Ünite 5: Milli Mücadele Dönemi ve Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Basın (1919-1928)

Milli Mücadele Döneminde Basın

Mütareke Dönemi’nde işgal kuvvetleri, İstanbul’da ve işgal ettikleri diğer bölgelerde, Türklerin izinsiz toplanma, konferans veya nutuk verme ve seyahat etme hakkını engeller. Gazeteler kontrol altında tutularak işgal aleyhinde yazıların çıkması önlenir. Anadolu’da gelişen Kuva-yı Millîye lehinde veya kendileri aleyhinde çıkan haberleri sansürlerler. Sansür nedeniyle gazeteler çoğu zaman boş sayfalarla yayımlanır. Yalnızca dış sayfalardaki değil, iç sayfalardaki haberler bile sansür edilir, Anadolu’da gelişen millî hareket, işgal yanlısı basın tarafından, Rum basınının da etkisiyle “zorbalık” olarak nitelendirilir. Örneğin, 19 Haziran 1919 tarihinde İzmir’de çıkarılan Ahenk gazetesi işgal kuvvetlerinin gönderdiği Yunan Askerî Bildirileri’ni yayımlayarak Kuva-yı Millîyecileri “haydut çetesi” olarak gösterir.

İzmir basını gibi İstanbul basını da işgal kuvvetlerinin sıkı denetimi altında varlığını sürdürmeye çalışır. Haberlerin engellenmesi, karartılması, yayımlanmaması ve kamuoyunun olan bitenden haberdar edilmemesi sansür yoluyla sağlanır. O kadar ki İstanbul’da çıkan Payitaht gazetesi 1919’da başlayan ulusal bağımsızlık mücadelesiyle ilgili haberleri ancak iki yıl sonra vermeye başlar. Dolayısıyla geçen iki yıl zarfında bu hareket yok sayılır ve üstü örtülmeye çalışılır.

İstanbul basınının büyük bir kısmı aslında Millî Mücadele’yi desteklemekten yanadır. Ancak içlerinden bazıları bu hareketi, ülkeyi savaşa sokan ve onun parçalanmasına yol açan İttihatçıların bir devamı olarak görür. Bu nedenle hakkında fazla bilgi sahibi olamadıkları veya güvenemedikleri harekete muhalif olurlar. Bu gazeteler Mustafa Kemal’in âsi olduğuna dair fetvayı yayımlarken karşıt içerikli fetvayı yayımlamazlar. Özellikle Sakarya Zaferi’nden sonra padişah ve İstanbul Hükümeti, Millî Mücadele’nin başarıya ulaşacağını görünce basma karşı sert tutumlarını yumuşatma yoluna giderler. Bu tarihten sonra savaş cepheleri, millî kuvvetler, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Mustafa Kemal’le ilgili haberler konusunda basında bilgi çıkmasına göz yumulur. Mustafa Kemal’in fotoğrafları 1921 yılından sonra basında yer almaya başlar. Örneğin, Dergâh’ta. 20 Eylül 1921 tarihinden itibaren “Mustafa Kemal Paşa’nın Fotoğrafları” başlığı altında yazılar yayımlanır. Onunla yapılan söyleşiler basında sık sık yer almaya başlar.

Yapılan bir araştırmada 1919 yılının Mayıs’ı ile 1938 yılı sonları arasında Türkiye sınırları içinde toplam 592 gazete yayımlandığı tespit edilir. Bu gazetelerin %52’si (308 adet) yani yarıdan fazlası Arap harfleriyle, % 31’i ise (183) yeni harflerle yayımlanır.

1928 yılında gerçekleşen harf değişikliğine ayak uyduran gazete sayısı 70 (%12) civarındadır. Bu değişime ayak uyduramayan yayınlar kapanmak zorunda kalırlar. Bu yayınların belli başlı şehirlerde yoğunlaştığı görülmektedir.

