Ünite 7: Mekan ve Mekanın Yeniden İnşaası

Ünite 7: Mekan ve Mekanın Yeniden İnşaası

Giriş

Mekân çeşitli bilim çevrelerince eskiden beri konu edinilmiş, kimi zaman bir sorun kimi zaman bir değer olarak nitelendirilmiştir. Mekân değişik anlamlarda kullanılmış ve farklı kavramsal anlayışlar içinde değerlendirilmiştir. Bunların arasında “yer”, “uzam”, “doğa”, “bölge”, “çevre”, “ortam”, “toprak” “saha” ve “alan” terimleri ilk akla gelenlerdir.

Sosyal bilimlerdeki yeni coğrafi mekân, farklı kültürlerin, toplumsal, politik ve ideolojik süreçlerin süzgecinden geçirilerek yaratılan ve inşaa edilen (constructed) mekânıdır. Bu yönüyle sosyal süreçlerde mekân,“zamanı görünürkılma yolu” olarak algılanmaktadır. Ayrıca tüm sosyal bilimlerde “mekânsal okumanın” ya da “mekânı okumanın”, sosyal süreçleri anlamak ve ne yöne doğru seyredeceğini kestirmek için gerekli bir girişim olduğu görülmektedir. Sibley’in (1995) deyimiyle “…kültürel anlamda mekânı okumak için mekânsal organizasyon ritüellerine vurgu yapan ‘mekânın antropolojisi kavramına’ ihtiyacımız vardır”.

Harvey’e göre, “Mekâna ilişkin soruların sadece coğrafyacılara bırakılamayacak ölçüde önemli olduğu”, mekânlailintili konuların sosyal bilimler gündeminde yeni açılımlar sağlayacağı düşünceside giderek daha fazla taraftar bulmaktadır. Çok farklı hareket noktalarından yolakoyulan, farklı disiplinleri temel alan çok sayıda araştırmacı aynı noktada birleşmektedirler: “Mekân” günümüz toplumlarının anlaşılması (ve dönüştürülmesi)açısından temel öneme sahip bir kategoridir.Dolayısıyla mekân kavramı, kazandığı önem ile farklı disiplinlerin bir kesişme noktası haline gelmekle kalmamakta, aynı zamanda disiplinler arası bölünmelerin sorgulanmasının (ve belki de bu sınırların aşılabilmesinin) bir platformu haline dönüşmektedir. Bu nedenle çok sayıda sosyal bilimci, coğrafya disiplininin ve bu disiplinin temel araştırma nesnesi olan mekânkonularının sosyal bilimlerin merkezine oturduğunu son derece net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Coğrafyacıların sosyal bilimlere artan katkıları ya da coğrafyacı olmayan sosyal bilimcilerin coğrafya tartışmalarından esinlenmeleri, mekâna ilişkin soruların sosyal bilimler gündeminin merkezine yerleşmekte olduğunun kanıtları olarak değerlendirilebilse bile bu değişim, en belirgin ifadesini asıl olarak toplumsal varlığın ikitemel unsuru olan zaman ve mekânın birlikte kavramsallaştırılma çabalarında bulmaktadır. Bir yanda tarih ve coğrafya, diğer yanda da sosyoloji ve coğrafya disiplinlerinin yakınlaşması ile sonuçlanan bu arayışlara göre sosyal bilimler, insan varlığının temel unsurları olan zaman ve mekâna eş derecede önem vermemişler ve tarihi esas alan açıklamalar ve eylem biçimleri geliştirmişlerdir.

