Ünite 1: Medyada Anlam İnşası: Dil, Kültür ve Temsil

Giriş

İnsan iletişimi doğrudan yüz yüze yani herhangi bir teknoloji kullanımını gerektirmeden tamamen dilin olanakları ile gerçekleşebileceği gibi kitle iletişiminde olduğu gibi teknoloji dolayımında da gerçekleşebilir. İlk iletişim aracının nerede ve nasıl ortaya çıktığının yanıtı bilimsel olarak henüz bilinmiyor.

Tarih öncesi çağlarda, değişen dünyaya fiziksel olarak uyum sağlamalarında kendilerine yardımcı olacak ağaç, kemik ve taştan araçlar yaptıkları andan itibaren muhtemelen “düşünce araçları” da yapmışlardır. Belki de bu tarzda yapılan ilk araçlar, yakındaki geyik sürüsünü haber veren veya bir arazi parçasının önemini anlatmaya çalışan taş veya ağaç parçasıdır.

Yirminci yüzyıl sona ererken, bütün dünya, bireylerin ve toplumların yaşamını derinden etkileyen ve merkezinde iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişmelerin yer aldığı sayısız dönüşüme tanıklık etti. Toplumsal ve ekonomik kökenleri sanayi devrimine uzanan ve 20. yüzyılın ortalarında mikro-elektronik alanında yaşanan çok önemli buluşlarla ivmelenen bu dönüşümler, toplumların yaşamında bilgi ve iletişim teknolojilerini (BİT) vazgeçilmez bir konuma yerleştirirken, insanın iletişim etkinliği de tartışılmaz biçimde çeşitlendi, karmaşıklaştı. Hiç kuşkusuz bu değişimler, farklı sosyoekonomik, kültürel ve politik özellikler gösteren toplumlarda farklı düzeylerde etki etti.

Mikro-elektronik ve iletişim teknolojilerinin 1950’li yıllardan başlayarak günümüze geçirdikleri belli başlı evrelere baktığımızda, mobil ya da kablosuz iletişim teknolojilerinin özel bir konuma sahip olduğunu görüyoruz. Mobil iletişim teknolojileri, yerküre çevresinde bugüne dek başka hiçbir iletişim aracında gözlemlemediğimiz bir hızla yaygınlaştı, yaygınlaşıyor. İnsanın sabit bir mekâna bağımlı olmaksızın, dilediği zaman, dilediği yerde, özgürce iletişim kurma düşü, fiziksel ortamdan bağımsız, bireyin diğer etkinliklerine uyarlanabilen, aynı anda birden fazla işlev üstlenebilen yeni bir iletişim ortamının doğmasına yol açıyor.

Ağ Toplumu: İnternet aracılığıyla dünyadaki tüm bilgisayarların ağ oluşturacak şekilde birbirine bağlandığı ve sosyal, ekonomik ve politik tüm ilişkilerin ağlar aracılığıyla gerçekleştirildiği toplum biçimidir. Manuel Castells tarafından geliştirilen ağ toplumu modeli ve kuramı modern toplumlar merkezsiz, hiyerarşi içermeyen, yatay ilişkilerin hâkim olduğu bir toplumsal örgütlenmeye dönüştüğünü öne sürer ve küresel ölçekte sermayenin, kültürün, işgücünün ve toplumların karşılıklı bağımlı olduğunu belirtir.

Dil Kültür ve İnsan

Dilin gelişimini açıklamaya çalışan kuramlar tam olarak konuşmaya geçişi ve ana nedenini açıklamakta zorlanmaktadır. Bununla birlikte, insan varlığı için yaşadığı grup veya toplulukla birlikte vahşi doğa ortamında kendi yaşamını fizik çevrenin tehlikelerinden korumak ve kendi yaşantısını daha da gelişkin kılma mücadelesinde dilin gelişimi önemli bir kilometre taşı olarak karşımıza çıkmaktadır. Dili, sözcükler veya konuşanlar düzeyine indirgeyerek anlamaya çalışmak yeterli olmamakta; dilin tümünü simgelerden oluşmuş bir sistem olarak düşünmek, simge veya sembol üretim sürecinin bütününü düşünmek daha aydınlatıcı olmaktadır.

