Ünite 3: Merkezi Ortadoğu: Suriye, Filistin-İsrail, Lübnan

Suriye

Suriye’de Tarihi Miras

Suriye bulunduğu stratejik konum sebebiyle birçok devletin hâkimiyeti altına girmiştir. Bu devletler ve Suriye’ye hâkimiyet dönemleri şu şekilde sıralanabilir:

  • M.Ö. 60 yılından M.S. 661 yılına kadar Roma imparatorluğu hâkimiyetindedir.
  • 661 yılında Emevi Devleti’nin kurulmasıyla tarihinde ilk defa siyasi bir merkez olmuş, Yunan Roma ve Arap kültürünü birleştirerek dönemin güçlü kültürel ve siyasi yapısını oluşturmuştur. İslami dönem Suriye’ye iki yenilik getirmiştir;
    • • Yeni bir dini/sosyal anlayış ve
    • • Siyasi bir merkez olmak.
  • Emevi Devleti sonrasında Abbasiler Suriye hâkimiyetini kazanmıştır.
  • 9. yüzyıldan itibaren önce Mısır merkezli Tolunoğulları, sonra İhşit egemenliği ve Türk devletleri dönemi gelir.
  • 11. yüzyıldan itibaren Selçuklu egemenliği ile Türk-İslam medeniyeti pekişmiştir.
  • 12. yüzyılda Eyyubi ve Zengi devletleri yönetimi.
  • 13. yüzyıldan itibaren Memluk yönetimi başlamıştır.

Osmanlı İdaresinde Suriye

Yavuz Sultan Selim’in 1516 yılındaki seferiyle bölge, 20. yüzyılın başlarına kadar (1918) 400 yıl Osmanlı’da kalmış, Roma İmparatorluğundan sonra bölge üzerindeki en uzun hâkimiyeti Osmanlılar kurmuştur. Çeşitli faktörlerle denetim altında tutulan Suriye toprakları (Bilad-i Şam) Kudüs kentinden dolayı kutsal kabul ediliyordu.

Halep, Şam ve Trablus eyaletleri siyasi ve ekonomik merkezler olurken kırsal bölgeler merkezi otoriteden uzak kalmıştır. Bu sebeple bazı özerk güçler sınırlı da olsa varlıklarını sürdürmüştür.

19. yüzyıl itibariyle Avrupalıların ekonomik ve politik gelişmeleri, Osmanlı’daki gayrimüslim kesimlerin kayırıldığını düşündürmüş ve Müslümanlar arasındaki huzursuzluk artmıştır. 1832 yılında Mısır valisi M. Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa Lübnanlı Hıristiyanlara ayrıcalık vermiştir. 1840 yılında tekrar Osmanlı’nın kontrolüne giren bölgede 1839’da ilan edilen Gülhane Hattı Hümayunu ile eşitlik sağlanacağı düşünülmüş ancak Hıristiyanların ayrıcalıkları devam etmiştir. 1856 Tanzimat Fermanı ile eşitlik sağlandığında sosyal hoşnutsuzluklar baş göstermiştir. 1838-1845 arası MaruniDürzi, 1860 Müslüman-Dürzi ve Müslüman-Hıristiyan çatışmaları yaşanmıştır.

Arap Milliyetçiliğinin Doğuşu

Batılı güçlerin bölgedeki kontrolünün artması ve siyasi imtiyazlar ile yabancı okullar kurulmaya başlanmıştır. 1866’da kurulan Suriye Protestan Koleji (bugün Beyrut Amerikan Üniversitesi) yeni bir aydın sınıfının doğuşunu beraberinde getirmiştir. Nazif Yazıcı, Butros Bustani, Abdurrahman el-Kevakibi gibi aydınlar sadece Batının tesiri ile değil kendi edebi geleneklerini de ihya etmek istediler ve Arap Rönesansı’nın temelini attılar.

