Ünite 4: Modernite ve Şiddet: Savaş Suçları

Ulus Devlet ve Meşru Şiddet Tekeli

Weber’egöre devlet belirli bir toprakta meşru fiziki güç kullanma tekelini elinde tuttuğunu (başarıyla) iddia eden insan topluluğudur. Bu tanıma göre devleti devlet yapan ana unsur şiddet tekelidir ve devlet şiddeti meşru olma iddiasına sahiptir. Modern öncesi devletlerde siyasal merkez meşru şiddet tekeline sahip değildir. Korsanlık, eşkıyalık, kan davaları, düello farklı toplumsal aktörler tarafından farklı yerellerde uygulanan özel şiddet pratikleridir. Ancak, on altıncı yüzyılın sonlarından itibaren özellikle Avrupa kıtasında şiddet giderek merkezi ve kamusal olarak tedarik edilmeye başlanmıştır. Hiç kuşkusuz, modern devlet sadece fiziki şiddet araçlarının tekelinden ibaret olan; sadece bürokratik, askeri ve polis güçlerinden oluşan bir organizasyon değildir. Devlet aynı zamanda pedagojik, ideolojik ve düzeltici (corrective) bir yapıdır.

Modernite ile birlikte devletin merkezîleşmesi ve şiddet araçlarının bu şekilde devlet tarafından tekelleştirilmesi ve denetlenmeye başlamasının ilk sonucu, şiddet ile ticaret arasına keskin bir sınır çizilmesi olmuştur. Fiziksel şiddetin sadece egemen devletler tarafından örgütlenmesinin bir diğer sonucu savaş ve savaş yapma süreçleri ile ilgilidir. Devletler tarafından şiddetin meşru tekelinin ele geçirilmesiyle birlikte yerel şiddet dramatik bir biçimde azalır ve bağımsız askerî güçler zemin kaybederler. Fiziksel şiddet araçlarının tekelleşmesinin bir diğer sonucu, devletlerin kendi sınırları içinde ve dışında uyguladıkları şiddet pratiklerinin keskin bir biçimde farklılaşmaya başlamasıdır.

Savaş, Şiddet ve Militarizm

Savaş 20.yüzyılda modern ulus devletin yaygınlaşması ile uluslararası bir boyut kazanmıştır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ile birlikte sivil ve asker mobilizasyonu, dünyada eşi benzeri görülmemiş bir boyuta ulaşmıştır. Modern silah teknolojisi savaş hazırlığı için harekete geçirilmiş bir nüfus ile birleşmiştir. Bu birleşme o dönemdeki siyasal elitlerin tahayyül bile edemeyeceği büyük bir yıkım ortaya çıkarmıştır. Nükleer tehdit , devlet yöneticilerinin hem kendi vatandaşları hem de başka devletler üzerinde kullanabileceği şiddeti ve bu şiddetinin yaratacağı felaketin boyutlarını olağanüstü arttırmıştır. Bu uluslararası sisteme “ dehşet dengesi ” adı verilen bir unsuru sokacaktır. Dehşet dengesi kavramı nükleer silahların yarattığı tehlike ve yaratabileceği yıkımın büyüklüğü nedeniyle, hiçbir büyük gücün nükleer silahları kullanmaya cesaret edememesini vurgular.

Vekalet savaşları karşıt iki aktörün birbirine doğrudan saldırmak yerine üçüncü bir tarafın vasıtasıyla mücadele ettiği bir savaş türüdür.

Savaş sırasında öldürmenin sıradan insanlar tarafından bir şekilde rasyonalize edilebiliyor olmasında barış dönemlerinde de geçerli olan militarizm önemli bir yer tutmaktadır. Dolayısıyla, savaşta öldürme savaşı önceleyen toplumun, yani barış dönemlerinin, genel yapısından bağımsız olarak düşünülemez. Savaş sanatı ve edebiyatı, savaş oyunları, savaşı yücelten ve düşmanları aşağılayan bir dilin toplumsal kültüre egemen olması ölümü sıradanlaşmaktadır.