Yalnızca insana özgü olan “soyut düşünme” yeteneği de çoğuna dile bağlıdır. Bir şeye bir ad vermek de bir soyutlamadır. Örneğin, bir çiçek türüne gül diye isim vermek ve her defasında gül kavramını ifade etmek onun çam, sarmaşık, masa sandalye olmadığı; insan zihninde tıpkı Saussure’ün işaret ettiği gibi diğer bitkiler veya nesnelerden farklılığıyla bir anlam kazanır, gül sözcüğünün doğadaki nesnesiyle bağı kurulur. Bu tarz birleştirmeler kuşkusuz sözcükler de yani nesnelerin yerine geçen sesler olmadan da yapılabilir.

İnsanlar, sayısız yoldan iletişim kurar ve bunu yaparken de tüm duyularını dokunma, tat, koku, işitme, görme gibi kullanır ancak özellikle işitme ve görme daha çok kullanılır. Elkol harekeleri olmak üzere beden dili ve yüzmimikleri olarak jestler de iletişimi destekleyen ve zenginleştiren diğer iletişim edimleridir. Bununla birlikte iletişime hâkim olan dildir ve dile dayalı tek tek seslerdir. Sadece iletişim değil, düşünce de sesle özel bir bağlantıya sahiptir.

Görsellik, görmenin ve görüneni anlamanın temel koşuludur. Günümüzde artık baktığımız şeyi görmemiz ve gördüğümüz şeye inanmamız beklenmekte, bu algı ve anlamlandırma da toplumsal ve kültürel bir bağlam içinde gerçekleşmektedir. Demek ki hem gördüğümüz şeyler hem de görme biçimimizin kendisi, basitçe verili doğal bir beceri sonucu değildir. Her baktığımızı görmeyiz çünkü görmek, öncelikle duyu yönelimli olmakla birlikte, aslında bilişsel ve zihinsel bir iştir.

Görsel kültür, kavramlardan çok imgelerden beslenir. Belirli bir kültürde imgeler başat hale gelmişse ve sözcüklerin gücünü yerinden etmişse, bunun görsel kültür ağırlıklı bir ortam olduğu söylenebilir. Hızla değişen imgeler, okuma ve yazmanın bile görsel boyutu olduğunu unutturabilir. İmgeler, bulunmayan şeylerin yerini alarak onları zihinde canlandıran ve zamanla canlandırdığı şeyden daha kalıcı olan kodlanmış görsel birimlerdir. Görsel olan her şey, toplumsal olarak inşa edilmiştir ve görsel kültür tam da bunu işaret eden bir kavramdır.

Yapısalcılık ve Göstergebilim

Yapısalcılık, yapılar üzerinde çalışmayı içerir ancak bu yapılar, diğer sosyoloji kuramlarının ilgi gösterdiği yapılardan farklıdır; yapısalcıların öncelikli ilgisi dilbilimsel yapılardır. Toplumsal yapılardan dilbilimsel yapılara bu kayma, sosyal bilimlerin doğasını çarpıcı şekilde değiştiren dilbilimsel dönüş olarak adlandırılır.

Yapısalcı düşünürlere göre, dil bir toplum olgusudur. Kuralları bireylere dayatılır. Bir nesil dili bir sonraki nesile kültürel miras olarak taşır ve insan toplulukları yaşadığı sürece bu aktarım pratiği devam eder. Herhangi bir biçimiyle dil, konuşulan herhangi bir dil, daha eski bir biçime dayalıdır ve bu da daha da eskisine dayalıdır ve bir veya daha önceki ata/ana diline varana kadar bu böyle sürüp gider. Dolayısıyla dil, bireylerin kararlarından bağımsızdır. Yüzyılların içerisinden süzülüp gelen gelenek ve göreneklerin taşıyıcısıdır ve her insanın vazgeçilmez düşünce aracıdır.

Saussure’ün görüşlerinde ikinci önemli nokta gösteren/gösterilen ayırımını yapmasıdır. Saussure’e göre, sözcükler bir şeye işaret ettikleri için birer göstergedirler ve bir göstergenin iki yönü vardır: Biri bir ses imgesidir ki gösteren adını alır. “Kedi” dediğimiz zaman ağzımızdan çıkan ses imgesi gösteren’dir, bunun işaret ettiği kedi kavramı ise gösterilen’dir. Saussure, dilin yapısını oluşturan ögeleri gösterge olarak adlandırır. Sözcükler birer gösterge olduklarına göre dil bir göstergeler sistemidir ve dış gerçeklikten bağımsız, kendi iç kurallarına göre işler.

Amerikalı dilbilimci Charles Sanders Pierce ise göstergeleri üçe ayırmaktadır: Görüntüsel gösterge, belirtisel gösterge ve simge. Görüntüsel Gösterge: temsil ettiği nesnesine doğrudan benzerlik taşır ve onu canlandırır. Bu benzerlik ise çoğu zaman şüpheye yer bırakmayacak şekilde nesnesini anlaşılır yapar. Örneğin haritalar, heykeller, fotoğraflar, maketler, geometrik çizimler.