1847’de Suriye ve Beyrut’ta Arap Edebiyatçılar Derneği (Cem’iyyet El Fünun ve’l-Ulüm) kurulmasıyla Arap entelektüel milliyetçiliği hareketi başlamıştır. Arap-İslam kültüründen çok, Suriye ve Lübnan’ın İslam öncesi tarihi vurgulanmıştır. Birçok dernekte Arap milliyetçiliği teması işlenmiştir.

Birinci Dünya Savaşı Suriye’de üç grubun oluşmasına yol açmıştır. Bu gruplar;

  • Osmanlı Devleti’ni destekleyen Müslümanlar ,
  • Avrupalı güçlerin tarafında duran Hıristiyan ve Yahudi azınlıklar,
  • İngilizlerin desteklediği Şerif Hüseyin öncülüğündeki Arap isyancılar.

Ayrıca bu dönemde Filistin bölgesinde bir Yahudi milli devletinin kurulması için hazırlıklar başlamıştır. İngilizler ile Fransa ve Rusya arasında 1916’da imzalanan SykesPicot anlaşması ile 1920’de bu üç ülke Arap dünyasını bölme sürecini hayata geçirmişlerdir.

Fransız Manda Yönetimi

Suriye 1920 yılında Fransız işgaline girdi. 1945 yılına kadar böl-yönet prensibi uygulandı. Suriye coğrafyasında beş ayrı küçük devletçik meydana getirildi. Bu düzen kısmen milliyetçilerin baskısı sebebiyle 1936’da zayıflayarak bozuldu. 1936 yılında imzalanan bir anlaşma ile Haşim Atassi’nin başkanlığında ulusal bir hükümet kurulması kabul edildi.

Hatay Sorunu

İskenderun bölgesi 1921 tarihli Türk-Fransız anlaşmasına göre özerk bir bölge olarak Suriye manda idaresindeydi. 1923’te Halep eyaletine bağlanmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’nın bölge hâkimiyetinin zayıflamasıyla 1937 otonomi olarak tanınan bölge, 1938’de bağımsız Hatay devleti ve 1939’da halk oylamasıyla Türkiye’ye bağlı bir il olmuştur.

Bağımsız Suriye ve Yeni Milliyetçi Politikalar

Suriyeli yerli elit, ülke yönetimini Fransızlardan geri almaya çalışmış, azınlık mensupları ise Baas Partisi çevresinde birleşmiştir. 1943 Temmuz ayında seçimlerle Fransız karşıtı Milliyetçi Cephe ile ilk devlet başkanı Şükrü el-Kuvvetli seçilmiştir. Ocak 1945 tarihinde Suriye hükümeti Fransızlara savaş ilan etmiştir. Fransız lider Charles de Gaulle ateşkes ilan ederek Şubat 1946’da BM çözüm önerisini kabul etmiş ve Suriye topraklarını terk etmiştir. 25 yıllık manda yönetimi sona ermiştir. Ancak ülkedeki çeşitli gruplanmalar farklı çıkarlar sebebiyle bir savaşa sürüklenmiştir. Diğer bir problem ise Mayıs 1948’de İsrail’e karşı yürütülen savaşa Suriye’nin katılması ve sonrasında gelen yenilgi ile çıkan iç karışıklıklardır. Bu olayların sonucunda General Hüsni Zaim darbesi gerçekleşmiş, ordu siyaseti belirlemede önemli bir aktör olmuştur.

Soğuk Savaş Dönemi Politikaları ve Baas Diktatörlüğü

1950’li yıllar Suriye devlet kurumlarının oluşma yıllarıdır. Dönemin önemli ideolojisi ise Arap milliyetçiliğidir. Bu akımın sözcüsü Mısır’da 1952 yılında iktidara gelen Cemal Abdunnasır’dır. 1956 Süveyş buhranı ile önemli bir ilgi kazanan Nasır, Mısır’la birleşme projesini ortaya atmıştır. Ancak birleşme sonrasında Suriye’nin arka planda kalmasıyla 1961 yılında Suriye birlikten çekilmiş ve proje sona ermiştir.