Bu yıllarda basınla profesyonel olarak ilgilenen ve bu sektörden para kazanan girişimciler dışında gazete ve dergi çıkaranları şöyle gruplandırabiliriz:

  • Resmî kurumlar (valilik, halkevleri, il müdürlükleri),
  • Baro ve sendikalar,
  • Siyasî partiler,
  • Üniversite ve okullar,
  • Vakıf ve dernekler.

Genellikle az sayfalı çıkan gazeteler tek renk olarak tipo baskı tekniğiyle basılır. Millî Mücadele’nin başarıya ulaşmasına yakın, başta Mustafa Kemal olmak üzere bu mücadelenin önder komutanlarının resimleri yayımlanır. İstanbul’da çıkan süreli yayınlar Anadolu’ya göre daha kaliteli ve profesyonelce hazırlanır. İşgal edilen yerler geri alındıktan sonra gazete ve dergilerin zaman zaman çok renkli olarak daha kaliteli kâğıda basıldıkları görülür.

Bu dönem basın dilinde gözle görülür bir sadeleşme başlar. Tanzimat’la başlayıp Meşrutiyet’le gelişen sadeleşme süreci Millî Mücadele’de doruğa ulaşır. Halkın rahatça anlayabileceği yeni bir “gazeteci lisanı” ortaya çıkar. Cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk bizzat Türk tarihi ve diliyle ilgili çalışmalar yaparak, yeni ülkenin ideolojik temelini oluşturacak yapının hazırlanmasına katkıda bulunur. Yeni devletin temellerinin dayandığı çağdaşlaşma yolunda kesin ve geri dönüşü olmayan kararların alındığı etkin bir sürece girilir.

Millî Mücadele Dönemi’nde İstanbul basını ağırlıklı olarak iki gruba ayrılmış şekilde karşımıza çıkar (S:121, Tablo5.2).

  • İlk grupta yer alanlar, ulusal hareketi destekleyen ve onu savunan gazetelerdir. Bunlar arasında İleri, Yeni Gün, Akşam ve Vakit gazeteleri ilk sırada yer alır. Bu gazetelerde Anadolu ile ilgili haberler ilk sayfalarda yayımlanır. Özellikle, Mustafa Kemal’in halka duyurmak istediği haberleri yayımlayan İleri gazetesi, Millî Mücadele’nin İstanbul’daki sözcüsü konumundadır. Bu tür yayınlarından dolayı gazete bir müddet sonra işgal kuvvetleri tarafından kapatılır ve sahibi Celal Nuri [İleri] Malta’ya sürülür. Bunun gibi Yeni Gün gazetesiyle mücadeleyi destekleyen Yunus Nadi, işgalci İngilizlerin baskısından kurtulmak için gazetesini Ankara’ya taşımak zorunda kalır. Millî Mücadele süresince, gazetenin logosu altına “Yunanistan yıkılmalıdır!” sloganını yayımlayan Yunus Nadi, başından itibaren bu hareketin yanında yer alır. Yine bu hareketi destekleyen yazıları nedeniyle rağbet gören Akşam gazetesi yazarlarından Falih Rıfkı, Millî Mücadele karşıtlarıyla sık sık polemiğe girer. Bu gazetecilerin temel hedefi, Anadolu’daki Türk varlığının bir oldu bittiyle yok edilmesini engellemektir, Bunun için, harekete geçen Millî Mücadelecileri desteklemeyi ulusal bir görev olarak kabul ederler.
  • İkinci grupta yer alan ve ulusalcı görüşün karşısında olan gazete ve gazeteciler de vardır. Özellikle İstanbul’da faaliyet gösteren Peyam-ı Sabah, Alemdar ve İstanbul gazeteleri Millî Mücadele karşıtı yayınlar yapar. Anadolu’daki mücadeleyi boş bir hayal olarak gören bu gazetecilere göre Millî Mücadeleciler “serseri ve başı bozuk çetelerdir”. Örneğin Alemdar gazetesi, Millî Mücadeleyi destekleyen basma çatarak, bir zamanlar Rumeli’de yayımlanan Türkçü basınla bir karşılaştırma yapar. Ona göre, bu tür hareketler Rumeli’ye bir fayda getirmediği gibi Anadolu’ya da getirmeyecektir. Yine, Peyam-ı Sabah gazetesinde Ali Kemal, Kuva-yı Millîye’yi kuranların milleti felâkete götüreceğini yazar.

