Ünite 8: Metin Çözümlemeleri

Behçet Necatigil’in “Sergi İzlenimleri” Adlı Şiirinin Çözümlenmesi

Behçet Necatigil’in “Sergi İzlenimleri” başlıklı şiiri hem içeriği hem de biçimi bakımından modern Türk şiirinin kavranması güç şiirlerinden biridir. Bu zorluk birkaç nedenden kaynaklanır: Günlük yaşamda az kullanılan sözcüklerin seçimi, Necatigil’in şiirlerinde sık sık başvurduğu iki kısa çizginin bu şiirde dört kez kullanılması ve dizeler arasında anlam bağlantılarının eksik bırakılması, bu eserin yorumlanmasını güçleştiren etmenler olarak sayılabilir. Bu tarz şiirler farklı okur tiplerinde farklı tecrübelere neden olabilir. Şiirin duygusal etkisine katılmak, sözel dokudan haz duymak isteyen bir okur, bu şiiri ayrıntılı bir çözümlemeye tabi tutmadan da onu takdir edebilir. Oysa ideal okur bu şiirin anlamı ve biçimi arasındaki kat kat bağlantıları açıp onun sanatsal olanaklarını daha fazla tüketmek isteyebilir. Böyle bir çözümleme belli bir sıra takip etmeli, belli bir sonuca varmalı ve şiirin tamamı, çözümleme sonucu öne sürülecek anlamın bir parçası olmalıdır.

Bir şiiri okumaya başladığımızda öncelikle, onun başlığını anlamlandırmaya çalışırız. Bir şiir kendi içinde tutarlı bir yapı olduğu için, başlık şiire dâhildir ve çözümleme dışı tutulamaz. “Sergi İzlenimleri”, Necatigil’in, bir şiirin organik yapısına verdiği önemi gösterir. Çünkü bu başlık, şiirin içeriğini tam anlamıyla yansıtmaktadır.

Şiirin öznesi, ilk kıtada, sergi ortamını, duygusal tepkilerini de işin içine katarak tasvir etmektedir. “Ağlar lâke duvarlarda gri bir grizu” dizesini okuduğumuzda, öncelikle “lâke” sözcüğü dikkati çeker. Bu sözcük bir sıfattır ve Fransızcada “laqué”, İngilizcede “lacquered” olarak söylenir. Bu sıfat verniklenip cilalanarak pürüzsüz bir hâle getirilmiş yüzeyleri anlatmak için kullanılır. Şiirde konuşan kişi, bir resim sergisinin lüks ve şık ortamını, duvar yüzeylerine uygulanan bu işleme atıf yaparak göstermektedir. Bunun yanı sıra, bu dizede, şiirin öznesinin bir sanat eseri karşısında verdiği duygusal ve entelektüel tepkiyi de görüyoruz.

Reşat Nuri Güntekin’ in Çalıkuşu Adlı Romanının Çözümlenmesi

Bir metin çözümlemesinde ilk yapılacak olan metin türünü belirlemektir. Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanı genel metin sınıflamasında betimleyici, bilgilendirici, açıklayıcı, kanıtlayıcı gibi metin türleri arasında öykülemeci, yani anlatı metinleri kategorisine girer. Öyleyse önce anlatı metninin ne olduğunu açıklamak gerekir. Bir anlatı metni, bir ya da daha çok kişinin başından geçen olayları sebep-sonuç bağının gözetilerek belli bir biçim altında anlatılması demektir. Aşağıda bir anlatı metni olarak Çalıkuşu romanının altı aşamada çözümlemesi yapılacaktır:

1. Aşama: Çalıkuşu Kitabı

Bir metnin ilk çözümleme aşamasında metnin türü, niteliği, yazarı, konusu vb. ile ilgili bilgileri kapsayan ve “paratexte” kavramıyla ifade edilen kitaba ait bilgileri değerlendirmek olmalıdır. Bir metnin basılı hâli bize birtakım ön bilgiler sunar. Elimizde incelemek üzere olduğumuz Çalıkuşu romanının bir baskısı var. Bu kitabın ön kapağından aşağıdaki bilgilere ulaşılmaktadır. Bu kapak yazısı, başka romanlar da yazan Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu adlı eserinin roman türüne ait olduğunu bize bildiriyor. İç sayfaya geçtiğimizde bu kitabın M. Fatih Kanter danışmanlığında İnkılap yayınevi tarafından 2016’da yapılan son baskısı olduğunu anlıyoruz. İkinci iç kapak sayfasında Çalıkuşu romanının 1939’da yapılan beşinci baskısının röprodüksiyonu ile karşılaşıyoruz.

2. Aşama: Okuma Sözleşmesi (contrat de lecture, reading contrat)

Okurun, okuyacağı kitabın türü, içeriğiyle ilgili az çok bilgi sahibi olduğu ilk aşamadan sonra, esas metne girilir. Metnin girişi yani romanın ilk cümleleri, okuru içerik ve sunum hakkında bir fikir sahibi yapan en kritik bölümüdür. Bu kısma “incipit” denir. Yazarın okurla sözleşmesi bu ilk satırlarda gerçekleşir. Okuma sözleşmesi olarak adlandırılan bu sözleşme bazen birkaç satır, bazen birkaç paragraf bazen de birkaç sayfaya kadar uzayabilen incipit bölümünde saklı, okurun önceki okuma tecrübelerinin sonucu metinler arası bir boyutu olan bir olgudur. İncipitler yazarın, anlattığı hikâyeyi nasıl bir sunumla verdiğinin ilk ipuçlarını taşır. Söz gelimi okur, gerçekçi mi, hayalî ya da fantastik bir roman mı, ironik mi, polisiye mi yoksa bir romans mı okuyacağını anladığı andan itibaren okuma yönelimini belirlemiş olur.

3. Aşama: Romanın Bölümleri

Saf okuma gerçekleştirecek olan meraklı okur bundan sonra sayfaları birbiri ardına açarak okumasını hızla sürdürür. Ama bizim gibi edebî bir metin inceleme/çözümlemesi yapmak isteyen okurun tavrı farklı olacaktır. Biçim ve içerik arasındaki ilişkileri ortaya çıkarmak için anlatı metnini yapı ögeleri başta olmak üzere çeşitli etkenlerin ışığında incelemek gerekecektir.

4. Aşama: Hikâye ve Söylem Düzlemleri

Her romanın bir hikâyesi vardır. Öyküleme edimi sırasında anlatıcının yönetiminde bazı anlatma teknikleri seçilerek hikâye zamanı, söylem zamanına dönüştürülür. Bu değişiklikleri Çalıkuşu romanında göstermek için önce romanı kimin anlattığı, sonra da hikâye düzlemini belirleyerek bu hikâyenin nasıl söylemleştirildiğini açıklığa kavuşturmak gerekir.

a. Kim anlatıyor?

Romanın anlatıcısı Feride, başta da belirttiğimiz gibi romanın başkahramanıdır. Dolayısıyla iç-öyküsel konumdaki iç-odaklayım bakış açısına sahip ben-anlatıcı romanın ilk dört ana bölümünün anlatıcısıdır.

b. Hikâye ve Söylem düzlemleri

Diğer anlatılar gibi roman da “hikâye” ile “söylem” düzlemlerinin çakışmasından oluşur. Bu iki düzlemin geçişimini sağlayan öyküleme/anlatma (narration) edimidir. Anlatılan hikâye dilin imkânlarından, edebî teknik ve retorik araçlardan yararlanılarak öyküleme süreci sırasında söyleme dönüştürülür.

