Ünite 7: Mekan

Giriş

Nesnenin kapladığı yer, uzay anlamına gelen mekan, sözlükte “ olmak ” anlamındaki “ kevn ” (kiyân, keynûne) Marx, Kapitalizmin mekan üzerinde kurduğu otonomiye dikkatleri çekerek, kapitalist birikimin mekanın zaman tarafından yok edilmesine dayandığını ve bunun tarım, sanayi ve nüfusta köklü dönüşümler yarattığını belirtir. Durkheim, mekan üzerindeki yoğunluğa dikkat çekmiş ve toplumdaki işbölümünün mekan odaklı iki tip toplum (mekanik ve organik dayanışmalı toplum) ayrımına kaynaklık ettiğini ileri sürmüştür.mastarından türetilmiş ism-i mekandır ve “ oluşun meydana geldiği yer ” demektir. Mekan kelimesinin kavramlaşma süreci eski Yunan felsefesine kadar gider. Mekan çeşitli bilim çevrelerince eskiden beri konu edinilmiş ve mekan için “yer”, “uzam”, “çevre”, “ortam”, “doğa”, “bölge”, “toprak”, “saha” ve “alan” gibi terimler kullanılmıştır. Mekan, algılanmasında değişkenlikler bulunsa da, aslında tek bir anlamı vardır ve tanımlanmasındaki farklılıklar, bu gerçeği değiştirmeyecektir.

Günümüzde genel geçer açıklamalar bulmaktan ziyade teorik ve yorumlamacı (hermeneutik) yönü ön plana çıkan sosyal bilimlerde, kültürel bir tasavvur olarak mekanın ağırlığı, artmakta ve gittikçe değer kazanmaktadır. Uluslararası ilişkilerden, şehir çalışmalarına, göçlere ve kültür araştırmalarına kadar tüm sosyal bilimlerde “mekansal okumanın” ya da “mekanı okumanın”, sosyal süreçleri anlamak ve ne yöne doğru seyredeceğini kestirmek için gerekli bir girişim olduğu görülmektedir.

Mekanı salt bir yer olarak düşünmek, coğrafi düşünceye aykırı görenmektedir. Zira mekanı tek başına bir unsur veya yalnızca koordinat sisteminin bir parçası olarak ele almak doğru değildir. Mekan, sadece yeryüzü açısından düşünüldüğünde, mekanın insanla bir bütün olarak algılanması gerektiği gerçeği ortaya çıkacaktır. Çünkü mekan insan tarafından kullanılan, tasarlanan, oluşturulan ve değiştirilen çeşitli boyutlardaki bir ünitedir.

Mekan Tanımları ve Algıları

Aristoteles’te gerek kategori olarak gerekse de doğa felsefesinin önemli bir konusu olarak açımlanan mekan, Descartes’ta cismin temel özelliği halini almakta, Kant ise, onu her türlü deneyden önce gelen, görünün subjektif bir formu olarak incelemektedir. İslam alimlerinden Farabi’ye göre “kuşatan cismin iç yüzeyi ile kuaştılan cismin dış yüzeyine mekan” denir. Buna gore, evrenin ötesinde onu dıştan kuşatan bir şey bulunmadığına göre evrenin mekanı yoktur. Farabi, Harfler Kitabı’nın başında zamanı anlatırken de mekana değinmekte ve mekanın zamana göre daha zorunlu olduğunu ifade etmektedir: “Zamandaki durum, mekandaki durum gibi değildir. Çünkü cisimlerin türleri, daha önce onları saran şeylerde zorunlu olarak mekanlara muhtaçtır” (Farabi, 2008: 3).

Konuyu felsefi olarak tartışan yaklaşımlar dışında, sosyolojide Marx, Durkheim, Simmel, Tönnies ve Weber gibi klasik sosyologların makro ölçekte yaptıkları vurgulara ek olarak, özellikle 1950’lerden sonra Chicago Okulu tarafından yapılan çalışmalar, mekana yapılan vurgulardaki önemin artmakta olduğunu gösteriyor. Simmel’in, metro-polis üzerine klasik çalışması, mekanın sosyolojik boyutlanmasına dair derinlikli çağırışımlar taşımaktadır. O’na göre geniş ilişkiler ağı kurmaya imkan veren mekanın şehirsel biçimidir. Tönnies’in, kırsal ve şehirsel mekanlar üzerinden nüfusun büyüklüğü, yoğunluğu ve heterojenliğine dayalı toplumsal ve kültürel yaşam örüntülerinin çözümlemesi, uzun yıllar şehir sosyolojisindeki ana eğilimi oluşturmuştur. Faucoult, XIX. yüzyılın bir zaman ve tarih çağı olduğunu, XX. yüzyılın ise, mekanın öne geçtiği bir çağ olduğunu ifade etmiştir. Faucoult, özel mekan ve kamusal mekan, aile mekanı ile toplumsal mekan, kültürel mekanla yararlı mekan arasındaki karşıtlıkları anlamlandırmada açıklık olduğunu belirtmektedir. Mekanın algılanışı geçmişten günümüze öylesine çok değişmiştir ki, bu süreç dikkatle takip edildiğinde, konunun farkına daha iyi varılmaktadır.

