Ünite 7: Mümtaz Turhan ve Cemil Meriç

Mümtaz Turhan

Mümtaz Turhan 1908 yılında dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne girdikten sonra 1928 yılında devlet bursuyla eğitim için Almanya’ya gitti. Berlin ve Frankfurt Üniversitelerinde yükseköğrenimini, 1935 yılında Frankfurt Üniversitesi’nde Psikoloji doktorasını tamamladı. 1936 yılında katıldığı İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tecrübi Psikoloji Çalışmaları kürsüsünde akademik faaliyetlerini sürdürdü. 1944 yılında Cambridge Üniversitesi’nde sunduğu bir araştırma ile ikinci doktorasını aldı. Tecrübi Psikoloji Kürsüsü başkanı ve Tecrübi Psikoloji Enstitüsü müdürlüğü görevlerinde bulundu. 1969 yılında vefat etti.

Mümtaz Turhan, psikoloji, sosyal psikoloji ve sosyal antropolojiye ait kavram, kuram ve yaklaşımlardan yola çıkarak Türk toplumunun geçirdiği tarihî, toplumsal ve kültürel süreci anlamaya çalışan bir bilim adamıdır. O ileri sürdüğü, tartıştığı konular ve düşünceler etrafında Türk sosyolojisine ciddi katkılar sağlamıştır.

Mümtaz Turhan “Kültür Değişmeleri” adlı eseri ile Türk tarihinin çeşitli dönemlerini “serbest” ve “zorunlu kültür değişmeleri” kavramları ekseninde değerlendirmeye çalışmış ve sosyal psikolojinin verilerini tarihe uygulamıştır. Onun bu çalışması Türk sosyolojisinde saha çalışmaları ve köy monografileri yapılmasında teşvik edici ve yol gösterici rol oynamıştır.

Mümtaz Turhan, Batılılaşma, kalkınma, millet, millî kültür ve demokrasi konularında Türk toplumu için özgün fikirler üretmiştir. Bu çerçevede bilim ve bilim zihniyetini temel ölçü olarak almıştır. Türk toplumunun geçirdiği tarihî safhalar ve büyük dönüşümleri anlamak ve çözmek için yegâne yol göstericinin bilim olduğu inancındadır. Mümtaz Turhan ülkemizde teknik konularda bile duygular ve basmakalıp düşünce kırıntılarının baskın olduğundan şikâyet etmektedir. O, bütün alanlarda bilimin ve bilimsel zihniyetin hâkim olmasını istemektedir, dönemi içerisinde bunun kavgasını vermiş ve yol gösterici olmuştur. Mümtaz Turhan’ın bilim ve teknolojiye dayanarak toplum kurumlarını yenileştirmeye çalışması ve aydın halk bütünlüğünü sağlayarak millî kültürün kurulmasına çalışması bakımından Ziya Gökalp çizgisinin devamı olduğu kabul edilmektedir. Bunun yanında kültür değişmesini sahada yaptığı çalışmalarla sürdürmesi bakımından da “Meslek-i İçtimaî” akımına dâhil eden fikir adamları da bulunmaktadır.

Mümtaz Turhan’ın “Kültür Değişmeleri” adlı eseri kendi alanında ülkemizde yapılan ilk ve bugün için klasikleşmiş bir çalışmadır. Kültür değişmeleri bir boyutuyla kültür, medeniyet, teknoloji, değişme ve kültür değişmelerine ilişkin kavram ve teorilerin yer aldığı bir el kitabı özelliği taşır. Diğer ve daha önemli yanıyla da kültür değişmesi çerçevesinde Türk toplumunun tarihî gelişim sürecini ve o günkü toplumsal yapısını anlamaya çalışır.

