Ünite 3: Millet ve Milliyetçilik

Çağdaş Bir Sosyal Kategori Olarak Millet

İnsanların milletler/uluslar hainde örgütlenerek çeşitli sosyal siyasal birliktelikler oluşturmaları çağdaş sosyal dünyanın en önemli olgularından biridir. İnsanların dünya üzerinde milletler olarak örgütlenmeleri ve milli devletler kurmaları, uzun insanlık tarihi açısından düşünüldüğünde, yeni bir durum sayılabilir. Millet kavramının ortaya çıkışı17. ve 18. yüzyıllardaki Fransız ve İngiliz devrimleriyle olmuştur. Milletlerin ortaya çıkışında sanayileşmeyle birlikte kırsal kesimlerden şehirlere göçün başlamasının, toplumsal yapının yeniden örgütlenmesine ve yeni merkezi toplulukların ortaya çıkmasına zemin hazırladığı belirtilmektedir.

Özellikle, Fransız devrimi ile birlikte etkin bir şekilde ortaya çıkan milliyetçilik (ulusçuluk) kavramı kısa bir sürede imparatorlukların yıkılmasına, milli (ulus) devletlerin kurulmasına yol açmıştır. 19. yüzyılın başlarından itibaren milliyetçilik temelinde kurulan milli devletler sadece Avrupa’da değil, dünyanın diğer bölgelerinde de tarih sahnesinde yerini almıştır.

Milletler, milli devletlerin ortaya çıkışı ve milli kimlikler ile geçmişte ve günümüzde milletler arasındaki olumlu veya olumsuz ilişkilerin nedenleri ve sonuçları, tarih, sosyoloji, siyaset bilimi, ekonomi gibi farklı bilimsel disiplinler tarafından çalışılmaktadır. Ancak diğer tüm sosyal grupları olduğu gibi milletleri de oluşturan insandır. Bu sebeple, millet ve milletler arası ilişkilerin sosyal psikolojik bir artalanı bulunmaktadır. Millet kavramı, milletle özdeşleşme, milli kimlikler ve milliyetçilik sosyal psikoloji disiplini içinde özellikle son otuz senedir oldukça yaygın çalışılmaya başlanmıştır. Sosyal psikologlar, milli ve etnik kimlikleri zengin bir çalışma alanı olarak görmektedirler.

Genel olarak millet, ortak dili, ortak geçmişi, ortak gelenek ve görenekleri, ortak toprak parçasını, ortak inanışları, ortak ekonomik ve siyasi yapıyı paylaşan bireylerden oluşan sosyal bir örgütlenme biçimi olarak tanımlanabilir. Ancak bir milletin millet olarak kabul edilebilmesi için bu unsurların hepsinin gerçekleşmesi beklenemez. Diğer bir deyişle, bu unsurların hiçbiri milleti oluşturan vazgeçilmez unsurlar değildir. Bu nedenle de milletin ne olduğuna dair farklı yaklaşımlar vardır.

Sosyal psikoloji yaklaşımı, milleti oluşturan en temel unsurun, bir grubun kendini millet olarak hissetmesi olduğu konusunda hemfikirdir. Bu durumda milleti oluşturan asıl unsur tarih, dil, din, kültür birliği değil bir grup insanın kendilerini millet olarak tanımlamalarıdır. Millet olabilmek için o milleti oluşturan kişilerin tamamıyla aynı etnik kökenden gelmesi, aynı dine mensup olması ya da aynı dili konuşmaları gerekmez. Millet olgusunun kendisinin psikolojik mekanizmaları, işleyişi ve süreçleri içerdiği görülmektedir. Diğer bir deyişle, psikolojik açıdan millet sadece ortak geçmiş, ırk, dil, toprak, ekonomi ya da tarih birliğine indirgenemeyecek veya sadece bu faktörler bakımından tanımlanamayacak bir olgudur.

Millet kavramının sosyal psikolojik anlamda tanımlanması milleti oluşturan dil, din, kültür, ekonomi gibi diğer unsurların önemsiz görüldüğü anlamına gelmemektedir. Milli kimlikler antropolojik, sosyolojik, tarihsel ve sosyal psikolojik analizler çerçevesinde incelenebilir. Ancak psikoloji disiplini daha çok milli/ulusal kimliklerin nasıl olup da insanların benlik tanımlarını ve davranışlarını bu kadar etkilediği üzerinde durmaktadır. Örneğin, “Milli kimlikler neden, nasıl ve hangi şartlar altında başka milletlere karşı düşmanlığa dönüşebilmektedir?”, “Neden milletler arasında savaşa kadar giden şiddet davranışı gözlenebilmektedir?” gibi sorular sosyal psikoloji disiplini içinde cevaplanmaya çalışılan soruların bazılarıdır.

