Ünite 5: Medya, Suç ve Şiddet

Medya, Şiddet ve Korku Kültürü

İçinde bulunduğumuz 21. yüzyıl, yoğun bir korkunun ve toplumsal anlamda risk algısının yaşandığı bir çağdır. Furedi’ye göre korku kültürünün temelinde gündelik yaşamı tehdit eden, yok edici güçlerle kuşatılmış olduğu inancı yer almaktadır. Furedi Korku Kültürü adlı çalışmasında tedbirli olma kültüründeki artışa, güvenlik saplantısına, sokakta tanımadığımız bireylerin ya da yabancıların riskli olarak algılanmasındaki artışa ve şüpheciliğin toplumsal paranoyaya varmış boyutlarına dikkat çeker. Trend’e göre, günlük yaşamlarımızı korku kültürüyle kuşatılmış hâlde yaşarız. Sahip olduğumuz korku duygularını aile, arkadaş çevresi, medya vb. kurumlardan alırız. Bu korku duygularının etkisiyle, kendimizi güvende hissetmek için hareketlerimizi değiştirir, başarmak istediklerimizden ödün verir ve güvenlik duygusu için bedel öderiz. Medyada şiddetin verdiği gerçek zarar işte budur. Medyada şiddet, insanları şiddet dolu bir dünyada yaşadıklarına ve dünyayı daha güvenli hale getirmek için şiddetin gerekli olduğuna inandırır. Dünya hakkındaki bu inançlardan kaynaklanan endişeler ve yaklaşımların insanların hayatları ve toplumun düzeni üzerinde çok büyük sonuçları vardır.

Korkuyu ve Endişeyi Besleyen Medya: Yetiştirme Analizi, Acımasız Dünya Sendromu ve Mutlu Şiddet

Gerbner, televizyon şiddetinin “kültürel ortamını araştırarak şiddet temsillerindeki artışları takip eder ve şiddeti uygulayanı, kurbanın kim olduğunu ve hangi mesajların medya şiddetiyle bağlantılı olduğunu betimleyen “mesaj sistemlerini” açıklar. Gerbner’a göre televizyon, “merkezi bir hikâye anlatma sistemidir. Draması, reklamları, haberleri ve diğer programları, her eve göre tutarlı bir imgeler ve mesajlar sistemi getirir. Bu sistem, çocukluktan itibaren eskiden başka sosyalleşme sürecinde ‘birincil kaynaklardan edinilen eğilim ve tercihleri inşa eder. Sosyalleşme sürecinde birincil kaynaklar, genellikle aile üyeleri, yakın arkadaşlar, akrabalar ve etkileşim içinde olduğumuz tanıdıklar olmaktadır. Çocukluğumuz boyunca, davranışlarımıza yönelik normları ve standartları bu birincil kaynaklardan öğreniriz.

Kültivasyon, bir şeyi inşa etme, besleme, oluşmasına katkıda bulunma, yetiştirme, etkileme gibi anlamlara gelmektedir. “Kültivasyon [Yetiştirme] analizi” şiddetin etkilerini araştırmış ve medyadaki şiddet görüntülerini yoğun olarak izleyenlerin bir “acımasız dünya sendromu” gösterdikleri sonucuna varmıştır. Gerbner, izleyicilerin çoğunun televizyondaki şiddet sahnesini taklit etmekten daha ziyade, kendilerini şiddetin mağduru veya kurbanı olan kadınlar, ihtiyar, yoksul ve güçsüzler vb. gruplar ile özdeşleştirdiklerini tespit etmiştir. Nitekim Gerbner, medyanın insanlara her türlü şiddet ve güç karşısında korku, güvensizlik, endişe sahibi olmayı, pasifleşmeyi ve hatta boyun eğmeyi yerleştirdiğini gözlemiştir. Gerbner “kültivasyon” terimini medyanın toplumsal görüşleri nasıl biçimlendirdiğini anlatmak için kullanır.