Mümtaz Turhan Barlett’in “Psikoloji ve İlkel Kültür” adlı kitabından yola çıkarak kültür değişmelerinin niteliğini tartışır. Ona göre, kültür değişmeleri esas olarak ya “iktibaslar” (alıntı) veya çeşitli kültürlerin birbiriyle teması ve karışması sonucunda meydana gelir. Kültür değişmesinin ilk merhalesini oluşturan alıntılar, bir toplumda yenilikçiler denilen şahıslarla bunların etrafında toplanan küçük bir grubun dışarıdan veya başka bir kültürden aktardıkları unsurları kendi vatandaşlarına kabul ettirmeleri ve toplum içinde yaymalarıyla başlar. Bir medeniyet ve toplum içerisinde meydana gelen bir yeniliğin, bir değişmenin, bir unsurun çevreye yayılmasını (diffusion) araştırmanın önemini belirtmek için Sorokin şu karşılaşmayı yapmaktadır: “Canlı bir bedendeki kan dolaşımını bilmek fizyoloji için ne ise kültür değişmelerine ait olayların bilinmesi sosyoloji için odur. Mümtaz Turhan’a göre kültür değişmelerinin araştırılmasını zaruri kılan şey memleketimizin iki buçuk asra yakın zamandan beri büyük bir kültür değişmesi yaşamakta olduğu gerçeğidir. Bu zaman içerisinde kültür değişmelerinin hangi safhaya vardığını, onun bize neler kazandırıp, neler kaybettirdiğini, hangi konuda ve ne dereceye kadar başarılı olduğumuzu, nerelerde, neden ve nasıl bocaladığımızı, bunların sebeplerini, onları dünyanın diğer kısımlarında meydana gelen değişmelerin sonuçlarıyla karşılaştırmak ülkemizin gelecek yıllardaki gelişmesi bakımından elzemdir. Mümtaz Turhan’da öne çıkan kavramlar serbest, zorunlu kültür değişmeleri ve alıntıdır. Serbest kültür değişmesinden, bir toplumsal grup veya toplumun, yabancı bir kültüre sahip grup veya toplumla temasa geldiği zaman hiçbir iç ve dış baskı altında bulunmaksızın belirli unsurlar veya o kültürün belirli bir kısmını alıp benimsemesi sonucunda yapısında meydana gelen değişmeler kastedilmektedir. Zorunlu kültür değişmesi, farklı kültürlere sahip iki toplumsal grup veya toplumdan biri kendi kültürünü veya belirli bazı unsurlarını kabul etmesi için diğerine baskı yapar veya idari bir nüfuz ve iktidara sahip bir zümre yabancı bir kültürü veya bunun bazı unsurlarını kendi toplumuna zorla kabul ettirmeye çalışırsa sonuçta meydana gelen değişmelerdir.

Mümtaz Turhan serbest ve zorunlu kültür değişmeleri kavramları ekseninde Türk toplumunu tarihî sürecini üç kısma ayırarak ele alır. Bunların ilki toplumda herhangi değişme meydana getiremeyen ve bazı unsurlarının alındığı safha ile bunların bilinçli bir şekilde aktarıldığı serbest değişmeler devri; yani ondokuzuncu yüzyıla kadar olan dönem. İkinci safha, onun geçiş devri olarak nitelediği Üçüncü Selim zamanıdır. Üçüncü safha ise kapsamlı ve köklü kültür değişmelerinin ancak zorunlu bir şekilde meydana getirilebileceği düşüncesinin belirmeye başladığı devirdir. Mümtaz Turhan bu devri İkinci Mahmud’la başlatmakta ve çeşitli kısımlara ayırmaktadır. Ona göre bu safhalar şunlardır: İlk safha İkinci Mahmud’dan Tanzimat Fermanı’nın ilanına kadar olan dönem, ikinci safha Tanzimat’tan 1876’ya yani Birinci Meşrutiyet’in ve Kanunu Esasi’nin (anayasa) ilanına kadar, üçüncü safha 1876’dan 1908’e yani II. Meşrutiyet’in ilanı ve yürürlükten kaldırılmış bulunan Kanunu Esasi’nin tekrar yürürlüğe konulmasını sağlayan devrime kadar ve son safha ise 1923’ten o güne kadar olan dönemdir. Mümtaz Turhan’ın Kültür Değişmeleri adlı eserinin köy araştırmalarına ayrılan kısmı uzun bir saha çalışmasına ve gözlemlere dayanmaktadır. Bu araştırmalar ağırlıklı olarak Erzurum ile Kars arasındaki köylerde gerçekleştirilmiştir. 1936-1942 ve 1948 senelerinin yaz tatillerinde 6-10 hafta olmak üzere araştırma yaklaşık olarak bir seneyi bulmuştur. Mümtaz Turhan bu köylerdeki sosyal tabakalaşma ve sosyal sınıflar, aile yapıları, göç, köydeki sosyal ve kültürel değişmeler, cemaat yapıları ile şahsi gözlem ve kullandığı yöntemlerden de söz eder. Köyde kültür değişmelerini incelediği kısımda da değişme üzerinde etkili olan unsurlar, maddi ve manevi kültürde meydana gelen değişmeler, köylülerin reddettikleri ve benimsedikleri kültür unsurlarının neler olduğu ve bunun sebepleri üzerinde durur.