Siyasal Şiddetin Sınırlanması, Savaş Hukuku ve Savaş Suçları

Savaş hukuku 19. yüzyılın ortalarına kadar varlığını gelenek, genel ilkeler, askeri kılavuzlar ve ulusal kanunlar, hatta dini öğretiler olarak sürdürmüştür. 19. yüzyıldan sonra savaşın devletlerarası bir biçim almasıyla savaş uluslararası normlar yoluyla düzenlenmeye başlanmıştır. Cenevre Sözleşmesi savaşlarda savaşan tara arın uyması gereken kuralları düzenleyen uluslararası bir belgedir. Buna göre, savaş sırasında kasti öldürme, işkence ve insanlık dışı muamele, savaş esirlerini düşman güce hizmet etmeye zorlama, rehin alma, hukuk dışı sürgün, askeri gereklilik dışı haksız mülkiyet gaspı gibi fiiller bu sözleşmede savaş suçu sayılmaktadır.

Savaş hukukundaki önemli gelişmelerden biri de savaş dönemi dışındaki şiddeti düzenleyen ve belirli şiddet tiplerini tamamen siyasal hayatın dışına çıkarmayı hede eyen “insanlığa karşı suçlar” kavramının ortaya çıkmış olmasıdır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında 1945 Nürnberg Şartı ile savaş suçları ve insanlığa karşı suçları kesin bir biçimde ayrılmıştır. Savaş suçları, savaş sırasında savaş hukukunun ihlal edilmesini içerirken insanlığa karşı suçlar, bir savaş durumundan bağımsız işlenen ve insanlığı hedef alıp yaygın, sistematik ve kasıtlı bir biçimde gerçekleşen suçlara göndermede bulunur .

Uluslararası hukuka göre insanlığa karşı işlenen nihai suç, soykırımdır. Devlet ve şiddet ilişkisi üzerine çalışanlar soykırımı modern devletin yönetim teknikleri ile doğrudan ilişkili görürler. Soykırım devlet şiddetinin merkezileşmesi ve tekelleşmesi ile ortaya çıkabilecek “nihai devlet şiddetidir.

İnsanlığa karşı suçları konu alan bir diğer düzenleme ise daha yakın tarihli 1998 Roma Statüsüdür. Buradaki amaç uluslararası hukukta savaş olarak tanımlanmamış iç savaş, ayaklanma, karmaşa, isyan gibi birçok durumda ortaya çıkan yaygın ve sistematik ihlallerin kapsanması ve cezalandırılmasıdır.

Siyasal rejimler şiddet uygularken farklılaşmış/uzmanlaşmış kimi zorlayıcı kurumlar kullanır. Bu zorlayıcı gücün kurumları ve işlevleri siyasal rejimlerin yapısına göre farklılık gösterebilir. Siyasal rejimlerin zor aygıtları arasındaki en temel ayrım ordu ve polis arasındakidir. Teknik, organizasyonel, personel vb. yapıları farklı amaçlara göre inşa edilen bu kurumlardan orduların temel görevi ulusal savunmayı desteklemek ve dış güvenliği sağlamak iken polisin temel görevi iç düzeni sağlamak olarak tanımlanabilir. Ancak bu fonksiyonel görev paylaşımı mutlak değildir.

Modern orduların oluşumu devletlerin meşru şiddet tekelini ellerinde toplamaya başlaması ile paraleldir. Bu süreçte ordular profesyonel bir liderliğe sahip olan, sürekli ve uzmanlaşmış bir kurum haline gelmeye başlamıştır. İstisnaları olsa da orduların temel işlevi ulusal güvenliği dışarıdan gelen veya gelebilecek olan tehditlere karşı savunmaktır. Ordular bir dış tehdit durumunda hem savunma hem de saldırı amaçlı olarak kullanılabilirler. Tam da bu nedenle modern ordular genellikle savunma ve saldırı hedeflerini yerine getirebilecek şekilde örgütlenmişlerdir.