5. Aşama: Kişiler ve İşlevleri

Çalıkuşu romanının yapısı içinde kişilerin işlevlerini Greimas’ın “eyleyenler örnekçesi”ne göre belirleyebiliriz: Gönderici Nesne Alıcı Yardımcı Özne Engelleyici Feride, bu anlatının “özne”sidir. “Nesne”si âşık olduğu Kâmran’dır. Feride’yi bu nesneye “gönderen” ise aşk duygusudur. Öznenin nesnesine ulaşmasından yararlanacak olan (alıcı) yine Feride’dir.

6. Aşama: Mekânlar ve İşlevi

Çalıkuşu’nda mekânların anlatının yapısı içinde Feride’nin iç ve dış yolculuğunu belirlemede önemli bir işlevi vardır. Anlatıdaki beş bölümün her biri bir yer değişikliği ile başlar. Çözümlememizin “Romanın Bölümleri” aşamasında buna işaret etmiştik. Bir kurmacanın ortaya çıkabilmesi için mevcut durumdaki denge hâlinin bozulması gerekir. Gösterge bilimciler buna dönüştürücü öge derler. Çalıkuşu’nun bütünü içinde düşünüldüğünde anlatıdaki esas dönüşüm noktası Feride’nin Kâmran’ın kendisini aldattığını öğrenerek evden ayrılmasıdır. Bu olay kurmacayı oluşturan diğer olaylar dizisinin yolunu açacaktır. Feride’nin eve dönüşüyle bu olaylar dizisi son bulacak, Feride’nin Kâmran’a dönmesiyle denge yeniden kurulmuş olacak ve roman sonuç aşamasına geçecektir. Bütün içindeki bu yapısal şemanın her bölüm için de geçerli olduğunu görüyoruz.

Sait Faik Abasıyanık’ ın “Havuz Başı” Öyküsünün Çözümlenmesi

“Havuz Başı” öyküsü basit ama genişlemeye ve yorumlanmaya müsait bir içeriğe sahiptir. Olay örgüsü birkaç vaka halkasından oluşmaktadır. Öykü, anlatıcı kahramanın bir havuz başında sevdiği kişiyi beklediği sahneyle açılır. Kaygı ve umut dolu bekleyişini eğer sonuca ulaşırsa duyacağı mutluluğu tasvir eder kahraman. Kaygı, sevgisine karşılık bulamama ihtimalinin doğurduğu duygudur. Anlaşılan beklenen kişi karşılıksız sevilmektedir. Geçenlerin arasında sevgilinin görülmemesi umudu üzüntüye bırakır. Kahramanın duygu durumunu ifade etmek için kullandığı “Bayramım, çocukluk bayramım salıncaksız geçmiş gibi gözüme yaş doldu.” ifadesi kısa öykülerin temel aldığı yoğun anlatıma dair dikkat çekici bir örnektir. Anlatıcı okura duygularını, özellikle de hayal kırıklığını, somut bir benzetmeyle, okurların da yaşaması muhtemel bir tecrübeyle aktarmaktadır. Kederini uzun uzadıya anlatmak yerine tek ve yoğun bir cümleyle ifade etmiştir. Bir taraftan da sevdiği insandan söz ederken çoğunlukla ondan “siz” olarak bahsetmesi her ikisi arasındaki mesafeye de bir işarettir. Anlatıcı kahraman bu mesafeden, ona yaklaşamamaktan duyduğu üzüntüyü hitap şekliyle de vurgulamaktadır.

Nazım Hikmet Ran’ ın Ferhad ile Şirin, Mehmene Banu ve Demirdağ Pınarının Suyu Adlı Tiyatro Oyununun Çözümlenmesi

Geleneksel halk hikâyelerinden Ferhad ile Şirin’i çağdaş bir oyun kimliğine kavuşturan Nâzım Hikmet, gelenekteki anlatıyı tiyatroya uyarlayarak aşkı farklı düzlemlerde ele alır. Oyunda, sevgilisine kavuşmak için dağı delmek zorunda olan geleneksel halk kahramanının yeniden ve farklı bir biçimde yorumlandığı görülür. Gelenekteki hikâye uyarlanırken ana fikir değişime uğradığı gibi birbirine kavuşamayan sevgililerin trajik hikâyesi, insanlığın kurtuluşu için direnen, idealize edilmiş bir kahramanın hikâyesine dönüşmüştür.