Belirtisel Gösterge, nesnesiyle doğrudan ve varoluşsal bağı olan göstergelerdir. Nesnesiyle bir ilişkisi olmadığında gösterge de ortadan kalkar. Örneğin duman olduğu bir yerde ateş olduğunun rahatlıkla bilinmesi; yağmur bulutlarının olası yağışı işaret etmesi.

Simge: bir şeyi temsil eden ama onunla doğal bir ilişkisi olmayan bir semboldür. Eğer yorumlayan olmasa kendisini gösterge yapan özelliği yitirecek olan bir göstergedir. Dolayısıyla onun nesnesiyle bağlantısı yalnızca toplumsal uzlaşma sonucu kurulan bir göstergedir.

Saussure göstergelerin kodlar içinde iki şekilde düzenlendiğini belirtir: Bunlar paradigmalar ve dizimlerdir. Bir paradigma, bir dizge yani bir yapı anlamına gelir. Seçim bu dizge içerisinden yapılır ve bir dizgeden tek bir öge seçilir. Örneğin sözcüklerin hepsini aynı anda uygun sözcüğü seçer; konuşurken veya yazarken de anlamlı bir cümle olması için bir sıralama yaparız. Alfabenin kendisi basit bir paradigma için örnek verilebilir. Harfler yani alfabe yazılı dilin paradigmasını oluştururlar

Roland Barthes ideoloji, metin ve gösterge kavramlarıyla ilgilenir; geliştirdiği kuramlar, kavramlar ve okuma biçimleri sadece edebî metinler için değil, medya ve iletişim çalışmalarında da kullanılmaktadır. Sinema, fotoğraf, roman, reklam veya gazete haberi gibi pek çok medya metninin analizinde Barthes’ın kavram ve yaklaşımlarından yararlanmak mümkündür. Barthes, medya metinlerinin inşa süreçleri kadar kültürel tüketimi dolayısıyla nasıl yorumlandığıyla da ilgilenmiştir.

Göstergebilim: Hem sözlü hem de sözsüz gösterge sistemlerinin ve bu sistemlerin insanlar arasında anlamın kurulmasında, paylaşılmasında ve anlamın yeniden kurularak toplumsal dolaşım-paylaşım süreçlerindeki rollerini konu alan bilim dalı.

Düz anlam, anlamlandırmanın birinci düzeyini oluşturur. Bu düzey, göstergenin göstereni ve gösterileni arasındaki ilişkiyi ve göstergenin de gerçek yaşamdaki/dışsal dünyadaki göndergesiyle ya da nesnesiyle ilişkisini açıklar. Barthes’ın düz anlam olarak ifade ettiği bu düzey, toplumsal uzlaşıyı ifade eder. Kavramlar boşlukta bir anlama sahip olamazlar, kültürel olarak uzlaşılan anlamlara sahiptirler.

Yan anlam ise Barthes tarafından anlamlandırmanın ikinci düzeyi için kullanır. Yan anlam göstergenin, dış dünyada temsil ettiği nesnesi ve onu kullanan insanlarla ilişkisini tanımlar. Düşünüre göre dil, düz anlam düzeyinde bir üst dildir ve bu üst dil yan anlama yaslanarak bir yapıya kavuşur; kullanıcıları arasında bir anlam bu yapıdan hareketle üretilir.

Medya ve Anlam Üretimi

Medya sahip olduğu güç nedeniyle siyasetçiler, sivil toplum örgütleri, ticari işletmeler, dini gruplar gibi toplumun tüm kesimleri tarafından sahip olunmak istenen bir güçtür. Medya, siyasi propaganda yapılarak oy oranı artırılacak bir mecra olmanın ötesinde de pek çok işleve sahip olabilecek potansiyele sahiptir.

Kamuoyu: Halkın, kendilerini ilgilendiren siyasal konular veya güncel olaylara değin görüşlerinin medya aracılığıyla etkin anlatımıdır.

Kamuoyu oluşturma ve yönlendirme gücüyle medya topluma yeni değerler kazandırma veya mevcut alışkanlıkları değiştirmede de lokomotif işlevine sahip olabilir. Örneğin, ülkemizde kadına yönelik şiddetle mücadelede, “çocuk gelinler” adı verilen erken yaşta evliliklerin önlenmesi veya kan davalarının önlenmesinde son yıllarda başarılı yayınlar gerçekleştirilmiştir.