Lefebvre, “Mekanın Üretimi” adlı eseriyle, mekana dair kuramsal bir temel oluşturmaya çalışmıştır. Lefebvre bu eserinde, mekanın “toplumsal bir inşaa olduğu” gerçeğine vurguda bulunmuştur. “Mekan” ne salt bir soyutlama ve nesne, ne de sadece somut, fiziksel bir şeydir. Bütün boyutları ve biçimleriyle, hem kavram hem de gerçekliktir, yani, toplumsaldır. Bu yüzden, ilişkiler ve biçimler bütünü olup; cansız, sabit, durağan değil, canlı, değişken ve hareketlidir. Yani Lefebvre’in mekan anlayışı temelde “akışkandır”. Lefebvre’de mekan, her tür toplumsal değişimin aynası olarak görünür. Mekanı anlayabilmek için ayna metaforu kullanan Lefebvre, aynı zamanda mekanı algılayan bireyin konumunun da büyük önem taşıdığını belirtir. O’na göre mekan; özellikle (1) algılanan, (2) tasarlanan ve (3) yaşanan olmak üzere üç farklı derinlik düzeyindedir. Ayrıca Lefebvre mekanı üç kategoriye ayırmıştır:

a) Algı mekanı; duyularla algılanan fiziksel mekan olarak tanımlanır.
b) Zihinsel mekan; mantıksal soyutlamaları ve kavramsallaştırmaları içerir.
c) Sosyal mekan; sosyal bir ürün olarak bireyin ve toplumun geçiş eylemleriyle (hafıza, deneyim) tanımlanır.

Sosyal ilişkilerde mekansal örgütlenme ve mekanın sosyal olarak yeniden üretim süreçleri üzerinde çalışmalar yapan Massey, “Emeğin Mekansal Dağılımı” adlı eserinde bu süreçlerde, mekanda yer alan nesneleri, yeniden yorumlar ve mekan ile toplum ya da kültür kavramları arasında ilişki kurar. Yer ve mekanın kavramsallaştırılması üzerinde önemle duran Massey, yer ve mekan kavramlarının kişinin sosyal dünyayı algılayış biçimini derinden etkilediğini düşünür.

Urry, sosyolojide mekan üzerine odaklanan sınırlı sayıdaki teorisyenlerden biridir. O, yer ve mekan algısının, modernlik/postmodernlik bağlamında geçirdiği değişime odaklanmıştır. “Mekanları Tüketmek” adlı eserinde; mekan, yer, yerellik, kimlik, özne, turist vb. kavramların modernlikle birlikte geçirdiği değişime ve bunlara dayalı yeni durumsallıklara dikkat çekmiştir. Urry’nin ana sorunsalı, mekanın sadece bir nesne, coğrafi bir imge olmaktan çıkarak, ekonomik, politik, kültürel, stratejik ve sosyolojik bir sorunsal haline geldiği hususudur.

Tarih-Kültür-Mekan

İnsanlar tarihleri boyunca mekandan aldığı güçle varlıklarını sürdürmüştür. Bu durum insanların mekanla olan ilişkilerinden, hem mekana dayalı kültürel unsurlarını geliştirmesine, hem de mekanı kendi kültürüne göre şekillendirmesine zemin hazırlamıştır. Toplumsal düzeni yaratan kültürel değerler, aynı zamanda mekanı büyük oranda etkilemekte ve buna göre şekillendirmektedir. Şüphesiz karşılıklı gelişen bu etkileniş biçimi, zaman zaman tersine işlemektedir. Esasen her mekansal ünite kendi döneminin özelliklerini taşımaktadır. Zira mekanın üretilmesi, o dönemin insan ihtiyaçlarına göre şekillenmiş ve toplumun faydasına sunulmuştur. Bu noktada mekan, toplumsal ihtiyaca cevap verebildiği ölçüde yaşar, değişir ve insanla birlikte sosyal bir anlam ve kimlik kazanır.