Ama orduların kimi durumlarda iç siyasette oynadıkları rol çeşitli çelişki ve çatışmalı durumlara da neden olmaktadır. Bu tarz ihtilaflı rollerden ilki orduların halk ayaklanmalarını bastırmakta kullanılmasıyla ilgilidir. Orduların iç siyasetteki ihtilaflı rollerinden ikincisi orduların dolaylı ya da doğrudan sivil siyasete müdahil oldukları durumlarla ilgilidir.

Ordunun siyasi olarak oynadığı rol kimi durumlarda rutinleşip kurumsallaşabilir. Bir diğer deyişle ordular kendi çıkarları ve fikirleri doğrultusunda siyaseti etkileme rollerini kurumlarda elde ettikleri ayrıcalıklar üzerinden olağan siyasetin bir parçası haline getirebilirler. Orduların iç siyasete müdahalesinin en ihtilafı yolu “askeri darbe”lerdir. Ordular kimi durumlarda sivil siyasetçileri etkileyerek veya onlar üzerinden siyaset yaparak hareket etmek yerine, siyaseti doğrudan kendi ellerine almak isteyebilirler. Bu durumun en dramatik biçimi askerî darbe ile siyasi iktidarın görevden uzaklaştırılmasıdır. Askerî darbeler sonrasında askerler tarafından kurulan ve temel siyasal gücü orduya devreden hükümet biçimine askeri diktatörlük adı verilir.

Polis devletin zor aygıtlarının asli unsurlarından biridir ve temel görevi en geniş anlamıyla ülkenin içerinde iyi düzeni sağlamaktır. Polisin kamusal zor aygıtı olarak ortaya çıkması feodalizmin giderek zayıfladığı ve devlet egemenliğinin içerisi ve dışarısı arasındaki biçiminin farklılaşmaya başladığı on altıncı yüzyıla rastlar.

Polis aygıtının oluştuğu ilk dönemlerde polis güvenlik meselesini geçici tarzda çözmektedir. Bir diğer deyişle, polisin temel işlevi çoğunlukla ortaya çıkan toplumsal problemleri ve krizleri o an için yatıştırmaktır. Bu anlamda polis acil durumlarda, çoğu zaman bu duruma uygun “acil durum yasaları” etrafında göreve çağrılmıştır. Fakat on yedinci yüzyılın sonlarından itibaren polis erki giderek nüfusun genel refahı ve ortak iyiliğini temel alan toplumsal düzenlemeleri sağlamaya yönelik aktif ve kalıcı bir forma evirilmiştir.

Yirminci yüzyılda polis kavramı yeniden bir dönüşüme uğrayarak bugün anladığımız şekline kavuşur. Bir yandan polis teşkilatları iç düzenin tesisinde temel yetkilidirler ama öte yandan temel tartışma bu yetkilerin sınırlarının da olması gerektiği üzerinedir. Özellikle liberal teoriye göre polisin sınırsız yetkisinin olduğu durum yerini, kanunun hâkimiyetinin vatandaşları devletin aşırı müdahalesinden koruduğu bir haklar sistemi üzerine bina edilen hukuk devletine bırakmalıdır.

Kanunu uygulamak ve uygulatmakla yükümlü ama kanun tarafından kendisi de sınırlandırılan polis fikrinin yaygınlaşması hukuk devleti ve polis devleti olarak iki devlet biçiminin birbirinden ayrı olarak tartışılmasına neden olmuştur. Polis devleti kavramı polis güçlerinin yasal yapının dışında işlediği ve ne kamuoyu ne de hukuk önünde hesap verdikleri duruma göndermede bulunur.