Mekân Tanımları ve Algıları

Felsefe tarihinde yazılı kaynaklara baktığımızda Parmenides, Atomcular, Platon, Heiddeger ama özellikle kavramla yakından ilgilenen Aristoteles, sonrasında Descartes, Kant, Newton gibi çeşitli bilim adamları ve filozoflar hep mekânla uğraşmışlardır. Büyük İslam bilim adamı Farabi, mekân tanımı biraz daha belirginleşmektedir. Filozofa göre “kuşatan cismin iç yüzeyi ile kuşatılan cismin dış yüzeyine”mekândenir. Buna göre evrenin ötesinde onu dıştan kuşatan bir şey bulunmadığına göre evrenin mekânı yoktur. Aristo’daki tabii mekân kavramına da atıfta bulunan Farabi evrenin ötesinde doluluk veya boşluğun olmadığını vurgular. Ancak mekânın mahiyetini tamamlayan asıl kavram Filozofa göre “kuşatıcısınır”dır. Kavrama kategori mantığı açısından bakıldığında “o nerede” sorusunun mesela “evde” şeklindeki cevabı her zaman mekânın Fizika’da yer alan “kuşatıcı yüzey” şeklindeki tanımına uygun düşmeyebilir.

Farabi, Harfler Kitabı’nın başında zamanı anlatırken de mekâna değinmekte ve mekânın zamana göre daha zorunlu olduğunu ifade etmektedir: “Zamandaki durum, mekândaki durum gibi değildir. Çünkü cisimlerin türleri, daha önce onları saran şeylerde zorunlu olarak mekânlara muhtaçtır”.

Descartes’a göre mekân ve cisim aynışey olup boşluktan söz edilemez. Monadolojisiyle ünlü Leibnitz, mekânın hiçbir şekilde cevher sayılamayacağını ileri sürerek mekânı yalnızca “bölünemeyencevherlerin (monad) içinde yer aldığı bir ilişkiler sistemi” olarak tanımlamıştır. Kant ise mekânın nesnel gerçekliği olmayan, yalnızca bilen öznede deney öncesi var olan bir sezgi yahut fenomenleri görme biçimi olduğunu ileri sürmüştür.

Lefebvre, “Mekânın Üretimi” adlı eseriyle, mekâna dair kuramsal bir temel oluşturmaya çalışmıştır. Lefebvre bu eserine mekânın toplumsal bir inşaa olduğu gerçeğine vurguda bulunmuştur. Lefebvre’in mekân anlayışı temelde “akışkandır” ve mekân her tür toplumsal değişimin aynası olarak görünür.

Massey, “Emeğin Mekânsal Dağılımı”, adlı eserinde, sosyal ilişkilerin mekânsal örgütlenmesi ve mekânın sosyal olarak yeniden üretim süreçlerini incelemeye çalışır. Bunu yaparken de“mekândaki nesneler”i yeniden yorumlar, mekân ile toplumya da kültür kavramları arasında ilişki kurar.

Harvey’e göre mekân adeta zaman içinde tahrip olmakta, zaman bildik anlamını yitirerek “anlık” bir süreye hapsolmaktadır. Bu değişim kendisini iktisadi alanda belirgin bir şekilde hissettirmektedir.

Urry, sosyolojide mekân üzerine odaklanan sınırlı sayıdaki teorisyenlerden biridir. Onun, yer ve mekân olgularının kapitalizmle birlikte değişen doğasını anlama yönünde geliştirdiği bakış açıları, modern zamanlarda yer ve mekânın reel anlamına dönük algılarımızı dönüştürecek gibidir. O, yer ve mekân algısının, modernlik/postmodernlik bağlamında geçirdiği değişime odaklanmıştır. “Mekânları Tüketmek” adlı eserinde,mekân, yer, yerellik, kimlik, özne, turist vb. kavramların modernlikle birlikte geçirdiği değişime ve bunlara dayalı yeni durumsallıklara dikkat çekmiştir.

Mekânın Yeniden İnşaası

Almanca “Urlandschaft” terimi (İngilizce landscape, Türkçe mekân /peyzaj) Alman coğrafyacı R. Gradmann (1865-1950) aracılığıyla coğrafya literatürüne girmiştir. Buradan hareketle oluşturulan “Rekonstruktion der Urlandschaften” ise mekânın yeniden inşaası anlamına gelmektedir. Aslına bakılırsa, İngilizcede “reconstruction of space” olarak karşılanan bu terim, içerisinde doğrudan “geçmiş”e atfı da bulundurmaktadır. Çünkü var olan bir şeyin yeniden inşaası mümkün değildir; ancak geçmişte var iken bugün olmayan bir şey yeniden inşaa edilebilir.