1960’lı yıllara girerken Baas Partisi güçlenmeye başlamıştır. Ancak parti içinde de güç mücadelesi bulunmaktadır. 1963 yılında Baas bölünmesi yaşanmıştır. Bir tarafta geleneksel tutucu kesim, diğer tarafta sosyalist politikaları destekleyen Bölgeselci Kamp oluşmuştur. İki grup arasındaki çekişme ülkenin kalkınmasında büyük yaralar açmış, baskıcı bir yönetimin çıkmasına sebep olmuş ve Baasçı kadrolar iç gerilimi önlemek amacıyla İsrail düşmanlığını manipüle ederek dış düşmana yoğunlaşmaya başlanmıştır.

Filistin Sorunu ve İsrail’in Ortaya Çıkışı

Suriye’nin güneyindeki coğrafi bölgeye Filistin adı verilmektedir. Tarih boyunca Filistin diye bir devlet olmamış, bu günkü isimlendirme İngiliz mandası (1922- 1948) dönemimde çizilmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonunda etnik olarak Filistin halkının tamamı Arap’tı ve dini olarak çoğunluk Müslüman olmak üzere Hıristiyan ve Yahudiler de bulunmaktaydı.

19. Yüzyıl sonlarına doğru Yahudilerin dünyanın her yerinde yaşadığı sorunlardan dolayı bir yerde toplanma fikri gündeme gelmiştir. Toplanacakları yer olarak da Yahudilerin dağıldıkları yer olarak Filistin seçilmiştir. Bu süreçte Avrupa’da başlatılan Siyonizm hareketi ile Filistin’e göç teşvik edilmeye başlamıştır.

Siyonizm Hareketi

Yahudiler yurt arama fikrini daima canlı tutmuşlar ve zihinlerindeki ‘vaat edilmiş topraklar’ fikri ile Filistin’e yönelmişlerdir. Çeşitli yönlendirmeler haricinde bu konudaki ilk adım 1879’de Alliance İsraelite tarafından Yafa yakınlarında bir ziraat mektebi açılması ve orada ‘Siyon Sevdalıları’ adıyla bir cemiyetin kurulmasıyla atılmıştır.

Osmanlı Sultanı 2. Abdülhamid bölgeye yapılan göçleri engellemeye çalışmıştır. Siyonizmin öncülerinden Theodor Herzl, 1896’da Yahudi Devleti adında bir kitap neşretmiştir. Ayrıca dünya liderleriyle görüşerek yer bulmaya çalışmış ancak başarılı olamamıştır. Ancak göçmenlerin yavaş yavaş Filistin topraklarında toplanması ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa kamuoyunu etkileyerek kendilerine bir Yurt ve Devlet imkânını sağlayacak olan Balfour Deklarasyonunu ilan ettirmeyi sağladılar.

Filistin’de bir Yahudi devleti kurma fikri, Avrupalı Yahudi sermayedarların işin içine girmesiyle birlikte hayata geçme imkânı buldu. Bu süreçte Arap ve Yahudilerin birlikte geleceğini hazırlayacak bir yapı oluşturulamadı. Araplar ve Yahudiler teşkilatlanmaya başladı. Ancak Yahudi göçleri ve Arapların göç etmesini arzu eden siyasi grup ve sendikaların kurulması çoğunluğu oluşturan Arapların aleyhine bir durum ortaya çıkarttı.