Polislik mesleğinin büyük oranda suçun önlenmesi ilkesine dayanması, polislerin suçlu profilleri üzerinden davranmasını gerektirir. Ancak bu profiller her zaman hâkim toplumsal eşitsizlikler üzerinden örtük ya da aleni olarak işlemektedir. Polis teşkilatları günümüzde giderek daha fazla oranda askeri niteliğe bürünmekte ve yarıaskeri operasyon tarzları egemen hale gelmektedir.

Kurumsallaşmış Şiddet ve Suç Aktörleri: Mafya ve Terörizm

Devlet dışı şiddet odaklarından ilki mafyadır. Mafya, devletin yerine getirmekle yükümlü olduğu ya da yerine getirmeye talip olduğu fonksiyonları yerine getiren devlet dışı organize bir şiddet örgütlenmesi olarak anlaşılabilir. Mafya grupları belirli bir bağlılık ve haraç karşılığında ilişki de bulundukları grup ya da kişilere temelde bir koruma hizmeti sunarlar. Bu anlamda mafya grupları “koruma”yı meta hâline getiren güvenlik girişimcileridir.

Bir diğer önemli kurumsallaşmış şiddet biçimi terördür. Terör kavramı ilk kez 1789 Fransız Devrimi sırasında gündeme gelmiştir (Ho man, 2002). Fransız devrimi sırasında Jakobenler tarafından kullanılan “terör” kavramı Fransız devriminin en radikal evresine gönderme yapmaktadır. Terörizmin kavramının göndermede bulunduğu eylemlerin genişlemesi ve uluslararası düzeni tehdit eden ana mesele hâline gelmesi ise 11 Eylül 2001 saldırıları ile birlikte olacaktır. Bu saldırılardan sonra uluslararası sistem terör tehdidi üzerinden yeniden tanımlanmaya başlamıştır.

Siyasal Şiddetin Örgütlenmesinde Yeni Eğilimler

İnsani müdahale kavramı bir “egemen” devletin ya da bir uluslararası aktörün, başka bir egemen devlete “insani nedenlerle” müdahalesini anlatmak için kullanılmaktadır. İnsan hakları, hukukun gelişmeye başlamasıyla birlikte devletlerin kendi nüfuslarını polisiye yöntemlerle idaresinde, kayıtsız şartsız bir egemenliğe sahip olmadıkları fikrini yeşertmeye başlar. Buna göre, devlet şiddeti de dâhil olmak üzere her tür şiddet, ancak ahlaki bir temeli varsa ve uluslar arası normlara uygunsa meşrudur (Finnemore, 1996). Bu temeller ortadan kalktığında uluslararası toplumun insan hakları lehine egemenlik ilkesini yok sayması yalnız meşru değil, aynı zamanda gereklidir de.

Ancak Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra soykırım ya da benzer insani felaketleri önlemek için çatışmanın tara arının rızasını alma ilkesi etkili bir biçimde yok sayılmaya başlanmıştır. Bu dönemle birlikte egemenlik, mutlak bir ilke olarak değil, tam da ancak iç otorite ile taçlandırıldığında tesis edilebilecek olan bir değişken olarak algılanmaya başlanır.

Şiddetin örgütlenmesine dair bir diğer önemli değişim ise devletlerin yüzyıllar boyunca kamu tekelinde toplamaya çalıştıkları güvenlik hizmetlerinin giderek özelleşmesidir. Nitekim iki binli yılların başından itibaren güvenlik piyasası dünyada en çok gelişen, en kârlı sektörlerden biri hâline gelmiştir. Güvenliğin özelleşmesinde hiç kuşkusuz yaşanılan en önemli gelişme sözleşmeli ordulardır . İki binli yıllarda giderek yaygınlaşmaya başlayan özel orduların temel ayırıcı özelliği bunların her birinin faaliyetlerini açıkça ilan eden, ihalelere giren, kontratlar yapan yani kâğıt üzerinde tıpkı başka bir alanda faaliyet gösteren herhangi bir şirket gibi olmalarıdır. Güvenliğin kamusal otoriteden özel otoriteye devredilmesi, basitçe bir “özel güvenlik” meselesi değildir. Esasen bütün bir yirminci yüzyılı belirleyen özel/kamusal, iç/dış, asker/polis gibi ayrımların; zorunlu askerlik ya da profesyonel ordu gibi pratiklerin; orduların sivil denetimi gibi liberal değerlerin dönüşümüyle birlikte tartışılması gereken bir meseledir.