Lefebvre’in üçlü mekân diyalektiği; tasarlanan, algılanan ve yaşanan arasındaki ilişkiler sabit ve durağan değildir ve tarihsel olarak tanımlanmış özellikler ve içerikler sergiler. Mekâna dair bilgi, mekân üretimi süreçlerini kavramak zorundadır ve teori de mekânın algılanabilir ve algılanamaz niteliklerini bilinebilir kılmalıdır.

Hem ampirik hem de teorik araştırma gerektirecek böylesi bir çalışma, bir anlamda, mekânın üretiminin incelikli bir yeniden inşaası olacaktır. Bu da hem somut ile soyut, mümkün olan ve olmayan arasında, hem de tekil ile tümel, yerel ile küresel, birey ve toplum arasında hareket etmeyi gerektirir.

20. yüzyılın ilk zamanlarında tarihi coğrafya araştırmalarında önemli olan kısım tarih öncesi mekânların yeniden inşaasıdır. Geçmiş mekânların yeniden inşaası geleneği devam etmektedir ve bu hem arkeoloji hem de antropoloji, fiziki coğrafya ve çevre bilimi gibi çeşitli bilim dalları ile ilişkilendirilmiştir. Bu konuda üç temel görüş vurgulanır;

1. Tarih öncesi ilkel bölgelerin yeniden inşaası;

2. İnsan aktiviteleri ile değişikliğe uğratılmış doğal çevredeki çeşitli unsurlar;

3. İnsan faaliyetlerini forma sokan algı yöntemidir.

Bunların her biri tarihi coğrafya çalışmalarında yer aldığı gibi aynı zamanda fiziki coğrafyacıların, arkeologların, tarihçilerin, etnografların, antropologların ve çevre bilimcilerinin çalışmalarında bulunabilir.

Geçmişteki insanların faaliyetlerini, kullandıkları eşyaları, yaşam şartlarını, anlamamız için fiziken olmasa da zihnen o dönemlere gitmemiz gerekir. Örneğin Taş Devri’nde insanların taş aletlerle neleri ve nasıl işlediklerini görebilmek için geriye bir gidiş gerekir. Bunu yapabilmenin en iyi yolu mekânı yeniden inşaa etmek, bir başka deyişle mekânı, zamanın gereklerine göre yeniden kurgulamak ve canlandırmaktır.

Paleolitik mekânın araştırılmasındaki amaç, ilkel insanlar için önemli olan eski bölge unsurlarının yeniden inşaa edilmesidir. Bunun temel sebebi mümkün olduğu kadar detaylı bir şekilde eski mekânı yeniden inşaa etmek ve sonra döneminönemli unsurlarını tanımaya çalışmaktır.

Tarih öncesi iklim değişiklikleri, polen spektrumları tarafından belirlenen bitki türlerindeki değişikliklerin temel sebebi olarak kabul edilir. Eğer bir bölgedeki tarih öncesi bitki türleri polen çalışmaları aracılığıyla geçmişe dair kurgu yapmaya imkân veriyorsa, o bölge tarihi coğrafya çalışmaları açısından uygun bir alan olarak düşünülür. Aynı şekilde fizyolojik hassasiyetleri çevresel etkilere göre değişen kınkanatlılar, karından bacaklılar ve yumuşakçaları kapsayan fosil hayvanlar da çevrenin yeniden inşaasında kullanılan önemli faktörlerdir, çünkü onlar çevrede olan bölgesel değişikliklerin önemli göstergelerindendir.

Bu alanda yararlanılan diğer bir metot ise erozyon çalışmalarını ve paleohidrolojiyi kapsayan morfolojik metottur. Mekânın yeniden inşaasını yapabilmek için bölgede geçmişte meydana gelmiş olan morfolojik değişimler ve bu değişimlerin beşeri unsurlar üzerindeki etkileri yol gösterici olacaktır.