Millî Mücadele’yi destekleyen ve desteklemeyen basın mensupları, İstanbul ve Anadolu’da çıkan süreli yayınlarla görüş ve düşüncelerini kamuoyu ile paylaşırlar. Aydınlar bu dönem büyük bir ikilem yaşamaktadırlar. Bir yandan işgal altında bulunan ülkelerini kurtarmaya çalışan, öte yandan işgalcilerle iş birliği yaparak savaş kaybını en aza indirmeye çalışan gruplar vardır.

Bu ikinci grupta yer alanlar, Millî Mücadelecileri 1908- 1918 yılları arasında ülkeyi yöneten ve bir savaşla parçalanmasına neden olan İttihatçıların devamı olarak görürler. Bu nedenle onların yaptığı mücadeleyi sonu belirsiz bir macera olarak değerlendirip desteklemezler. Buna mukabil her şart altında Kuva-yı Millîyecilerin yanında olan, yazılarıyla bu mücadeleye destek veren gazeteci yazarlar da vardır.

Cumhuriyet Döneminin İlk Yılları (1923-1928 Arası)

Cumhuriyet’in bu geçiş yıllarında çıkarılan süreli yayınların tam bir sayısal dökümü mevcut değildir. Yapılan bazı çalışmalar varsa da eksiktir. Ancak, başta İstanbul olmak üzere Anadolu’nun farklı yerlerinde çok sayıda gazete ve dergi çıkarıldığı tahmin edilmektedir. Örneğin, yalnızca Erzurum’da çıkarılan yayın sayısı yediyi bulmaktadır. Bu, yeni yönetimin basma sağladığı kolaylıklar ve ülke içinde görülen bir coşkunun eseridir. Özellikle öğretmenler, yalnız dersliklerde değil, okul dışında da gençlere ulaşmak ve onları aydınlatabilmek için küçük dergiler yayımlama yolunu seçerler. Bu hareketleri ile aynı zamanda Anadolu içlerinde başlayan fikrî bir uyanışın da ilk adımlarını atarlar.

Bu yıllarda Doğu Anadolu’da başlayan Şeyh Sait İsyanı bahane edilerek 4 Mart 1925 tarihinde “Takrir-i Sükûn Kanunu” çıkarılır. Hükümet böylece basını ve muhalefeti kısıtlama yoluna gider. İkinci kez kurulan İstiklâl Mahkemeleri ile gazeteciler üzerinde büyük bir baskı uygulanır. Hapse atılanlar ve sürgüne gönderilenler olur;

  • Hüseyin Cahit, Çorum’da ömür boyu hapse,
  • Zekeriya Sertel üç yıl için Sinop’a,
  • Cevat Şakir (Kabaağaçlı) ise Bodrum’a sürgüne gönderilirler.

Yine bu kanunun uygulamaya konulması ile “Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası” kapatılır. İsyana yeltenenler ise ölüm cezasına çarptırılır. Kanunun çıkarılmasının görünürde;

  • İrtica ve
  • İsyanı engelleme gibi iki sebebi vardır.

Asıl amaç ise basın ve muhalefeti susturup tepki çekecek devrimleri gerçekleştirebilmektir. Nitekim duruşmalar devam ederken diğer İstanbul gazetelerinden de kapatılanlar ve kovuşturmaya uğrayanlar olur. Bu kanun ile Türk basını uzun süren bir suskunluk devresine girer.

Mustafa Kemal, daha 1906 yılında Bulgar Türkolog Manolof’la yaptığı konuşmada, Batı medeniyetine geçmek için Latin köklü bir alfabe seçmenin gerekli olduğunu söyler. Tanzimat Dönemi’nde dile getirilen ve sonraki yıllarda farklı şekillerde uygulanmaya çalışılan Harf Devrimi II, Meşrutiyetin ardından basında çeşitli vesilelerle gündeme getirilir.