Mümtaz Turhan’a göre, Batı medeniyetinin ana unsurları bilim, teknik, insan haklarını teminat altına alan hukuk ve hürriyettir. Hakiki Batılılık ise bu prensiplere bağlılıktır. Mümtaz Turhan Batılılaşmadan kendi tanımıyla “bir millet veya toplumun kendi örf ve adetleri, gelenekleri içinde tarımsal, teknolojik, siyasi, eğitim, sanat ve diğer toplumsal faaliyet ve sahaları kapsayan genel bir kültür oluşumunu” kastetmektedir. Bu da Batıdan her şeyden önce bilim ve teknikle, bilim zihniyetini almakla gerçekleşecektir. Onun için farklı kesim ve anlayışların aralarındaki çatışma noktalarını da yaratan kavramları kullanarak garplılaşma, muasırlaşma veya modernleşme veya ilerleme denilmesinin hiçbir önemi yoktur. Bütün dava, daima taklitçi bir aşamada kalmadan ve toplumsal çözülmeye uğramadan yaratıcı bir sentezle kendimize has özgün bir kültür meydana getirmektir. Bu da ancak Batıdan alacağımız unsurlarla, kendimizden katacağımız değerlerin uyumu ile mümkün olacaktır

Mümtaz Turhan ülkemizin Batılılaşma sürecindeki yanlışları şu şekilde sıralamaktadır: “Biz insanımızın genel mesleki, teknik bilgisini artırmadan, ona yeni maharetler kazandırmadan, yeteneklerini geliştirmeden ve dünya görüşünü, zihniyetini bilimsel ilkelere göre değiştirmeden, yani ona ilim zihniyetini aşılamadan sadece fabrikalar, geniş caddeler açmak, parklar, barajlar, limanlar yaptırmadan, lüks otomobiller, tarım araçları, radyolar, buzdolapları vs. almak ve Batılı kanunlar, nizamlar vazetmek suretiyle Batılılaşacağımızı zannetmişiz. 150 seneden beri hep bu kanaat ve bu batıl itikatle hareket etmekteyiz”.

Mümtaz Turhan ilköğretimin ve okuma yazmanın Türk toplumunda yaygınlaştırılması gerektiği kanaatinde olmasına rağmen neredeyse eğitime yönelik bütün yatırımların sadece bu alanda yapılmasını eleştirmektedir. Batılılaşmayı, kalkınmayı, ilk eğitime ve okuma yazma oranına bağlayan akım mensupları Mümtaz Turhan’ın en fazla eleştirdiği kesimi oluşturmaktadır. Ona göre bu tabaka “eğitim” denildiğinde ilk eğitimi anlayan kimselerdir. Bu kesimin zihninde bu kanaatin doğmasında iki önemli sebep rol oynamaktadır;

  1. Bütün çağdaş toplumların aynı zamanda yüzde yüze yakın bir oranda okuryazar, geri kalmış memleketlerin halkının da ümmi (cahil, okuma yazma bilmeyen) olmaları.
  2. Geri kalışımızın sebebinin, halkın bilhassa köylünün cahil olmasında aranmasıdır.

