ekonomisine ne kadar fazla yabancı kaynak girerse, ekonomik büyüme o kadar yüksek olmaktadır.

Türkiye borç yönetiminin temel ilkelerini 1 Eylül 2002 tarihli “Borç ve Risk Yönetiminin Koordinasyonu ve Yürütülmesine İlişkin Esas ve Usuller Hakkında Yönetmelik” ile tespit etmiştir. Buna göre iki temel borçlanma ilkesi tespit edilmiştir:

  • Makroekonomik dengeleri gözeterek para ve maliye politikaları ile uyumlu sürdürülebilir, saydam ve hesap verebilir bir borçlanma politikası izlenmesi.
  • Finansman ihtiyaçlarının, iç ve dış piyasa koşulları ve maliyet unsurları göz önüne alınarak belirlenen risk düzeyi çerçevesinde orta ve uzun vadede mümkün olan en uygun maliyetle karşılanması.

Osmanlı iç borçlanması, dış borçlanmasına göre çok daha önce başlamıştır. Osmanlı ilk dış borcunu aldığı 1854’ten Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar toplam 41 adet dış borç anlaşması imzalamıştır. 1875 yılında dış borç stokunun bütçeye oranı %25’tir.

1881 tarihindeki Muharrem Kararnamesi ile dış borçlarda yeniden yapılanmaya gidilmiş ve Düyun-u Umumiye İdaresi kurulmuştur.

Dış borçlar, Osmanlı Devleti çöktükten sonra Osmanlı topraklarında kurulan devletler arasında paylaştırılmış ve en büyük borç yükünü Türkiye üstlenmiştir. 1925 yılında Osmanlı borçlarının üçte ikisinin Türkiye tarafından ödenmesi kararlaştırılmıştır.

Türkiye’nin payına düşen 107,5 milyon altın Osmanlı lirası tutarındaki borcun ödenmesi için Düyun-u Umumiye İdaresi ile 13 Haziran 1928 tarihinde Paris’te bir anlaşma imzalanmıştır. Osmanlı’dan kalan borçların son taksitinin ödeme tarihi, ilk borçlanma tarihinden tam bir yüzyıl sonra 25 Mayıs 1954’tür.

Cumhuriyet rejimi ilk dış borçlanmasını demiryollarının ve Haydarpaşa limanının kamulaştırılmasını yapmak amacıyla yapmıştır.

II. Dünya Savaşı sonrasında ABD önderliğindeki gelişmiş ülkeler hem Avrupa’nın yeniden imarı hem de diğer ülkeleri Sovyet tehdidine karşı korumak için önemli kurumsal düzenlemeler ve mali yardım programları devreye sokmuştur. 1948-1949 döneminde, Marshall Planı bağlamında ABD’den 50 milyon dolarlık bir dış yardım alınmıştır. Yine bu dönemde Türkiye’nin henüz kurulan uluslararası örgütlere üyeliği söz konusu ana eğilimin bir uzantısı olarak alınabilir.

Döviz Piyasası

Döviz piyasası, döviz arz ve talebinin karşılaştığı piyasadır, bu piyasada oluşan fiyata da döviz kuru denir. Bir ülke parasının diğer ülke paraları cinsinden fiyatına veya yabancı ülke paralarının yerli ülke parası cinsinden fiyatlarına döviz kuru, yabancı ülke paralarının birbiri cinsinden fiyatına ise çapraz kur denmektedir. Döviz kuru, kalite, marka, patent, know-how, inovasyon gibi alanlarda söz sahibi olmayan, sadece fiyat yönünden avantajı bulunan mal ve hizmet üreten ülkeler bakımından dış ticaretin artırılmasında en önemli enstrümandır (araçtır). Türkiye’de döviz kuru yükseldiğinde (?¨’ye karşı yabancı paranın değeri arttığında, yani ¨? değer kaybettiğinde) ihracat canlanmakta ve ithalat pahalılaşmakta; döviz kuru düştüğünde (?¨’ye karşı yabancı paranın değeri düştüğünde, yani ¨? değerlendiğinde) ise ihracat düşmekte ve ithalat teşvik edilmektedir.

Türkiye 1980’li yıllara kadar sabit kur rejimi uygulamış, karaborsa döviz piyasası oluşmuş ve 1980’e gelindiğinde dış ticaret politikası ve kur rejimi politikası iflas etmiş bir ekonomi ortaya çıkmıştır. 24 Ocak 1984 Kararlarından sonra döviz piyasasının serbestleştirilmesine yönelik çeşitli kararlar alınmıştır. 25 Ocak 1980’de 1 dolar 70 ?’ye eşitlenmiş, ardından Türk lirası farklı oranlarda devalüe edilerek Mayıs 1980’e gelinmiştir.

Ağustos 1988’e gelindiğinde döviz kurunun serbestçe belirlenmesi yönünde önemli bir adım atılmış, TCMB bünyesinde döviz ve efektif piyasaları açılmıştır.

Türkiye, ?yi 3 Mart 1990 tarihinden itibaren uluslararası konvertibl para ilan etmiş ve hem yurt içinde hem de yurt dışından serbestçe alınıp satılmasını sağlamıştır. Böylece bankalar, özel finans kurumları ve yetkili müesseseler ticari ve ticari olmayan tüm işlemler için gişe alış ve satış kurlarını TCMB kurlarından bağımsız bir şekilde serbestçe belirlemeye hak kazanmışlardır.

Bazı ülkeler, ekonomik ilişkilerinin yoğunluğu, parasının saygınlığı ve istikrarı gibi nedenlerle ulusal paralarını başka bir ülkenin parasına tam anlamıyla bağlayabilmektedir. Bu uygulamaya tam dolarizasyon denmektedir.

Türkiye’de döviz işlemleri temel üç piyasada yapılmaktadır. Bunlar; serbest döviz piyasası, TCMB denetimindeki döviz ve efektif piyasası, bankalararası döviz piyasasıdır.

Efektif kur: Sadece nakit döviz işlemleri için geçerli kurdur. Döviz kuru ise efektif kurun aksine döviz cinsinden çek, senet, poliçe ve hazine bonosu gibi ödeme araçlarını da kapsamaktadır.

Şubat 2001 krizinden sonra Türkiye, dalgalı kur sistemine geçmiştir. Dalgalı kur politikası kapsamında döviz piyasasında kur döviz arz ve talebine göre belirlenmektedir. Merkez Bankası döviz kurlarında aşırı dalgalanma olması veya başta fiyat istikrarı olmak üzere Bankanın belirlediği çeşitli hedeflere uygun olarak döviz piyasasında alım veya satım yaparak kura müdahale edebilir. 2008’de başlayan küresel mali krize bağlı olarak döviz piyasasında yaşanan aşırı dalgalanmalara karşı TCMB’nin etkili müdahaleleri söz konusudur.

Ulusal (millî) parası itibarlı, finansal sistemi sağlam olan bir ülkede, diğer şartlar sabit olduğunda (ceteris paribus), yurt içi tasarruflar daha ziyade ulusal para ile tutulur.

Para ikamesi: Özellikle kriz dönemlerinde tasarruf aracı, işlem aracı, ölçü birimi olarak ulusal paradan yabancı paraya doğru bir yönelmeyi ifade etmektedir.