Ferraro’ya göre suç korkusu; bireyin suç veya suç ile ilişkilendirdiği sembollere karşı geliştirdiği duygusal tepki ya da anksiyete duygusudur. Medyadaki şiddete yoğun olarak maruz kalan seyirci kitlesi daha fazla kuşku ve endişeye kapılmakta ve her türlü şiddet karşısında daha savunmasız ve pasif kalabilmektedir.

Gerbner, televizyonun fiziksel saldırganlık olaylarını tasvir edişini tanımlamak için “mutlu şiddet” kavramını kullanır. ‘Mutlu şiddet’, sakin, hızlı, acısız ve sıklıkla da muhteşemdir ve hatta heyecan vericidir de; fakat genellikle sterilize edilmiştir. Her zaman mutlu sona yöneliktir. Her şeyden öteye, can sıkmak için değil eğlendirmek amaçlı tasarlanmıştır; seyirci kitlesini, bir sonraki reklama, onu iyi algılayacak bir ruh hali ile hazırlamayı hedefler” Gerbner’in görüşüne göre, çok televizyon izlemenin başka bir sonucu, kişinin televizyonda gösterilen şiddetin normal olduğuna inanmaya başlamasıdır. Programlar, insanların en kötü korkularını, kaygılarını ve paranoyalarını pekiştirir. Ayrıca, televizyon izleyicilerini kurbanlara ve acı çekmeye karşı duyarsızlaştırma ve şiddetin sonuçlarını anlama, empati kurma, karşı çıkma veya protesto etme yeteneklerini kaybetmelerine neden olur.

Gerbner’e göre, medyanın bizi içine çektiği heyecan verici ve mutlu şiddet dalgası, düzeni koruyanların “haddini aşanları” cezalandırması gerektiğini gösteren mesajları izleyici kitlesinin algısına yerleştirir. İzleyicileri acımasız ve tehlikeli bir dünyanın şiddet yüklü görüntüleri ile bombardımana tutmak, Gerbner’a göre aslında bir taciz ve bir terör aracıdır. Bu, sadece medya şiddetine odaklanarak çözülebilecek bir sorun da değildir. Televizyonlaştırılmış şiddet, daha çok, paylaşılan, ortak bir sembolik çevrenin içine süzülerek yayılan, küresel bağlamda yerleşik kültürel bir ticari anlayışın piyasa ağırlıklı sisteminin vazgeçilmez ve ayrılmaz bir parçasıdır. Bu nedenle ancak demokratik medya reformuna kendini adamış uluslararası bir kültürel çevre hareketi medyada, medyayla şiddet ve teröre meydan okuyabilir.

Medya ve Suç

René Girard, toplumların sosyal bütünlük için kötü adamlara güvendiğini öne sürer. Ona göre, insanlar hep beraber korktukları veya nefret edebildikleri ortak bir “günah keçisi” aracılığıyla birleşirler. Medya yaygın bir biçimde madurları, ötekileri, dezavantajlı konumda olanları, yani yoksulları, kadınları, azınlık/etnik kimlikleri ve onların sorunlarını genellikle görmezden gelir. Görmezden gelinmediği durumlarda ise onları genellikle ya “suçlu” ya da “kurban” gibi gösteren aleyhlerine bir temsil söz konusudur. Medya, mevcut suç söylemini düzenleme, şekillendirme ve yaymada merkezi bir önem teşkil etmektedir. Suça ilişkin haberlerle medya, sürekli olarak toplumsal kuralları yeniden onaylamakta ve sınırlarını yeniden tanımlamaktadır. Medyanın kriminolojik görüş üreterek, suçla ilgili kamuda kanaatler geliştirmede etkin bir rol üstlenir. Dolayısıyla, medya, suçun yaygın ifadelerini ve kullanım şekillerini oluşturarak, suç söyleminin kurulmasında vazgeçilmez bir aktördür. Suç ve sapkınlık içeren olayların her zaman haber potansiyeli yüksektir. Çünkü bu tarz olaylar çatışmacı, sıra dışı, şoke edici, sansasyonel niteliklere sahiptirler. Suç, sapkınlık, ihmal ve diğer pek çok sosyal problem gazete ve televizyon haberlerinin, suç dramlarının temelini oluşturur. Bu tarz olaylar üzerine elde edilen bilgi ikinci eldir çünkü medya tarafından görsel olarak veya metin üzerinde filtrelenmiş; anlık, şok edici, eğlendirici ve bilgilendirici bir şekilde gerçekleştirilen sunum söz konusudur.