Çevre açısından tarih öncesi ve tarihin ilk dönemlerinde olan değişiklikler örneğin, arkeolojik kalıntıların incelenmesi geniş olduğu kadar aynı zamanda karmaşık konulardır. İnsanların yaşadıkları yerler ile avcılık, toplayıcılık, balıkçılık, çobanlık ve ziraat amacıyla kullandıkları yerler, uzun dönemlerden bu yana doğrudan ya da dolaylı olarak bir tür kanıt olarak kullanılırlar. Bu deliller şunlardır:

· İnsan ve hayvan kalıntıları;

· Bir dizi alet-edevat ve yapı malzemeleri;

· Orijinal şekilleri korunmuş yabani otlar ve kültür bitkisi kalıntıları;

· Çevresel değişimin göstergesi olan bir dizi jeo-arkeolojik kalıntılardır.

Geçmiş mekânıinşaa etmeye yarayan önemli bir konu da kıyı veya deniz seviyesi değişmeleridir. Bu konu özellikle yerleşme tarihinin çok eskiye uzandığı; yüksek, eğimli ve hızlı akışlı akarsulara sahip olan ülkemiz için daha da önemlidir.

Tarihin çok eski devirlerinden beri insanın çevresiyle olan etkileşimini araştırmak ve ortaya koymak için sahip olunan her türlü işaret, mekânsal boyutta inceleme imkânı tanımaktadır. Böylece tarihsel materyal olarak nitelendirebileceğimiz bilgi, belge, mimari yapılar vs. bizlere bu süreci kısmen de olsa yaşayabilme imkânı tanır. İnsan-çevre ilişkisinin geçmişteki durumunu bizler bu bilgiler ışığında ortaya koyabilmekteyiz. Bu belgelerin ilk örneklerinden biri mağara duvarlarındaki resimlerdir. İnsanlar, mağara duvarlarına çizmiş oldukları resimler ile doğal ortamı, faaliyetlerini ve müşahedelerini bu kompozisyonlarda işleyerek günümüze gelecek şekilde aktarmışlardır (S: 178, Şekil: 7.1’i inceleyiniz).

Çatalhöyük’ten bir duvar resminde Dünya’nın en eski haritası kabul edilen bir çizim MÖ 6200’lü yıllaratarihlenmektedir. Çatalhöyük Haritası olarak bilinen çizim basit bir yerleşme merkezi krokisi olup ön kısmında Çatalhöyük’ün cadde-sokak sistemi ve yapılar, arkada ise muhtemelen Hasandağ/Karadağ (?) volkanının püskürmesi yer almaktadır(S: 179, Şekil: 7.3’ü inceleyiniz).

Buradaadı geçen Çatalhöyük, Konya’nın Çumra ilçesinde bulunan ve geçmişi günümüz öncesi 8000’lere kadar uzanan önemli bir arkeolojik kazı merkezidir. Çatalhöyük’te bulunan tarihi eserler arasında, taştan ve topraktan yapılmış heykelcikler önemli bir yer tutar. Ayrıca bulunan kimi tahıl kalıntıları, burada tarım yapıldığını kanıtlamaktadır.

Yukarıda açıklanan tarihlendirme teknikleri ile geçmiş mekânıinşaa etmeye yarayan teknikler yardımıyla elde edilen bütün veriler ve bilgiler sayesinde geçmişteki mekân araştırılabilir. Bu da mekânın mevkii, yer şekilleri, iklimi, bitki örtüsü, jeolojik yapısı ve toprağı temelde olmak üzere, insanların bu mekân üzerinde gerçekleştirdiği bütün sosyo-ekonomik faaliyetler ve kurdukları bütün yerleşmeler tek tek incelenerek, bütünde sanki günümüzde bir mekânda araştırma yapılıyormuşimkânı sağlanabilir.

Coğrafyanın diğer bilimlerden ayırt edici özelliklerinden en önemlisi dağılış ilkesidir. Dağılış konusunu anlamak için öncelikle mevkii/konum bilgisini bilmek gerekir. Çünkü dağılışa açıklık getirmekte kullanılan en önemli araçlardan biri mevkiidir. Mevkii, çağdaş coğrafyada olduğu gibi tarihi coğrafya çalışmalarında da mekânın izahı, daha doğrusu mekânın yeniden inşaasında önemli bir rol oynamaktadır. Denilebilir ki, mevkii tabiri sadece tabii muhit şartlarını, topografya özelliklerini, saha genişliğini, ülkelerin sınırlarını değil, aynı zamanda ırk, halk, din ve dil grubu bakımından durumunu, keza hangi kültür bölgesine girdiğini de belirtmektir. Kısaca mevkii bir yerin tabii imkânlarını ve bütün kültürel özelliklerini ifade etmektedir.