Mümtaz Turhan’a göre, Türk halkıyla diğer medeni milletlerin halk tabakaları arasında bilgi bakımından büyük bir farkın bulunmamasına karşılık, Türk aydınlarıyla Batı aydınları arasında uçurumlar kadar derin farklar vardır. Türkiye’nin geri kalışının sebebi, halkının cehaleti değil, aydınlarının gerek nicelik, gerek nitelik bakımından yetersiz oluşudur. Mümtaz Turhan dünyada alet ve makineleri, fennî metotları, verimli çalışma ilkelerini ve ülkeleri en iyi bir şekilde yönetme tarzlarını bulan, keşif veya icat eden, mükemmelleştirenlerin aydınlar olduğunu ifade eder. Onun için bir memleketin geriliğinden halkını sorumlu tutmak kadar gülünç ve abes bir şey olamaz.

Mümtaz Turhan iki yüz yıldır süren batılılaşma hareketinin beklenilen başarıyı sağlayamamasının aydınlar arasında meydana getirdiği aşağılık duygusu üzerinde durur. Korku ve hayranlığın yarattığı bu aşağılık duygusunun tesiriyle Batı medeniyetinin gerçek değerlerini, onu diğer medeniyetlerden ayırt eden, ona özelliğini veren unsurları görmeye, bunları almaya çalışacak yerde, Batı’yı şekil ve kıyafetinde, yaşayış tarzında, toplumsal teşkilatında sathi bir şekilde kopya etmeye başlamamızdan bahseder. Bunu engellemenin yegâne yolu da Mümtaz Turhan’a göre Türk eğitim sistemi, kendi kendine yeter, yani memleketin muhtaç olduğu birinci sınıf ilim ve teknik adamlarını yetiştirebilir bir hale gelinceye kadar Avrupa ve Amerika’ya yükseköğrenim için öğrenci göndermekten ve Araştırma Enstitüleri açmaktan geçmektedir.

Mümtaz Turhan köy meselesini sanayileşme ve göç süreci ile birlikte ortaya çıkabilecek problemleri de kapsayan, aynı zamanda ülkenin kalkınma ve gelişmesinin yanında insani ve kültürel bir sorun olarak ele almaktadır. Türkiye’nin her bölgesinde, her kırk köyün bulunduğu alanın ortasında kurulmalıdır. Bu merkezlerin ilk gayesi köylüyü ancak büyük şehirlerde bulunabilen medeniyet ve kültür eserleriyle temasa getirmek, sonra da bunları zamanla benimseyerek, kendisine mal edebilecek şekilde yetişmesine yardım etmektir. Bu merkezlerde yatılı ve gündüz olarak altı sınıflı bir veya iki bölge okulu, ortaokul, kütüphane, tiyatro veya sinema, hastane olacaktır. Mahallî ihtiyaçları karşılayacak tamir atölyesi, dökümhane ve bir sanayi kolu bulunacaktır. Bu birimlerin amacı ham maddeleri ucuz ve verimli bir şekilde işlemek ve millî sanayinin bir kolunu teşkil edebilmektir.

Sanayileşmenin sonucunda ortaya çıkacak olan toplumsal değişmeleri ve sarsıntıları frenlemek, kontrol altına almak da bu projenin diğer amacıdır.