Medyada anlam üretmek profesyonel bir iştir; söz konusu üretim işi ise bir yönüyle ticari kaygılar taşıyan endüstriyel üretim diğer yönü ile de kültürel bir uğraştır. Bu nedenle de medyada anlam yaratmak (create) veya anlamları inşa etmekten (construction) söz edilir çünkü medya program içerikleri ya da metinleri doğada verili olarak bulunan şeyler değildir. Medyada çalışan profesyoneller tarafından tıpkı diğer sektörlerde emek verilerek yapılan üretim gibi belirli çalışma süreçleri sonucunda ortaya konulan ürünlerdir. Sözgelimi haber programları için haber metinlerini kaleme almak, reklam veya diziler için senaryo yazmak.

Medyada temsil, dünyanın her yerinden “gerçekler”i taşıma iddiasıyla ilgilidir. Önce fotoğraf makinesinin ardından da televizyonun icadıyla artık “gerçek an”ın kopyalanabildiği; bu nedenle de medyadaki temsiller içinde yaşanılan dünyanın “gerçekler”inin medya aracılığıyla uzak mesafelere taşınabildiği öne sürülür. Haber metinleri diğer medya program türlerine göre en fazla gerçekleri aktarma ve anlatma iddiasına sahip türlerdir. Medya temsilleri elbette medya profesyonellerinin iddia ettikleri gibi olgusal gerçek (gerçekliğin kendisi) veya hakikat olamaz; ancak gerçek yaşamda olan-bitenin söz ve görüntü kullanılarak bir yeniden üretimi ya da inşasıdır. Bu anlamda medya temsilleri, gerçek yaşamın fizik varlığına zayıf formlar veya araçlar olarak eşlik ederler.

Temsil: İletişim çalışmalarında temsil, medyada kurulan anlamları tanımlamada kullanılır. Temsil bir insan, ülke, kimlik, kurum, nesne gibi her şey hakkında olabilir. Teknolojinin olanaklarıyla “gerçek”in yeniden üretimi veya birebir benzerinin medyada sunulması, bir temsil üretimidir. Medyada temsiller sözcükler, görsellik ve müzik gibi pek çok farklı dilsel aracın kullanımıyla mümkündür. Medyada temsiller, medya profesyonellerinin bir seçme veya eleme işlemi sonucunda bazı ögeleri dâhil etme ve bazı ögeleri de ihmal ederek yapılandırdıkları anlamlardır.

Medya söylemi sadece medyanın kendi forumlarında kalan bir dil ve anlam kurgusu değildir. Medya söylemi, toplumsal ve kültürel yaşamla doğrudan ilgilidir çünkü söze dökülsün veya dökülmesin dilin dışında bir toplumsal deneyim mümkün değildir. Bu nedenle de metinler toplumsal alanlardır ve işte bu alanlarda iki önemli sosyal süreç eş zamanlı olarak işler: Bireylerin dünya algısı ve temsili ile toplumsal etkileşim. Bunun anlamı ise gerek medyada gerekse de yüz yüze iletişimde verilen her mesaj, konuşanın dünya görüşünü yansıtır ve üretilen yorumların her biri içinde yaşanan toplumun sosyo-kültürel yapısıyla yakından ilgilidir.

İdeolojinin farklı tanımları vardır; kullanılan bağlama göre her bir tanım uygun olabilir. Bu tanımlar şöyledir:

  • İdeoloji yanlış bilinçtir,
  • Bir grubun üyelerinin köklü inançlarıdır,
  • Yanlış düşünceler veya inançlardır,
  • Fikir sistemleridir,
  • Bir grubun dünyayı algılama ve yaşama şeklidir.

Her mesleğin kendi içerisinde etik ilkeleri ve mesleki standartları vardır. Meslek etik ilkeleri profesyonel mesleklerde meslek örgütleri tarafından geliştirilir ve bu ilkeler meslek icra edilirken onlara kılavuzluk yapması için geliştirilmiştir. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın çoğu bölgesinde şiddet, savaş ve çatışma hüküm sürmektedir. Nefret söylemi, ırkçılık gibi pek çok ayrımcı söylem ve uygulamalar da varlığını hissettirmektedir.

Medya söylemlerini inşa edenler özellikle ayrımcı söylem ve uygulamaları desteklememeye; tüm gruplara yasaların ve uluslararası sözleşmelerin vurguladığı haklara uymakla yükümlüdür.