Sosyal Kimlik Yaklaşımı ve Millet

İnsanların kendilerinin kim olduğuna ilişkin fikirleri sadece kişisel kimliklerini (kişisel niteliklerini, tutum ve değerlerini) değil, aynı zamanda üyesi oldukları gruplardan gelen sosyal kimliklerine vurgu yapmaktadır. Örneğin, Ayşe kendini “zeki, çalışkan ve başarılı” olarak tanımlarken kişisel özelliklerini belirtmekte, öte yandan kendisini “kadın, Türk ve doktor” olarak tanımlarken de dahil olduğu sosyal gruplardan gelen sosyal kimliklerine vurgu yapmaktadır. Bu sebeple, sosyal kimliklerimiz ve onları bize sağlayan sosyal gruplarımız insan psikolojisinin anlaşılması bakımından çok önemli bir yer tutmaktadır.

Sosyal psikolojide, Sosyal Kimlik Kuramının ortaya çıkışıyla beraber millet dahil bütün grup kimlikleri ve gruplar arasındaki ilişkiler, sosyal psikolojik mekanizma ve süreçlerinin anlaşılması bakımından üzerinde çalışılması gereken önemli konular haline gelmiştir. Sosyal kimlik yaklaşımı, millet olgusunun ve bu olguyla ilişkili önyargılar, ayrımcılık, milletler arası çatışmalı ilişkiler, savaşlar, milletler arası işbirliği, gibi konuların sosyal psikoloji disiplini içinde çalışılması için kuramsal bir temel sağlamıştır.

Sosyal kimlik kuramına göre, gruplar karmaşık sosyal dünyada kim olduğumuzu anlamamız için bizlere birer dayanak noktası sağlarlar. Diğer bir deyişle, benlik kavramımızın oluşması bakımından, dahil olduğumuz sosyal gruplar kritik bir öneme sahiptir. Bu durumda grupların psikolojik önemini kavrayabilmek için benlik bilgimizi nasıl edindiğimiz, kendimizi nasıl bildiğimiz, kendimizle ilgili fikir ve inanışlarımızın nereden geldiği soruları ilk sorulması gereken sorulardır. Hem ilk sosyal psikologlar hem de çağdaş sosyal psikologlar benlik bilgisinin kaynağının sosyal dünya yani diğer insanlar olduğu konusunda hemfikirdirler. Bu kaynak, kişinin anlamlı ilişki içinde bulunduğu diğer insanları, kişinin ait olduğu sosyal grupları ve tarihsel olarak değişen kültürü de kapsayan sosyal dünyadır. Sosyal kimlik kuramı, bu sebeple, grubu psikolojik bir mekanizma olarak tanımlamaktadır.

Eğer kim olduğumuzu anlayabilmemiz için gruplar bu kadar önemli ise grubun ve grubun sağladığı sosyal kimliklerin insan zihninde benliğin bir parçası olarak temsil edilmesi gerekmektedir. Diğer bir deyişle, grup insanların kendi benliklerine bir referans noktası oluşturabilmek için kendilerini yönlendirdikleri ayrı bir psikolojik mekanizmadır. Bir kişinin ait olduğu sosyal kategori veya grup kişinin benlik tanımlaması için bir temel sağlamaktadır. Benliğin, bilişsel olarak bir grubun üyesi olarak tanımlanması ise o gruba yüklenilen duygular ve değerlerle birlikte sosyal kimlik olarak adlandırılmaktadır.

Örneğin, bir kadın kendisini anne olarak tanımladığında, bu onun, çocuk sahibi bir kadın olduğu bilgisiyle birlikte annelik konusundaki hislerini ve anneliğe yönelik değerlerini de kapsayan bir tanımlama olmaktadır. Yine, örneğin, kendisini Türk olarak göre birisi, kendisini Türk adı verilen bir topluluğun parçası olarak tanımlamaktadır. Ancak bu tanım, Türklüğe ilişkin duygu (Türk olmaktan gurur duymak gibi) ve değerleri (Türklerin -dolayısıyla kendisinin- hoşgörülü olduğunu düşünmek gibi) içermektedir.