1967 Savaşında Suriye ve Azınlık İktidarı’nın Doğuşu

İsrail, elde ettiği toprakları koruyabilmek için kendisine tampon bölge oluşturmak amacıyla daha çok toprak elde edebilmek için 5 Haziran 1967’de hiçbir savaş ilanı olmaksızın Mısır, Ürdün ve Suriye’ye hava saldırılarına başladı. Birçok yeri işgal eden İsrail’in başlattığı bu savaşın sonucunda 20 binden fazla insan hayatını kaybetmiştir. Savaş sonunda Nasr liderliğindeki Arap milliyetçiliği yerini Filistin merkezli yeni bir milliyetçi anlayışa bırakmıştır. Bu dönemde ilk kez toprak karşılığı barış prensibi BM kararı ile gündeme gelmiş ve ateşkes ilan edilmiştir.

Suriye’de 1970 yılında yönetime doğrudan el koyan Genelkurmay Başkanı Hafız Esed, ‘Hareketü’t Tashih’ yani Düzeltme Hareketi adına birtakım adımlar atmıştır. Bu anlamda dış politikada farklı bir yol izlenmiş, Suudi Arabistan ve Ürdün ile ilişkiler iyileştirilmeye çalışılmıştır. Bir Arap birliği çatısı oluşturulmak istenmiştir. Pragmatik dış politikaya inanan Esed, işgal altındaki Suriye topraklarını geri almada İsrail’i ikna edebilecek tek gücün ABD olduğunu bildiğinden, ilişkilerde dengeyi savunmuştur.

Yom Kippur Savaşı

1967’de Suriye’ye ait Golan tepelerinin İsrail tarafından işgal edilmesiyle Şam yönetimi bu toprakları geri almak için silah elde etme çalışmalarına başlamıştır. Mısır ile gizli anlaşma imzalanmış, Filistin direniş gruplarına destek verilmiştir.

6 Ekim 1973 tarihinde Mısır ve Suriye birlikleri aynı anda İsrail’e iki farklı cepheden savaş açmıştır. Müttefikinin yenildiğini gören Amerika, İsrail’e yardım etmiştir. BM Güvenlik Konseyi 338 sayılı kararla ateşkes ilan ederek mevcut statükonun kötüleşmesini önledi. Savaşın sonucunda Suriye topraklarını geri alamadı.

Suriye, Lübnan İç Savaşı’nda

Filistinli mültecilerin Lübnan’a gelişiyle Müslüman Sünni nüfusu artmış, Hıristiyan ve Şii kesimlerde derin bir hoşnutsuzluk ve sonucunda da 1975’te bu gerilim sonucunda patlak veren çatışma, 14 yıl sürecek iç savaşı başlatmıştır. Haziran 1976’da Lübnan Devlet Başkanı Süleyman Farance’nin resmi talebi üzerine müdahale eden Suriye birlikleri, burada Filistinlilere ve sol güçlerin aşırı güçlenmesini önlemek için Maruni Hıristiyanlara arka çıkmıştır. Ayrıca Şam yönetimi çarpık diplomatik yapının temelini atmış olmaktadır.

Mayıs 1976’dan itibaren Lübnan seçimlerinde kendi adaylarını seçtirerek iç politikaya hâkim oldu. Şam yönetimi, 2005 yılında Lübnan Başbakanı Refik Hariri’ye yönelik suikasttan sonra tüm askerlerini Lübnan’dan çekmiştir.

Suriye-İran Yakınlaşması

Mısır’ın 1979’da Camp David anlaşmasıyla İsrail ile barışması Suriye’yi savunmasız bırakmış ve yeni bir müttefik arayışına itmiştir. İran-Irak savaşında tüm Arap ülkeleri Irak tarafında iken Suriye İran’ı desteklemiş, bu sebeple de Arap politikalarından dışlanmıştır. Ayrıca iç karışıklıkların da hala devam ediyor olması Suriye’yi daha agresif bir diktatörlüğe dönüştürmüştür.

Türkiye ile Su ve Güvenlik Sorunları

1970’lerin ortasından itibaren Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) çerçevesinde devasa yatırımlar yapmaya başlayan Türkiye’nin Fırat ve Dicle nehirlerine ilişkin planları komşularla ilişkilerini olumsuz etkiledi. 1986 yılında Suriye 1987 yılında Türkiye başbakanlarının karşılıklı ziyaretleri sırasında imzalanan anlaşmalarla su paylaşımı adil ve hukuki ölçütlere bağlandı.