Mekansal üretim, insanın kültürüne dayalı olarak geliştirmiş olduğu somut eylemlerin sonucudur. insan ve mekan ilişkisinin kültürle derinden ilişkili olduğu ve kültürel norm ve alışkanlıkların mekan üzerinde oluşturucu, değiştirici ve belirleyici etkisi olduğu söylenebilir. Tümertekin’in beşeri coğrafya için belirttiği “doğal coğrafi görünümün kültürel coğrafi görünüme dönüştürülmesi, en dramatik şekilde insanların yerleştikleri yerlerde gerçekleşmiştir. Bu yüzden de yerleşmeler tüm beşeri coğrafyanın en merkezi kısmını oluştururlar” ifadesinin, esasen tüm coğrafyanın merkezini oluşturduğunu belirtmekte fayda vardır. Bu noktada üç tip yerleşme kültüründen söz edilebilir.

  1. İptidai/ilkel yerleşme tarzını oluşturan göçebe (nomadic) yaşam kültürü: iskanın başlangıcı, en alt seviyesi olan bu yaşam tarzında, belirli bir toprağa bağlılık azdır. Bu iskan şekli ister tarımdan, ister hayvancılıktan ve isterse diğer ekonomik faaliyetlerden geçim sağlansın, temel karakterin önceden belirli olmayan mekanlarda geçici bir süre konaklayarak sürekli bir hareketliliğin gerçekleştirildiği yaşam tarzıdır. Afrika, Asya ve Güney Amerika’nın tropikal ormanlarında değişik adlar ile yapılan; Madagaskar’da tavy, Endonezya’da Iadang, Çin Hindi’nde ray, Orta Amerika’da milpa, Afrika’da lougan birer göçebe tarım tipidir.
  2. Yerleşik yaşam ile göçebe yaşam tarzı arasında geçiş karakterinde, ara formu oluşturan (semi sedanter/semi nomadic) yarı göçebe/yarı yerleşik yaşam kültürü; göçebe yaşamdan yerleşik yaşama geçişin basamağı olup çoğunlukla birbiriyle karıştırılmaktadır. Göçebelik, mevsimlere veya ekonomik şartlara bağlı olarak sürekli şekilde mekan değiştiren toplulukların yaşam tarzıdır. Konar-göçer yaşam tarzı, göçebe toplulukların sürdürdükleri ve hayvanlarının peşinde veya diğer ekonomik faaliyetleri için sürekli yer değiştiren ve dolayısıyla konakladıkları yerleri sabit/belirli olmayan bir yaşamdan farklıdır. Yani konargöçerlik, belirli bir mekan/yurt dairesinde gerçekleşen gidiş-gelişlerle, hayvancılık yapan ve ürünlerini daha çok yerleşik toplumlara pazarlayan iktisadi faaliyet biçimi ve bunun doğurduğu bir yaşam tarzıdır. Başka bir ifade ile “yarı göçebe” adı da verilen bu topluluklar, azçok çiftçilikle uğraşır ve ürünlerini mevsim göçleri arasında hasat ederler. Bunların devamlı barınakları olup otlaklara göçmeden önce buralarda ekip-biçerler.
  3. Mütekamil/gelişmiş yerleşme tarzını oluşturan yerleşik (sedanter) yaşam kültürü ise; medeniyet, kültür ve yaşam tarzları içerisinde en yüksek seviyeyi oluşturmaktadır. İskanın en ileri seviyesi olan yerleşik tarz yaşamda toprağa bağlılık tamdır. İnsan, başta evi olmak üzere yaşam tarzının gerektirdiği öteki yardımcı yapılarla toprağa kesinlikle bağlanmıştır.

Göçebe ve Yarı Göçebe Kültürü ve Mekanları

Mekan ve zaman göçebeler için büyük önem arz eder. Çünkü göç etme bir arzudan çok zaruriyettir. Bu nedenle mekandan ve zamandan maksimum fayda sağlayacak bir düşünce tarzıyla hareket ederler. Hayvancılık ekonomisine dayalı göçebe/yarı göçebe yaşam tarzını benimsemiş olan toplumlarda; içinde bulunulan şartlar, gündelik hayata olduğu kadar düşünce yapısına da doğrudan etki etmiştir. Göçebe/yarı-göçebe kültüründe mekansal kullanım iki şekildedir.