Sosyal Kimlik kuramına göre, insanlar, kendileri de dahil olmak üzere, tüm insanları sosyal kategorilere ayırmaktadır. Bu sosyal kategoriler, kadın erkek olmak gibi cinsiyete dayalı kategoriler, belli bir inanışa veya mezhebe mensup olmak gibi dini temelli kategoriler, doktor olmak, mühendis olmak gibi mesleğe dayalı kategoriler olabileceği gibi millet temelli kategoriler de olabilir. Sosyal Kimlik kuramına göre bireyler kendilerini aynı anda birden fazla grupta kategorize edebilirler. Burada önemli olan, insanın kendini bir grup insanla bazı bakımlardan bir ve aynı görmesi ve ‘biz’ olarak hissetmesi diğer bir grup insandan da (onlar) ayrıştırmasıdır. Kendimizi içinde tanımladığımız gruplar iç grup üyesi olmadığımız diğer grup ise dış grup olarak tanımlanmaktadır.

İç Grup Yanlılığı, Zenofobi ve Milliyetçilik

İnsan davranışına yön veren en temel sosyal güdülerden biri insanın kendini olumlu değerlendirmek ve kendisi hakkında olumlu bir görüşe sahip olmak istemesidir. Hepimiz kendimizi değerli, olumlu işler yapan, iyi bireyler olarak görmek eğilimindeyizdir, Eğer kendimizi başarısız, değersiz, diğerlerinden daha kötü olarak görürsek bu durum bizde psikolojik rahatsızlık yaratmaktadır. Üyesi olduğumuz sosyal gruplar da benliğimizin bir parçası olduğu için, diğer bir deyişle o gruplarla özdeşleştiğimiz için, o grupları da olumlu değerlendirmek isteriz.

Üyesi olduğumuz gruplardan dolayı olumsuz bir sosyal kimliğimiz olması bizde psikolojik rahatsızlık yarattığı için bu durumdan kaçınmak üzere bazı yollara başvururuz. Karşılaştırma grubumuzu değiştirebiliriz. Örneğin, “Bu maçta yenildik ama geçen haftaki maçta başka bir takımı yenmiştik” diyebiliriz. Ya da bize rahatsızlık veren, grubumuzun değerini, dolayısıyla da bizim benlik değerimizi düşüren durumu değiştirmek isteyebiliriz. Örneğin, milli takıma daha başarılı oyuncular, daha iyi teknik direktörler getirilmesini isteyebiliriz. Karşılaştırma boyutunu da değiştirebiliriz. Örneğin milli maçta “Yenildik ama sonuna kadar mücadele ettik ve çok iyi oynadık” diyebiliriz. Son olarak, karşılaştırmayı objektif kriterlere göre değil biraz kendi grubumuzu kayıracak şekilde yapabiliriz. Maç örneğinden devam edecek olursak “hakem taraf tuttu” diye düşünebiliriz.

Brewer (1999), iç grup yanlılığının mensup olunan gruba beslenen sevgi, hoşgörü gibi duygularla ilişkili olabileceğini ve bunun dış gruba yönelik duygu ve davranışlarla ilgisi olmayabileceğini, bu ikisinin birbirinden bağımsız görülebileceğini belirtmektedir. İç grup yanlılığı, iç grup üyelerini daha olumlu görme ve davranışsal boyutta kayırma, üyesi olunan grubu daha olumlu kalıp yargılarla değerlendirme ile ilişkili görülmektedir.

İç grup yanlılığı çerçevesinde ele alınması gereken kavramlardan bir de etnosentrizmdir. Etnosentrizm, ya da etnik merkeziyetçilik, bir aşirete, kabileye, boya ve benzeri etnik bir gruba bağlılık ile tarif edilen, bir kimsenin kendi kültürünü temel olarak alması ve kendi kültürünü diğer kültürlerden üstün tutması ile tanımlanan duygu ve inanışlar olarak kabul edilmektedir.