Tarihte ilk medeniyetler, kurak ve yarı kurak bölgelerde, subtropikal kuşakta bulunuyordu. Büyük devletlerin ve önemli siyasi faaliyetlerin, kurak ve yarı kurak bölgelerin daha kuzeyine geçmesi, Yeni ve Yakın çağlarda görülmektedir. Eskiden büyük devletler ve ilk büyük medeniyetler, orta iklim kuşağının güney kısmında ve subtropikal kuşakta yer alıyordu. Bunun sebebi insanların henüz orta iklimin kuzey kuşağının sert ve uzun kışlarına intibak edecek medeni seviyeye erişmemiş olması ve bu sahaları kaplayan yoğun orman örtüsüyle ilgiliydi. Gerçekten orta iklimin kuzey kuşağının kuzey kısmının tamamen ormanla kaplı bulunması, insanların bu kuşağa sokulmasını güçleştirmiş ve geciktirmiştir. Bir devlet için kuzey veya güney yarımkürede yer almak, onun siyasi ve iktisadi hayatı ve ilişkileri bakımından çok önemlidir.

Tarihte hemen bütün eski devletler, dünya imparatorlukları, umumiyetle kenar bölgelerde kurulmuştur. Fenike ve Eski Yunan yerleşmeleri esas itibariyle Akdeniz kıyılarında gelişmişlerdi. MÖ. 336-323 yılları arasındaki Büyük İskender’in imparatorluğu da güneydoğu Avrupa, güneybatı Asya ve kuzeydoğu Afrika’da yayılmıştı. Bu büyük imparatorluk Akdeniz, Karadeniz, Basra Körfezi ve bunun kuzey kıyılarında yer alıyordu. Roma İmparatorluğu da genellikle kenar sahalarda gelişmişti. Karaların iç kısımlarında kurulan imparatorlukların da zamanla kenarlardaki sahalara yöneldikleri ve deniz kıyılarını sahaları içine katmak için mücadele ettikleri görülmüştür.

Mekânı izah ederken iklim şartlarının da hesaba katılması gereklidir. İklim, yeryüzünde tarih boyunca; varlığın, yokluğun, gelişmenin ve son bulmaların sebebi olmuştur. İklim şartları ve özellikleri, bilhassa milletlerin iktisadi hayatı üzerine yaptığı tesir bakımından adeta milletlerin iktisadi seviyesini tayin eden bir amil olarak karşımıza çıkmaktadır. İlk büyük devletlerin ve siyasi organizasyonların çöller ve kurak bölgelerde doğmasında suyun büyük rolü olmuştur. Bu sebepten dolayı ilk büyük siyasi topluluklara “hidrolik medeniyetler” de denilmektedir.

Mekânın önemi büyüktür fakat son yıllarda mekânın nasıl kullanıldığına dair hususlar çok daha önem kazanmıştır. Yeryüzünde siyasi hakimiyet çabalarının, başka deyişle mekâna sahip olma arzusunun zaman içinde şekil değiştirmek suretiyle devam ettiğine tarih boyunca gözlemlemek mümkündür.

Sonuç olarak, insan-çevre ilişkisinin en önemli basamaklarından biri olan toprağa bağlanma yani, mekânı sahiplenme veya yeri mekâna dönüştürme süreci tarımsal üretimle başlamış denilebilir. Bu şekilde başlayan süreç, mekâna kök salma ve mekânı biçimlendirmenin önemli bir basamağını oluşturan ev ve daha sonra kurduğu yerleşmeler ve nihayet insanlar tarafından gerçekleştirilen bütün diğer faaliyetler ile devam etmiş ve halen de etmektedir.