Oyunun Bölümlenmesi

Oyun, ilk iki perdesi ikişer sahneye bölünmüş üç perdeden oluşmaktadır. Her perdenin başına, olayın serimini yapan oyun kişilerinin bulunduğu “Prolog” bölümü konmuştur.

Anlatım Yöntemi Olarak Klasik Dramatik Yapı ile Epik Yapının Oyundaki Görünümü

Gelenekteki biçiminde, birbirlerine âşık olan, sınıfsal farklılıklarından dolayı önüne engeller çıkan, bunun için mücadele eden sevgililerin sonunda kavuşamadıkları ve acı bir sonla biten hikâyeleri gibi, oyundaki hikâyenin yapısı da dramatik yapıyla kurgulanmaya müsaittir. Oyunun yapısı sıkı dokuludur. Olayın gelişim çizgisi gerilimlidir ve üzerinde kriz noktaları vardır. Seyirci/okuyucu, olaylar ve durumlar içinde sıkışmış olan oyun kişisi ile kendini özdeşleştirebilir. Oyunda, olaylar arasındaki neden-sonuç bağı, olasılık ve kaçınılmazlık duygusu, olayların “düğüm”ün atılması bakımından ilk sahnedeki mistik havanın yaratılması gibi okuyucuyu/seyirciyi sahne atmosferine sokacak ve çekim alanına alacak bir düzenleme yapılmıştır. Oyunun kişileri etraflıca tanıtılmış, çabaları, savaşımları, olaylar üzerindeki etkileri, duygu birliği yaratacak biçimde sergilenmiştir.

Dramatik yapının benimsemiş olduğu kimi özelliklerin yanı sıra oyunda epik yapı içinde yer alacak kimi özelliklere de rastlanır. Böylelikle kimi sahnelerde olaylara uzak açıdan ve eleştirel bir bakışla bakmayı sağlayacak olanaklar sağlanmıştır. Kaderci görüşe karşı çıkan epik tiyatronun, insanın yazgısını değiştirecek toplumsal eylemin gücüne inanması oyunun merkezine oturtulmuş bir düşünce yapısı olarak görünmektedir. Oyunda birinci, ikinci ve üçüncü perdenin başındaki “Prolog” bölümleri ile seyirci/okuyucuya bir sonraki sahne hakkında ön bilgi verilmesi, epik yapının özelliklerindendir. Mehmene Banu’nun büyüsel bir işlemle yok olan güzelliği, Ferhad’ın dağda cansız nesnelerle kurduğu iletişim de ancak bir masal gerçeğinde olası olan ve epik yapının olanaklarıyla gerçekleşecek sahnelerdendir.

Oyunun Hikâyesi ve İletisi

Oyun Mehmene Banu, Şirin ve Ferhad üçgeninde gelişir. Oyunda, gelenekteki hikâyenin en temel eylem motifiyle asal kişilerin en bilindik özellikleri ele alınmış; bunun dışındaki kişiler ve olaylar tamamen kurmaca olarak oyuna yerleştirilmiştir. Saraylıların Demirdağ pınarından getirttikleri tatlı, şeker, şerbet, buz gibi suyun yanında, çeşmelerden akan irin gibi suyla yetinmek zorunda olan ve susuzluktan ölülerine ağlayan Arzenlilerin durumu, oyunda işlenen saraylı/soylu halk ile alt tabakadaki insanların yaşam standardını da ortaya koymaktadır. Su, insanlığı mutluluğa kavuşturacak, yenileyici yönüyle halkın refah içinde yaşamasına olanak sağlayacaktır. Gelenekteki hikâyede su, kahramanın yiğitliğinin sınanması için kullanılmış bir motiftir; burada suya olan gereksinim keyfî iken oyunda Arzen halkı için suyun hayati bir önemi vardır.