Günümüzde süregiden milli anlaşmazlıklar, çatışmalar ve hatta savaşlar düşünüldüğünde dış gruba yönelik düşmanlıklar da oldukça yaygın rastlanılan durumlardır. Özellikle karşılaştırma yapılan bağlamlarda diğer millete mensup kişilerin daha olumsuz kalıp yargılarla değerlendirilmesi (örneğin ‘yeteneksiz’ ‘tembel’), diğer millete mensup bireylere ayrımcı şekilde davranılması (örneğin iş ve eğitim olanakları bakımından fırsat eşitliğinin tanınmaması) günümüzün önemli sosyal sorunlarındandır. Özellikle nüfus hareketliliğinin arttığı, çok sayıda insanın savaş ve çeşitli sebeplerle ülkelerini terk edip başka ülkelere göç ettiği günümüz koşullarında göçmen topluluklarına yönelik düşmanca yaklaşımlar ve olumsuz davranışlar hem göçmen gruplar hem de ev sahipliği yapan gruplar açısından yıkıcı sonuçlara yol açabilmektedir.

Zenofobi, yabancı korkusu-nefreti anlamında olup, kişinin yabancılardan ya da bir şekilde kendisinden farklı olan insanlardan korkması ve nefret etmesi durumuna verilen addır.

Sosyal kimlik yaklaşımına göre, grup kalıp yargılar, normlar ve değerler grup içeriklerini oluşturur ve bu içerikler her grubu birbirinden ayırıcı özellikler taşırlar. Her grubun, üyelerinin üzerinde az çok hemfikir olduğu bazı tanımlayıcı özellikleri kalıp yargılar olarak adlandırılır. Örneğin üniversite öğrencilerini özgür ve çalışkan olarak nitelemek kalıp yargıdır. Milletlerin de kendilerine ilişkin birtakım nitelemeleri mevcuttur. Örneğin Almanlar kendilerini “dakik ve entelektüel”, İngilizler “serinkanlı”, Türkler “misafirperver” olarak tanımlamaktadırlar.

Her grubun işleyişini düzenleyen, grup üyelerinin nasıl davranacağını belirleyen, bazıları yazılı bazıları yazısız çeşitli kurallar vardır. Bu kurallara norm adı verilir. Normlar, büyük veya küçük çaplı bütün gruplarda bulunur. Örneğin, yakın bir arkadaş grubunda, arkadaşların birbirine yalan söylememesi o grubun normu olabilir. Sosyal kimliklerimiz nedeniyle grup normlarına uyarız. Bir doğal afet sırasında yardıma ihtiyaç duyan grup üyelerimize yardım ederiz. Milli gelenek ve görenekler de grup normlarıdır. Grup normuna uymamak, gruptan dışlanma, ayıplanma, cezalandırılma gibi bazı sonuçları beraberinde getirebilir.

Grup yaşantısıyla ilgili bir diğer faktör değerlerdir. Değerler, insanların kendilerinin ve diğerlerinin davranışlarını, tutumlarını yargılamakta kullandıkları standartlar ve davranışları belli bir amaca yönlendiren inançlar olarak tanımlanmaktadır. Her milletin sahip olduğu, o millete yol gösteren değer öncelikleri farklı olabilir. Örneğin, bazı milletler için güvenlik ve yardımseverlik yol gösterici değerken bir diğeri için evrenselcilik ya da eşitlik en önde gelen değer olabilir.

Sosyal kimlik kuramcıları, milli kimlikler temelinde yapılan kategorizasyonların aynı zamanda bir ideolojik süreç olduğunu belirtmektedirler. Milletlerin ortaya çıkışını düşünecek olursak, özellikle sanayi devrimi ile birlikte sınırları belirlenmiş bir toprak parçası üzerinde kurulan ekonomik bir örgütlenme biçimi olan milli devletler milliyetçilik ideolojisini yayarak kurulmuşlardır. Daha önceleri imparatorluk içerisinde etnisite, dil ve din bakımından birbirinden ayrışan çok sayıda topluluk bir arada yaşamaktayken, özellikle 18.yüzyılda bu unsurlar bakımından birbirine benzeşen, yani ortak dil, din, kültüre sahip insanlar milletleşme sürecine girmiş ve dünyanın çoğu yerinde millet temeline dayalı devletler kurulmuştur. Bu sürece denk düşen ideoloji milliyetçilik olarak adlandırılmaktadır.