Diğer sorun ise Türkiye’de faaliyet gösteren terör örgütlerine Suriye’nin verdiği destektir. 1983’de Asala Örgütü, 1978’de PKK’ya verilen destekler iki ülkeyi savaşın eşiğine getirmiştir. 1998 yılında iki ülkenin güvenlik anlaşması imzalaması ardından yerini kısmen iyileşen ikili ilişkilere bıraktı.

Barış Süreci ve Suriye

990’lı yılların başında, Doğu Bloğunun çöküşü ile birlikte, Suriye sadece siyasi destekçisini değil aynı zamanda ekonomik hamisini de yitirmiştir. Ancak 1991 yılında Irak’ın Kuveyt’i işgali ile patlak veren savaşta, Suriye batılı koalisyon lehine oynadığı olumlu rol nedeniyle milyarlarca dolarlık yardım almıştır. Ayrıca Madrid Barış Konferansı’nda İsrail ile aynı masaya oturmaya mecbur olması ile barış süreci de başlamış olmuştur.

Beşşar Esed Dönemi ve Yeni Suriye Krizi

Hafız Esed’in (10 Haziran 2000) ölmesi ardından yapılan halk oylamasında oğlu Beşşar Esed yeni devlet başkanı olmuştur. Farklı bir şekilde daha özgürlükçü politikalar izlemeye çalışmıştır. 11 Eylül 2001’den sonra Amerika’nın ‘haydut ülkeler’ sınıfında yer almış, Irak işgalinin akabinde kendini tehlikede hissetmiştir.

Ortadoğu barış süreci tıkanmış, yürütülen pazarlıklar 2008 yılında İsrail’in Gazze saldırısı sebebiyle tamamen bitmiştir. 2011 yılında Arap Baharı olarak adlandırılan sivil taleplerinin Suriye’ye de sıçramasıyla iç savaş yaşanmaya başlamıştır. Dış güçlerin müdahil olmasıyla gittikçe ulusal bir krize dönüşmüştür. Suriye, İran ve Rusya ile Türkiye ABD ve bazı devletlerin ikili grup oluşturması, BM Güvenlik Konseyi’ni de işlevsiz hale dönüştürmüştür.

Lübnan

Tarihi Miras ve Osmanlı Asırları

Fenikeliler, Lübnan’ın bilinen ilk yerleşimcileridir. Sonrasında sırasıyla Babil, Pers, İskender, Selefkiler, Roma ve Bizans hâkimiyetinde kalmıştır. 636’da Müslümanların hâkimiyetine geçmiştir. Bu sebeple Lübnan farklı etnik ve dini yapıları içinde barındıran bir ülke olmuştur. İsmaililik ve Nusayrilik, Katolik gruplar ve Müslümanlar da bulunmaktadır.

1124’te bütün sahil şehirlerini ele geçiren Haçlılar 12. ve 13. yüzyıllarda bölgeye egemen olduğunda, Lübnan toprakları üçe bölünmüştür:

  • İç kesimler Müslümanların hâkimiyetinde kalırken,
  • Beyrut’un kuzeyi ile Trablus arasında Trablus kontluğu (1099-1291) kurulmuş,
  • Beyrut, Sayda ve Sur gibi güney kentleri ise Kudüs Krallığına (1109-1289) bağlanmıştır.

Yavuz Sultan Selim 1516’da Lübnan’ı Osmanlı’ya katmıştır. 19. yüzyıl itibariyle Hıristiyan nüfuzunun sürekli artmasıyla farklı gruplar farklı destekçiler ile desteklenmiştir.