Özel orduların savaşlarda birer aktör hâline gelmesinin yanı sıra, pek çok ülke de zorunlu askerlik hizmetini kaldırarak ordusunu profesyonelleştirme eğilimine girmiştir. Yurttaş ordulardan profesyonel ordulara doğru olan bu dönüşümün iki temel nedeni vardır. Bu nedenlerden ilki savaş biçimlerinde ve teknolojisindeki dönüşümlerle ilgilidir. Bu dönüşüm ikinci nedeni ise özellikle Vietnam Savaşı sonrasında Batılı demokratik kamuoyunun giderek artan oranlarda savaş faaliyetlerine katılmayı reddetmesidir. Düşük doğum hızları, küçük aileler ve demokratik siyasetin genişlemesi Batılı hükümetler için savaş kararı almayı daha zor ve maliyetli hâle getirmiştir.

Siyasal Şiddet ve Toplumsal Cinsiyet

Siyasal şiddet ve toplumsal cinsiyet arasındaki en açık ilişki orduların yapısında görülebilir. Zorunlu askerlik hizmeti ve vatandaşlık hakları arasında otomatik ve doğrudan bir ilişki yoktur ama yine de zorunlu askerlik hizmeti devlet ve vatandaşlar arasındaki temel yükümlülük ilişkisinden biridir. Tam da bu nedenle kadınların askerlik hizmetinin dışında bırakılmış olması en azından sembolik olarak onların ulusal topluluğun eşit üyeleri olarak görülmedikleri mesajını taşımaktadır. Askerliğin erkeklere ait bir alan olarak kurgulanmasının bir diğer sonucu, askerliğin kadınlara ve erkeklere ait olduğu düşünülen özellikleri olağanlaştırmasıdır. Erkeklik savaşçı ve güçlü olarak kurgulanırken, kadınlık fedakâr, itaatkâr ve korunmaya muhtaç bir kategori olarak kodlanır. Erkekler ulusun savunucusu ve koruyucusu olurken kadınlara ulusun kültürel ve biyolojik yeniden üreticisi olma görevi verilir. Bu görev dağılımı savaşların kadınlar ve çocuklar uğruna yapıldığı iddiasına bir temel oluşturur ve savaşın normalleşmesine ve onaylanmasına katkıda bulunur .

Kadınların savaşa katılımı kadar savaşların etkileri de her zaman cinsiyetlendirilmiştir. Üstelik savaş sadece cephede devam etmez. Geride kalan kadınlar pek çok çatışmada düşman askerlerinin tecavüzüne karşı savunmasızdırlar. Savaşlarda cinsel şiddet ve tecavüz militaristleşmiş erkekliğin kabul edilebilir bir özelliği haline gelir. Savaşta tecavüz 1990’lı yılların artan etnik çatışmaları esnasında Bosna’da 50 bin, Kongo’da 200 bin ve Ruanda’da 500 bin kadının düşman tarafın askerlerinin tecavüzüne uğraması sonucu önemli bir hak ve kolektif güvenlik sorunu olarak gündeme gelebilmiştir. Askerliğin ve orduların değişen doğasına paralel olarak bugün kadınların da orduya ve savaşa katılımı da biçim değiştirmektedir. Her şeyden önce zorunlu askerliğin yaygın bir model olmaktan çıkmaya başlamasıyla birlikte kadınların orduya katılımı artmaktadır.