Olaylar Örgüsü

Olaylar örgüsü, oyunda kişiler arası sevgi/aşk ilişkileri üzerine kurgulanır. Oyunun merkezinde olan Mehmene Banu, Ferhad, Şirin aşk üçgenine Vezir’in Mehmene Banu’ya olan aşkı da eklenirse oyunda dört kişinin birbiriyle olan çatışmalarının ve aşk dolambacının işlendiği görülür. Ferhad ile Şirin birbirlerini gördükleri anda severler. İki sevgilinin arasına giren Mehmene Banu’nun Ferhad’a duydu- ğu gizli aşktır. Mehmene, kız kardeşini bir abla-anne gibi sevmektedir. Şirin ona emanettir. Hasta olan kardeşini yaşama döndürmek için, kendi güzelliğini vermekten kaçınmaz. Ama bu özverisi yüzünden Ferhad’ı kendisine çekebilmek için kadınlığını kullanma olanağını da bulamaz. Aşkı güzelliğini kaybetmesinin acısıyla birleşince Mehmene Banu, iki sevgili arasına toplumsal kaygıyı –Demirdağ engelinikoyar. Vezir de içten içe Mehmene Banu’yu sevmektedir. Sevdiği kadının güzelliğinin elinden alınmasına neden olan Şirin’e ve Mehmene Banu’nun gizliden gizliye âşık olduğunu bildiği Ferhad’a kin duymaktadır.

Oyun Kişileri

Oyundaki kişiler, Mehmene Banu, Şirin, Vezir, Hekimbaşı, Müneccim, Dadı gibi saray halkından olan kişiler; Ferhad, Behzad, Ustabaşı, Şerif, Boyacı gibi sanat ehli olan halktan kişiler; Derviş, Meşaleli Erkek, Çocuklu Kadın, Kısa Boylu Adam gibi Arzen halkından olan kişiler; Kavak, Demirdağ, Karacalar, Geyikler, Bülbül, Gülen Nar, Ağlayan Ayva gibi doğa varlıkları ile Gürz, Çobanyıldızı, Işıyan Karanlık, Zaman gibi kişileştirilen kimi kavramlardan oluşur.

Ferhad

Geleneksel Ferhad tipi oyunda birtakım değişikliklere, dönüşümlere uğramıştır. Yine gözü pek, yine yiğit, yine âşıktır. Aynı zamanda sorumlu, umutlu, bilince ulaşmış, var olanla yetinmeyen, ileri görüşlü bir insan olmuştur oyunda. Topluma yararlı, mücadeleci bir karakter yaratır Ferhad. İnsanlığın menfaati için kendi iradesiyle bu zor savaşımı seçen; ayrılığı ve ölümü göze alan, direncin sembolü olan bir kahramandır.

Şirin

Şirin, hükümdar Mehmene Banu’nun kardeşi, on beş yaşında güzel bir genç kızdır. Oyunda, nedeni bilinmez bir hastalığa tutulur ve bir tansıkla Mehmene Banu’nun yüz güzelliğini vermesi karşılığında sağlığına kavuşur. Şirin, Ferhad’ı görür ve sever. Halk hikâyelerindeki bilinen Şirin tipi gibi davranmaz; sevgisini eyleme dönüştürür. O da Ferhad ve Mehmene Banu gibi olayların akışı sırasında bilinç düzeyine ulaşmış, değişime uğramıştır. Şirin, varlığını Ferhad’a adar. Onsuz bir hayat düşünemez. Onunla var oluncaya, ona kavuşuncaya kadar direnecektir.