Toplumsal ve milli eğitim bir toplumun, bağımsızlığını, barış ve sükûn içinde yaşamasını temin eden, topluluk hayatını düzene koyan değerleri, değer ölçülerini ve sistemlerini genç nesillere aşılaması, benimsetmesi ve bütün bunları gerçekleştirip kendilerinde yaşatma azim ve iradesini uyandıracak bir tarzda onları yetiştirmesi şeklinde tanımlanır. Toplumun bu tarz ideallere, kalıcı değerlere sahip olması gerekir.

“Üniversite Problemi” adlı 1967 yılında hazırladığı kitabında Mümtaz Turhan Üniversitelerin ana fonksiyonlarını şu şekilde sıralar: 1. Bilim adamı, araştırmacı yetiştirmek ve bilimsel araştırmalarda bulunmak, 2. Üniversite de dâhil olmak üzere bütün eğitim kademeleri için eğitim elemanı yetiştirmek. 3. Kaliteli yönetici ve iş adamı yetiştirmek. Mümtaz Turhan’a göre, Batı ülkelerinin milliyetçiliğinin beş asır süren bir seyri söz konusudur. Türkiye’de ise millî kültür henüz zayıf, gevşek, yalnız bir unsur halindedir. Bu bakımdan Türkiye’nin ana ve hayati davası millet olma ve millî bir kültüre ulaşma davasıdır. İktisadi kalkınma bu ana davanın küçük bir parçasıdır. Mümtaz Turhan’a göre tarihî, toplumsal yapı ve şartların sonucu olarak ülkemizde birbirinden farklı iki kültür bulunmaktadır. Şehirlerde, bilhassa büyük şehirlerde yaşayan insanların ve aydınların da katıldığı ve temsil ettiği “şehir” veya “aydın kültürü”, diğeri de küçük kasaba ve şehirlerin de dâhil olduğu geniş halk kitlelerinin ve köylünün temsil ettiği “halk kültürü”dür. Bu iki kültür arasındaki derin farklara rağmen her iki topluluğun temsil ettiği kültürler arasında ortak bağlar vardır. Bunlar dil, din, tarih bilinci, ortak bir toprağa ve devlete sahip olma, bazı örf ve adetler, geleneklerdir.

Mümtaz Turhan’a göre, “Batı medeniyeti bilime, bilim zihniyetine ve bunların meydana getirdiği teknikle hak ve hürriyet prensiplerine dayanan kurumlardan oluşmuş bir düzendir. Bu sistemin esasının oluşturan kurumlara bütün gerekleri, fonksiyonları, mana ve ruhu ile sahip olmadıkça Batılılaşmadan bahsetmenin hiçbir değeri yoktur. Atatürk ve Cumhuriyet devrimlerinin tek ve gerçek manası, dünyanın gidişine ayak uydurabilmek ve tekrar geri kalmamak için bazı doğmalara, kurallara saplanmamak, fikri hareketlilik ve toplumsal dinamizmi sağlamak ve korumaktır.

Cemil Meriç

1912 yılında Balkan Savaşı esnasında ailesi Yunanistan Dimetoka’dan Hatay’a göç eden Cemil Meriç 1916’da doğdu. 1936’ya kadar Hatay Fransa’nın mandası altında olan Suriye sınırlarının içerisindeydi. Ortaöğretimini tamamladığı Reyhanlı Rüştiyesi ve Antakya Sultanisi’nde eğitim Fransız kültürü ağırlıklıydı. İstanbul’da Yabancı Diller okulunda iki yıl eğitim aldı. İkinci yılın sonunda İkinci Dünya Savaşı sebebiyle Fransa’da yapması gereken staj iptal edildi ve Elazığ Lisesi Fransızca öğretmenliğine atandı. Gerek eğitim süreci, gerekse meslek hayatı sırasında devrin önemli dergilerinde yazı ve tercümeleri yayınlandı. 1946 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Fransızca okutmanı oldu. 1954 yılında uzun zamandır şikâyetçi olduğu gözlerindeki rahatsızlıktan dolayı birkaç başarısız ameliyat geçirdi. 1955 yılında Paris’te bir hastanede gerçekleşen ameliyattan sonra gözlerinin iyileşemeyeceği anlaşıldı ve görme yeteneğini tamamen kaybetti. O yıldan itibaren çok zengin olan kütüphanesine çekilerek başta kızı ve oğlu olmak üzere devrin önemli yazar ve entelektüelleri ile müdavimlerinden oluşan bir halka ona kitap okuyarak, notlar tutarak ve konuşmalarını kaydederek fikir hayatını sürdürmesini sağladılar. 13 Haziran 1987 tarihinde hayata gözlerini yumdu.