Araştırmacılara göre milliyetçilik, iç grup yanlılığı ve dış grup düşmanlığının bir arada görüldüğü bir ideolojidir. Yani milliyetçilik, hem kendi milletini sevme, yüceltme, kendi milletine mensup diğer bireyleri kayırma hem de başka milletlere ayrımcı ve düşmanca davranmayı meşrulaştıran bir düşünme şekli ve değerler bütünüdür. Öte taraftan, vatanseverlikte sadece iç grup yanlılığı bulunmakta fakat dış grup düşmanlığı görülmemektedir. Vatanseverlik ideolojisine göre, bir kişi ülkesini, milletini sevip yüceltebilir ancak başka millete mensup kişilere ayrımcılık uygulamaz ve düşmanlık gütmez.

Bu kuramcılara göre, millet temelli sosyal kategorizasyon yapmak yani bireyin kendisini mensup olduğu millet temelinde tanımlaması milliyetçiliği de içinde barındırır. Ancak milliyetçiliğin diğer milletlere karşı düşmanca bir içerik kazanıp kazanmayacağı, o milletler arasındaki tarihi, sosyal, ekonomik ve politik ilişkilerin niteliğiyle, yani sosyal bağlamla şekillenir. Örneğin, Amerikan milliyetçiliği Fransızlara karşı düşmanca tutum ve davranış gerektirmezken, Ruslara karşı düşmanlık beslemeyi gerektirebilir. Böyle bir kavramsallaştırma, milliyetçilikle vatanseverlik arasında ayrım yapmayı da anlamsızlaştırmaktadır.

Sosyal İnşa Yaklaşımında Millet ve Milliyetçilik

Sosyal inşa yaklaşımına göre, her tür sosyal ve psikolojik olgu ya da olay da söylemlerle ortaya çıkmaktadır. Bireyleri de onların oluşturduğu topluluk ve grupları da söylemler üretir. Karşılıklı konuşmalar içinde inşa edilen kavramlardır. Ayrıca bu kavramlar, yere ve zamana bağlı olarak farklı anlamlara gelecek şekilde de inşa edilirler. Söylem, işaretler ve dil varlık olarak tanımlanmaktadır, varlıkları oluşturmaktadır.

Genel olarak sosyal inşacılar millet de dahil her tür sosyal olgunun ve kategorinin söylemler yoluyla inşa edilen bir süreç olduğunu ileri sürmektedirler. İnsanların miller temelinde kategorilere ayrılmaları, onların gündelik konuşmalarıyla ve pratikleriyle sürekli olarak yeniden üretilmekte ve inşa edilmektedir. Millet temelinde bölünmeler, dış dünyadaki bir gerçekliğe tekabül eden zihinsel temsiller değildir. Hatta dış dünyada dine, milliyete ve cinsiyete dayalı gruplaşmalar ve o grupların kalıp yargıları, normları ve değerleri de insanların aralarındaki konuşmalarda ortaya çıkan söylemlerle kurulmaktadır.

Bu yaklaşım, bir milletin diğeriyle olan uzlaşmacı ya da çatışmacı ilişkisini, tarafların dışında gerçekleşen nesnel bir takım çıkar çatışması ya da çıkar birlikteliklerine odaklanarak değil, milletlerin bu çıkar çatışması ya da çıkar birlikteliklerini söylemlerinde nasıl inşa ettiklerine odaklanarak anlamaya çalışır. Söz konusu söylemler, kişiler arası doğrudan etkileşimde olduğu kadar televizyon, gazete, sosyal medya gibi iletişim mecralarında kurulur ve yaygınlaştırılır.

Millet temeline dayalı kategorik ayrımlar ve milli kimliklerimiz her gün maruz kaldığımız ya da uyguladığımız alışkanlıklarımızla, birbirimizle konuşmalarımızla, yeniden ve yeniden üretilmektedir. Böylelikle içinde yaşanılan ortam milli ortama dönüşmektedir. Bu süreç o kadar doğal ve sıradan bir şekilde yaşanır ki dikkat bile çekmez. Milli semboller göze çarpmadan kendilerini gösterir, millet farkına varmadan fark edilir. Yani milli bayramlarda ve resmi törenlerde söylenen marşlar, asılan bayraklardan ziyade, hepimizin zaman zaman gittiği devlet dairelerindeki ufak, göze batmayan semboller, bir gazete haberinde geçen küçük bir cümle gibi dikkatimizi bile çekmeyen durumlar aracılığıyla milliyetçilik ideolojisini kazanır ve sürdürürüz. Her gün yeniden üretilen ve millet olduğumuzu bilin altına işleyen ve bizlerin de farkında olmadan sürdürdüğümüz bu ideolojik yapılanmaya banal milliyetçilik denir.