  1. Yol güzergahları ve konak alanları
  2. Yaşam alanları(meskenler)

Yerleşik Kırsal Kültür ve Mekanları

Göçebe/yarı göçebe kültüre göre yaşam şartları daha iyi olan, mekansal sınırları belli fakat yine de doğal şartlara göre düzenlenmiş faaliyetlerin bulunduğu kırsal kültürün yer aldığı yerleşmeler, coğrafi anlayış içinde geleneksel olarak kültürel coğrafi görünümün üç ayrı özelliği üzerinde durmaktadır;

  1. Yerleşme kalıpları
  2. Üretim/Faaliyet alanları
  3. Konut alanları

Bunlardan birincisi olan yerleşme kalıpları; çiftlik, köy ve daha küçük yerleşme birimleriyle bunların mevkiileri ve dağılışları üzerinde durur. Üretim/faaliyet alanları olarak ele alınan ikinci kısımda, üretim amaçlı olarak arazinin insan tarafından bölünmesiyle ortaya çıkan şekiller ve kullanışları yer alır. Üçüncü sırada yer alan konut alanları ise mimari tarzları ve inşaat malzemesi dahil çeşitli yerel özelliklere sahip kırsal kültüre dayalı mekansal ünitelerdir.

Şehir Kültürü ve Mekanları

Şehirlerin ortaya çıkışı, sosyal ve iktisadi hayat üzerinde büyük etkiler yaratmıştır. Böylece insanlar, tarihte ilk defa belirli yerlerde toplanmak suretiyle devamlı bir şekilde yerleşmeye başlamışlardır. Tarihi coğrafya açısından değerlendirdiğimizde şehri, insanların tarihi süreç içerisinde coğrafi mekanda varettiği beşeri tesisler kümelenmesi olarak tanımlamak gerekir. Şehrin üzerinde gelişmiş olduğu doğal mekansal ünite, artık yerini şehrin kendisine bırakmıştır. Böylelikle yeryüzünde ortadan kalksa dahi şehrin varlığına işaret eden bir “mekan” nesilden nesile aktarılan hikayesiyle var olmaya devam edecektir. şehrin görünümü (townscape) veya şehrin imajı, bazı hususlara bağlı olarak ortaya çıkmaktadır;

a) Şehrin yerleşim alanı içinde sokak ve caddelerin yayılışı
b) Şehrin mimari tarzı
c) Şehir alanının kullanılması.

Şehir planın ortaya çıkmasında faktörler maddi ve manevi faktörler olarak ikiye ayrılabilir. Maddi unsurlar içinde en önemlileri dağ, akarsu, deniz veya göl kıyıları, yollar, anıtlar ile bazı tarihi şehirlerde bulunan surlar yer almaktadır. Manevi unsurlar içerisinde ise şehrin tarihi ve kültürel özellikleri yer alır.

Tarihi Coğrafya Araştırmalarında Mekan

Tarihi, mekanı okuyarak öğrenmek mümkündür ve haliyle mekan, tarihi bir belge niteliği taşır. Tarihi coğrafya araştırmalarında da doğru sonuca ulaşmak için insanortam arasındaki karşılıklı etkileşimin irdelenmesi gereklidir. Çağdaş coğrafya araştırmalarında mekan; gidilip görülebilen, araştırılabilen ve gözlem yapılabilen bir yer niteliğindedir. Zira mekanın özellikleri bilinmeden bu mekan üzerinde geçen herhangi bir olay veya durumun açığa kavuşturulabilmesi mümkün değildir. Geçmişteki insanların faaliyetlerini, kullandıkları eşyaları, yaşam şartlarını anlamamız için fiziken olmasa da zihnen o dönemlere gidilmelidir.

Dünya’daki tüm tabii olaylar, ardında belirgin izler bırakırlar; örneğin bir sel felaketi sonucu, göllere ve denizlere fazlaca çamur taşınır, kısa sürede kalın bir tortu istifi oluşur. Sele kapılan tüm hayvan ve bitkiler bu çamurlar içinde, göl veya deniz diplerinde, yaşadıkları dönemin temsilcileri olarak ebediyete aktarılıp taşlaşırlar, yani fosilleşirler. Bir volkan patlar, bu volkanın külleri denizlerdeki çamurlara karışır ve o tortul tabaka oluşurken, çevrede bir volkanın patladığının tanıklığını yapar. O zamanlar hangi hayvanlar yaşıyordu, hangi bitki türleri vardı, tüm bu soruların yanıtları, o tabakalarda kayıtlıdır. Bu nedenler de mekan, tarihi coğrafya araştırmalarında çok önemli bir yere sahiptir.