Cemil Meriç şair, mütercim, eleştirmen ve her şeyden önce büyük bir düşünürdür. O bir akademisyen değildi. Gerek teknik, gerekse yöntem bakımından eserlerini, makale ve yazılarını bilimsel kalıp ve sınırlar içerisinde değerlendirmek zordur. O kendi ifadesiyle bir mütefekkirdir. Kendine has üslubu ve tarzı, imzası, “alamet-i farikası” gibi hemen diğerlerinden ayırt edilebilir. Kitaplarının bir yerinde çağdaş düşüncenin mimarı olarak ilan ettiği Machiavelli gibi “üslup kaygısı taşımayan”, metinlerinde bile kalıplara sığmayan bir şahsiyettir. Cemil Meriç”in gözleri görmediği için Türkçe ve Fransızca 11.000 seçme eserden oluşan kütüphanesindeki kitapları başta kızı Ümit Meriç ve oğlu Mahmut Ali Meriç olmak üzere dönemin önemli fikir adamı ve sanatçıları ile Cemil Meriç’in müdavimlerinden oluşan seçkin bir grup ona düzenli bir şekilde kitap ve dergi okumaktadırlar. Aynı şekilde makalelerini ve yazılarını hazırlarken ve notlar alırken de aynı kişiler ona yardımcı olurlar.

Cemil Meriç, tenkitçi (eleştirel) sosyologlar çizgisine mensuptur. Batı sosyolojisi Türkiye’ye girdikten sonra, Türk aydınları ve akademisyenleri sosyolojiye karşı ya taklit veya eleştiri tutumunu benimsemişlerdir. Ezici çoğunluğu temsil eden ve taklit tutumunu benimseyenler, Batı sosyolojisini kendi içinde veya Türk toplumuna uygulanabilirliği açısından hiçbir sorgulamaya girişmemişler, olduğu gibi almaya ve uygulamaya çalışmışlardır. Çok küçük bir azınlıktan oluşan eleştiri tutumunu benimseyenler ise Batı sosyolojisini hem kendi içinde hem de Türk toplumuna uygulanabilirliği açısından sorgulamışlardır. Cemil Meriç tabu ve kalıpları yıkar, her türlü düşünce, kurum ve kişileri insafsızca eleştirir. Çok fazla eleştirilen ve insafsızca saldırılan kişi ve kurumların olumlu yanlarını vurgulayarak, hakkını teslim etmeye çalışır. Bir yerde adeta yerin dibine soktuğu bir fikir akımı yahut kişiyi bir başka yerde gökleri çıkarır. Bu durum bir çelişki olmaktan ziyade o fikir akımı veya kişinin her iki boyutuna da bir şekilde var olduğunu düşünmesidir.