1916 tarihli Skyes-Picot anlaşmasına göre çizilmiş yeni sınırlar ile beraber bölge Fransız manda idaresine bırakılmıştır.

Fransız Manda Dönemi

Nisan 1920’de Fransız mandası resmen başlamıştır. 1 Eylül 1920’de Fransız mandası altında Büyük Lübnan Devleti kurulmuştur. İçeriğinde Maruni, Dürzi, Rum, Müslüman ve Hıristiyan toplulukların bulunduğu ülkede 1926’da kabul edilen yeni anayasaya göre tüm mezhepler eşittir. Ancak Maruniler lehine kullanılan bir durum söz konusudur. Bundan rahatsızlık duyan Sünniler ile başlayan gerilim 1927-1936 yıllarında iç çatışmaları beraberinde getirmiştir.

Bağımsız Lübnan ve Etnik Siyaset’in Sonuçları

Lübnanlılık kimliği farklı etnik ve dini gruplar üzerine yerleşmiştir. Dış güçlerin farkı gruplar arasına gerilim ekmesiyle ülke içinde güvensizlik oluşmuştur. İç huzursuzluklara yol açan siyasi temsil meselesi Milli Misak ile çözülmüştür. Ortak konu olarak Fransız karşıtlığında olmaları siyasi alanda da confessionalizmin gelmesi ile bir uzlaşma olmuştur. Buna göre cumhurbaşkanı Maruni, başkanın Sünni ve meclis başkanının Şii olması kararlaştırılmıştır. Ayrıca Hıristiyanların Fransız himayesi dışında Lübnan’ın Arap kimliğini kabul etmeleri istemişlerdir. İlk dönemlerde sorunsuz bir ortam oluşturan bu anlaşma sonrasında etkisini yitirmeye başlamış ve gerilime sebep olmuştur.

Diğer bir sorun 1948’de katıldığı Arap-İsrail Savaşı’dır. Savaş sonrasında alınan Filistinli göçleri ülkedeki dengeyi değiştirmiştir. Çeşitli mezhepler arasında gerilimler ve zaman zaman çatışmalar olmuştur.

Ortadoğu’nun Sahte Cenneti

İç savaşın varlığından ötürü yeni bir politika izlemeyi hedefleyen Şihabizm akımı temsilcileri ile eskiyi koruyan Şem’unistler arasında kutuplaşma başlamıştır. Her ne kadar Lübnan zengin olsa da bu zenginlik belli kesimlerin elinde toplandığı için çoğu bölgede yol, elektrik, içme suyu gibi temel ihtiyaçlar bulunmamaktaydı. Şihabizm bazı meselelere çözümler sunsa da iktisadi ve siyasi güce ilişkin sorunlara çözüm getirememiştir. Zenginler ile yoksullar arasındaki uçurum açık kalmış, Beyrut’un küçük bir bölümünde sınırlı kalan ‘sahte cennet’ Lübnan’ın imajını yanlış biçimde yansıtmıştır.

Politikada Filistin Faktörü

1960’lı yıllarda genel olarak Filistin ulusal direniş hareketi ve özellikle de Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) giderek güçleniyordu. İsrail’in doğrudan Lübnan’ı hedef alan saldırıları iç siyasi kutuplaşmayı keskin hale getirdi.

1970’teki Kara Eylül olayından sonra kitleler halinde göç eden Filistinliler için Lübnan ilk sığınak ve dolayısıyla direniş merkezi olmaya başladı. 1973 savaşındaki yenilgi sonrasında Filistinli gerillalar ile Lübnan ordusu arasında imzalanan Milkart Protokolü ile İsrail’in istediği yönde Filistinliler’in hareketlerine sınırlamalar getirilmiştir.