Atatürk, yeni alfabeyi tanıtmak ve bu konuda bir kamuoyu oluşturmak için Tekirdağ, Bursa, Çanakkale, Gelibolu, Sinop, Samsun, Tokat, Amasya, Sivas ve Kayseri’de halkı bilgilendirici konuşmalar yapar. Hükümetin konuyla ilgili kanun teklifi 1 Kasım 1928’de TBMM’ye gelir ve kabul edilerek 3 Kasım’da Resmî Gazete ‘de yayımlanıp yürürlüğe girer.

Gazeteler böyle bir değişime hazırlıklı olmak için yavaş yavaş yeni harflere manşetlerde yer vermeye başlarlar. Bazı dergilerin zaten daha önceki yıllara dayanan deneyimleri vardı. Örneğin başlıklarda, künyeyle ilgili bilgilerde veya reklamlarda Latin harfleri eskiden beri kullanılır. Kalem gibi mizah dergileri Türkçe-Fransızca olmak üzere iki dilli ve iki alfabeli çıkarılır. Matbaacılar söz konusu değişime ayak uydurabilmek için ellerindeki eski hurufatları satıp yeni hurufat kasaları almak zorunda kalırlar.

Cumhuriyet’in coşkusuyla ilk yıllarda gelişen basın, 1 Kasım 1928 tarihinde ilân edilen Harf Devrimi’yle birlikte uzun sürecek bir duraklama devresine girer. Her şeyden önce, sınırlı sayıda olan okuyucu kitlesi ortadan kalkar. Matbaalar yeni harfler bulmakta zorlanırlar. Her iki alfabeyi yarı yarıya kullanan gazeteler Arap harflerinin kullanımının yasaklanması ile birlikte, tamamen Latin alfabesine döner.

Harf Devrimi’nin hızlı bir şekilde gerçekleşmesi büyük ölçüde bir olumsuzluk yaratmaz. Çünkü okur-yazar oranı nüfusun yüzde onu kadardır. 1927 yılında yapılan nüfus sayımına göre ülkede 13 milyon 148 bin kişi yaşamaktadır.

Öğrenim çağında ve daha üst yaşlarda olan kişilerin toplamı 10 milyon 516 kişidir. Bunlardan 5 milyon 354 kadının 267 bini (%4,98), 4 milyon 895 erkeğin 840 bin (% 17.16) okur-yazardır.

Bu rakamlara göre halkın büyük bir kısmı, okuma-yazma bilmemektedir ve gazeteleri takip etmekten uzaktır. Resmî nitelikteki gazetelerin okurları zorunlu abone yapılan yüksek düzeydeki memurlardır. Ne yazık ki bunların büyük bir kısmı da okuduğunu anlayacak düzeyde bilgi sahibi değildir.

Yeni alfabede vokallerin ayrı yazılması, imlâ ve noktalama işaretlerinin daha belirgin hâle gelmesi, majüskül (büyük) ve miniskül (küçük) harflerin kullanılması Türk dilinin daha rahat okunmasını sağlar. Harf Devrimi’nin ardından bir noktada sıfırlanan okuryazar oranı alman akılcı yöntemlerle kısa sürede artmaya başlar.

Mütareke ve Millî Mücadele Dönemlerinde mizah basınına, genel basında olduğu gibi iki farklı düşünce hâkimdir:

  • Bir gruba göre Millî Mücadele gereksiz bir çırpınıştır. En doğru olanı güçlü bir devletin desteğini alarak ülkenin refahı için çalışmaktır.
  • Diğer grup ise Mustafa Kemal ve arkadaşlarının başlattığı mücadeleyi önemseyen bir anlayışla yayınlarını sürdürmekte kararlıdır.

Ancak 1920 yılı sonrasında millî hareketin güçlenmesiyle birlikte mizah basını da bunu destekleyen bir içerik kazanır. Buna rağmen ideolojik düşüncelerle çıkarılan mizah dergileri de göze çarpar.