Cemil Meriç, sosyolojiyi “İçtimai fizik” veya “fizyoloji” adları ile temelini Saint Simon’un attığı bir bilgi dalı olarak kabul eder. Cemil Meriç’e göre tarihin, medeniyet tarihinin ve “ümran” adını verdiği sosyoloji biliminin gerçek kurucusu ise İbn Haldun’dur. İbn Haldun’dan sonra ise sosyoloji biliminin dört kurucusu vardır: Saint Simon, Proudhon, Marks ve Comte. İbn Haldun sosyolojinin ve tarihin kâşifidir. Çağdaş düşünce Batı’da Machiavelli ile Doğu’da İbn Haldun’la başlar. Ortak yönleri o zamana kadar teoloji ve ahlakın emrindeki sosyal bilimleri onların emrinden çıkarmaları, totem ve tabuları yıkmalarıdır. İbn Haldun, hem medeniyet tarihinin hem de sosyolojinin kurucusudur. Toplumsal bilimlerin dayandığı temel prensiplerden birçoğunu ilk defa olarak o ifade eder ve uygular. Cemil Meriç İbn Haldun’u kendi semasında tek yıldız olarak adlandırır. “Ortaçağın karanlık gecesinde muhteşem ve münzevi bir yıldız; ne öncüsü var, ne de devamcısı. Mukaddime, çağları aydınlatan bir fecir; girdapları, mağaraları, zirveleriyle.” İbn Haldun tarihi teolojiden temizler, ölçüsü akıldır. Toplumsal olaylarda tesadüf yoktur. Darwin’in, Marks’ın, Adam Smith’in birçok görüşü çekirdek halinde onda mevcuttur. Toplumsal olayların kanunlarını ele alır ve bilimde değer yargılarına yer vermez. İnsanı belirli bir coğrafya içinde değerlendirir ve her olayın kendi akışı içerisinde incelenmesi gerektiğini savunur. Mukaddime’nin üç kaynağı vardır: 1. Eski Arap yazarları, İslam tarihçileri, Mesudi, Tortuşi, Mesudi 2. Aristo, Platon (Farabi kanalıyla), Yunan Helenistlik kültürü. 3. Yaşanmış hayat. İbn Haldun yeni bir bilim kurduğunun farkındadır. Tarihi “insan bilimlerinin bilimi” yapan bir ihtilal. Umran’la asabiyet, yeni bir bilimin iki anahtarı. Ümran, geniş manasıyla medeniyet, yani: bir kavmin yaptıklarının ve yarattıklarının bütünü, toplumsal ve dini düzen, adetler ve inançlar.

“Saint Simon İlk Sosyolog- İlk Sosyalist” Cemil Meriç’in akademik kalıplara en yakın eseri sayılabilir. Ancak yine de Cemil Meriç’in üslubu klasik akademik kitapların dilinden hayli farklıdır. Edebiyatçı ve şair kimliğinin izleri bu kitapta da kendisini gösterir. Cemil Meriç’in en akademik eseri dahi edebi bir metindir, şiir ve üslup harikasıdır. Cemil Meriç Batı Avrupa’da feodalitenin çözülmesini, sanayileşme ve şehirleşme sürecini şu şekilde anlatıyor: “Bir dünya çökmüştür, yeni dünya henüz doğmak üzere. Yıkılan şatoların enkazı üzerinde fabrikalar yükseliyor”. Bu kitapta Cemil Meriç’in mükemmel Türkçesiyle Saint Simon’a ait metin şu şekilde yer alır: “Tutalım ki Fransa bir anda en büyük elli fizikçisini, elli kimyacısını, elli fizyolojistini, elli mühendisini, elli şairini, elli fabrikatörünü, elli bankacısını kaybetti. Ne olur? Bu üç bin üreticinin kaybı Fransa’yı cansız bir bedene çevirir. Şimdi de hükümdarın bey kardeşini, tüm kral ailesini, saray nazırlarını, mabeyncileri, sandalyalı, sandalyasız bakanları, müsteşarların hepsini, en zenginlerinden on bin toprak ağasını, yani asil bir hayat yaşayan on bin kodamanı kaybettik diyelim. Üzülürdük şüphesiz ama iyi kalpli olduğumuz için üzülürdük. Fransa’nın yaşayışında ne değişirdi? Hiç. Boşalan yerleri yüz binlerce Fransız hemen doldurabilirdi. Demek ki bizi eşek arıları yönetiyor, demek ki tepetaklak bir düzen bu.