Lübnan İç Savaşı

Lübnan’daki eşitsiz dağılan gelir, tarafların sorunlarını silahla çözme noktasına getirmiştir. 1970’lerden sonra hızlı bir silahlanma olmuştur. Her grubun kendi milis gücünü kurduğu bir ortamda, ordunun iç savaşı önleyebilmesi mümkün değildi. Diğer taraftan Filistinli mültecilerin İsrail’e karşı girişimlerinin buradan ateşleniyor olması ayrı bir sorun oluşturmuştur. Maruniler ve Şii gruplar, Sünnilerin gelmesine karşıydı. Daha sonraki mücadele Hıristiyanlar ile Filistinliler arasında olmuş, Soğuk Savaş kutuplaşmasının da bir yansıması olarak, solcu-milliyetçi Müslüman güçler ile sağcı radikal Hıristiyan güçlerin mücadelesi şeklinde devam etmiştir. Beyrut;

  • Müslüman Batı Beyrut,
  • Hıristiyan Doğu Beyrut olmak üzere ikiye ayrılmıştır.

Savaşın ilk birkaç yılında 40 binden fazla insan hayatını kaybetmiştir.

Dış Aktörlerin Çekişme Sahası Olarak Lübnan

1976 yılında barış sağlama gerekçesiyle Suriye, 30 bin kişilik askeri varlığıyla, Fransa, İsrail, ABD, Mısır gibi ülkelerin de desteğini alarak Lübnan’a girmiştir. Bu durum Hıristiyan güçlere yaramış, Lübnan siyasetine yeni aktörler getirmiştir. Suriye’nin yanı sıra İsrail ve müttefiki Batılı ülkeler ile Mısır, İran ve Irak dolaylı ya da doğrudan savaşlara müdahale etmişlerdir. Böylece sorun uluslararası boyuta taşınmıştır.

Bu karmaşa İsrail’e yaramış ve 1978’de savaş uçaklarıyla Litani Operasyonu adında Filistin mülteci kamplarını yerle bir etmiş ve 1168 kişiyi öldürmüştür.

Sonrasında BM Güvenlik Konseyi İsrail’in derhal saldırıları durdurması ve topraklardan çekilmesi kararını almıştır. Ancak bazı bahanelerle tekrar Lübnan’a giren İsrail’in amacı Filistin direnişini yok etmek ve Beyrut’ta kendisine yakın bir yönetim kurmaktı. 1982 işgalinden sonra Güney Lübnan’da İran etkisinde Şii Hizbullah’ın doğmasına sebep olmuştur.

Sabra ve Şatilla Katliamı

İsrail’in saldırılarından sonra verilen vaatlere rağmen Beyrut’taki Filistinli mültecileri çok zor günler beklemekteydi. İsrail’in doğrudan desteklediği Falanjist Lübnan Güçleri’nin komutanı Beşir Cümeyyil’in öldürülmesiyle İsrail birlikleri, 200 kişilik falanjist grup Beyrut’taki;

  • Sabra ve
  • Şatilla isimli iki mülteci kampına girerek 2.000’e yakın sivil Filistinliyi katletti.

Daha sonra İsrail’de kurulan Kahan Komisyonu Şubat 1983’te sorumluları belirleme yoluna gitti.

Kamplar Savaşı

1985-1987 döneminde FKÖ’yü yok etmek amacıyla Şii Emel milisleri ile Filistinliler arasında Kamplar Savaşı yaşanmıştır. 2500 Filistinlinin hayatını kaybettiği Kamplar Savaşı sırasında binaların çoğu ve Beyrut’taki kamplar yerle bir edilmiştir.

Taif Anlaşması ve Yeni Belirsiz Süreç

Tüm bu savaşların ve iç karışıklıkların ardından geriye kalan 62 milletvekili değişik grupları temsilen Taif şehrinde buluşmuş, Milli Uzlaşma Belgesi yani Taif Anlaşması 22 Ekim 1989’da kabul edilmiştir. Toplumsal uzlaşıyı hedef alan bu anlaşma pratikte başarısızlığa uğramıştır. Özellikle kritik dönemlerde çatışmalar yine boy göstermiştir.