Mehmene Banu

Oyunun başında çaresiz, ümitsiz, hasta yatan kardeşi için ne yapacağını bilemeyen, duyarlı bir abla vardır sahnede. Kardeşine karşı ne kadar şefkatli ve hoşgörülüyse emrinde çalışan saray halkına karşı o kadar acımasız bir tablo çizer. Saray halkı zalim Mehmene Banu’nun hışmına uğramaktan korkar. Mehmene Banu güçlü, başat kişiliği ve en önemlisi gösterdiği fedakârlıkla oyunun içindeki dramatik çatışmanın ekseninde yer alan kişilerden biridir. Oyunda özverinin simgesi hâline gelmiştir. Şirin, Mehmene Banu’ya emanettir ve onun Şirin’den başka kimsesi yoktur. Mehmene Banu hasta yatan kardeşi Şirin’in iyileşmesi yolunda her şeyinden vazgeçmeyi göze alır. Gelen -Şirin’i iyileştirecek tılsımlı güç- belki de son umuttur. Gelen’in şartı, hiçbir kadının kolaylıkla kabullenemeyeceği bir şarttır. Mehmene Banu sevgisinin derinliğini sınayan bu sınavı kabullenir ve Şirin’in sağalması karşılığında kendi güzelliğinden vazgeçer. Sihirli bir törenle değişim gerçekleşirken Şirin iyileşir fakat ablası korkunç bir acuzeye dönüşür.

Mekân

Oyun monarşik yönetim şeklinin uygulandığı Arzen ülkesinde geçer. Oyunun geneline bakıldığında, saray halkından olan kişiler kapalı mekânlarda; sanat ehli olan kişilerle Arzen halkından olan kişilerse açık mekânlarda görülür. İç mekânın içinde geçen sahnelerde kişiler, tedirginlik ve bilinmezlik yaşarlar. Ölüm korkuları, iki yüzlülükler, pişmanlıklar, öfkeler, kıskançlıklar böyle bir ortam içinde öne çıkan duygulardır. Toplumdan soyutlanmış, kendi kabuğuna çekilmiş, hâkimiyeti elinde bulunduran kesimin mekânıdır bu. Dış mekânın geçtiği sahnelerde ise doğanın getirdiği özgürlük duygusuyla birlikte hoşgörünün, öz güvenin, yaşama sevincinin hâkim olduğu bir atmosfer yaratılır.

Zaman

Oyunda olaylar kronolojik bir sırayla sunulmakla birlikte, kimi kez zaman kırılmaları görülür. Birinci perdenin ilk sahnesinde zaman gecedir. Şirin’in ölüm yatağında olduğu ve başında bekleyenlerin çaresiz, umutsuz hâllerinin sergilendiği sahnede, yaşanılan durumla gece zaman dilimi örtüşür. Hastalıkların geceleri nüksettiği düşünülürse buhranlı, sıkıntılı bir hasta nöbeti atmosferi için uygun bir zaman seçimidir. Bu, gerilimin artıp yoğunlaştığı ruh hâllerine de uygun bir zaman dilimidir. Sessiz bir bekleyişin hâkim olduğu sahnede; kişiler iç konuşmalarıyla türlü hesaplarını, gizli emellerini, tutkularını, korkularını ve güvensizliklerini açığa vururlar.

Oyunun Dili

Oyunda karşılıklı konuşmaların çoğu şiirsel söyleyişlerin kullanıldığı düz anlatımlardır; nazım olarak verilen yerler ise Müneccim’in söylediği rubailerdir. Oyun, konu itibarıyla birtakım değişikliklere uğrasa da oyunda halk deyişlerine özgü üslup ve söz dizimi fazla değişmez. “Karlı dağlar aşmak”, “turnalardan haber sormak”, “gerdanından öpmek”, “zindanlara düşmek” gibi söyleyiş kalıpları halk hikâyeciliğine özgü niteliklerdir. Oyunda sevgililerin karşılıklı konuşmaları, birbirlerine söyledikleri sevda sözleri de gelenekteki kalıplara uygun düşer. Bu söyleyişler ayrıca şiirsel yaklaşımla da ele alınmıştır. Ayrıca oyunda tasvir yapılırken özellikle kişilerinkindedivan yazınındaki söyleyiş kalıplarından ve benzetme sanatından yoğun şekilde yararlanıldığı görülür.