Cemil Meriç Karl Marks’ın tek başına zamandan ve mekândan koparılarak ele alınmasına karşı çıkar. Saint Simon’un, Feuerbach’ın, Hegel’in olmadığı yerde Marks’ın tek bahsi anlaşılmaz. Marksizm bir metottur: Marks da politikadan ahlakı kovmuş, ahlakı bir burjuva yalanı olarak vasıflandırmıştır. Oysa Proudhon insan cemiyetini adalet temeli üzerine yükseltmek ister. Marx bir bakıma Machiavelli’nin devamıdır. Cemil Meriç “İki Düşman Kardeş” adlı yazısında birbirlerinin zıddı gibi görülen Marks ve Weber’in benzer noktaları üzerine vurgu yapar. “Avrupalıya göre, Marks’la Weber, sosyolojinin iki düşman kardeşidir. Ama Doğu söz konusu oldu mu, rakipler anlaşmazlıklarını unuturlar, coğrafi kaderciliği “bilimsel” bir hakikat gibi sergiler Marks; “Ülkedaş”larının Doğuyu sömürürken vicdan azabı duymamaları için bir kurt masalı uydurur: ATÜT (Asya Tipi Üretim Tarzı). Sosyolojinin görevi ne toplumu ıslah etmektir ne de ihtilalciler yetiştirmek. O da bütün bilimler gibi, realite hakkında ancak kısmi açıklamalar sunabilir. Topluma yön vermeye kalkışan, sosyolog olmaktan çıkar, teknisyen olur.

Cemil Meriç “hürriyet” kavramını ve bizde hürriyetin ne anlama geldiğini toplumsal sınıflar çerçevesinde şöyle yorumlar: “Bizde hürriyet yok. Ne hürriyeti? Fikir var mı ki hürriyeti olsun? Fikir de yaşamak için dövüşmek zorundadır. Gerçekten varsa kendini bir zümreye kabul ettirir. Muayyen bir zümre gerçekten varsa hürriyetini pençesiyle fetheder. Hürriyet içtimai (toplumsal) sınıfların varlıkları, yani gerçek kuvvetleri ölçüsünde mevcuttur. Sınıfsız bir hürriyet yani havada hürriyet sadece cemiyetin çöküşünü gösterir. Cehaletin hürriyeti. Söylenecek sözü olan her zaman ve her yerde hürdür. Var oldukça hürdür. Cemil Meriç, Namık Kemal, Şinasi ve Ziya Paşa’nın dönemlerinin en önemli fikir adamı ve aydınları olmalarına rağmen Batı’daki gibi bir intelijansya oluşturamamalarının sebebini dayandıkları toplumsal bir sınıfın bulunmamasına bağlamaktadır. Entelektüel, toplumsal bir sınıfın parçasıdır. Düşman sınıfla dövüşerek gelişir ve olgunlaşır. Türkiye’de toplumsal sınıflar mevcut olmadığından entelektüel de yoktur diyen Cemil Meriç buna göre kendisinin de entelektüel sayılamayacağını ifade etmektedir. Entelektüel bir sınıfın parçasıdır. Gerçek entelektüel önce ülkesinin haklarını, düşman bir dünyaya haykırmakla görevlidir.

Cemil Meriç yine toplumsal sınıfların yapı ve ilişkilerinin sanat ve edebiyat alanındaki yansımaları üzerinde de durur. Ona göre, “ Belli sınıf ilişkileri, belli bir içtimai yapı, belli edebiyat türlerini yaratır.” demektedir. Cemil Meriç Batı Avrupa’nın feodalite, krallık, kilise, burjuvazi ve proletarya dâhil olmak üzere diğer toplumsal sınıf ve tabakaları ile bunların iktisat, tarih, toplum, kültür ve sanat alanına yansımalarını en açık anlatan ve aynı zamanda toplumsal sınıflar ekseninde Türk tarih ve toplum yapısı hakkında fikir üreten düşünürdür.