Medya’da Suç Temsilleri

Suç ile ilgili medyadaki temsil süreci her zaman konunun/olayın belirli bölümlerine odaklanır: Suçun ortaya çıkışı ve sonrasındaki sürece odaklanılırken, suça neden olan toplumsal, siyasal veya ekonomik etkenler üzerindeyse hiç durulmaz.

Suç programları sık sık, tehdit ve tehlike altında olduklarında normal vatandaşların da şiddet kullanabileceğini ileri sürerler ve bazı insanların şiddet davranışlarının bazen doğal ve kabul edilebilir olduğuna inanmalarına neden olur. Oluşan bu algı insanları tedirgin etmekte ve kendilerinden daha güçlü bir unsura koşulsuz bir teslimiyet içinde sığınma ihtiyacını ortaya çıkartabilmektedir. Suç söylemi, haber medyasında egemen söylemlerle eklemlenerek sunulur ve yeniden üretilir. Egemen sınıf veya hegemonya bloğu kendi ideolojisini bir dünya görüşü ve evrensel bir toplum ve gerçeklik tasarımı olarak sunar. Bu durum ekonomik, ideolojik ve politik hâkimiyetin sürmesi için, farklı ideoloji ve görüşleri baskılamak ihtiyacını da beraberinde getirir. Medyadaki suç söylemi çoğunlukla egemen güç/iktidar ilişkileri ve hâkim düzen lehinedir ve medyadaki yaygın suç temsilleri de iktidar mekanizması lehine işleyerek hegemonik bir rol oynamaktadır. Haberlere yansıyan ve orada kısmen yeniden kurulan bir pratik olarak “suç söylemi” diğer söylemler gibi, belirli bir zamanda ve yerdeki toplumsal pratiğin ve oluşumun bir ürünü ve parçasıdır.

Hall ve arkadaşları Krizlerin Denetimi adlı çalışmalarında, medya içeriklerinin oluşması sürecinde birincil ve ikincil tanımlayıcılar arasında bir ayrım yapmaktadır. Buna göre, birincil tanımlayıcılar, resmi kişi ve kurumlar olarak belli olaylarda medyaya bilgi veren yapısal olarak egemen gruplardır. İkincil tanımlayıcılar ise birincil tanımlayıcıların durum tanımlarını daha anlaşılır kılarak halkın sesine dönüştürür ki işte medya, birincil tanımlayıcılardan edindiği ‘durum tanımlarını’ yani enformasyonu ikincil tanımlayıcılığı işlevini görür. Suç söyleminin temel işleyişi gerçekliğin ikili karşıtlıklar aracılığıyla kavramlar düzeyinde bölünmesi şeklinde gerçekleşmektedir. İkili karşıtlıklara dayanan temsil düzeninde izleyicinin derinlikli düşünmesi çok mümkün değildir. Birinci bileşenler her zaman dışlananları, kontrol altına alınması veya cezalandırılması gerekenleri temsil ederken ikincil bileşenler haklıyı ve güçlüyü temsil eder. Bu basit bölünme çoğu zaman gerçekliğin sorgulanmasını zorlaştırmakta ve mevcut yapının sorgulanmasını engeller.

Geleneksel Suçların Haber Medyasında Temsili

Kişisel veya adi suçlar olarak da adlandırılan geleneksel suçların görsel sunumu ve metin kurgusu belirli özellikler içerir. Bu tarz haberlerin sunumunda olay yeri görüntüleri, mağdurların ve yakınlarının acıklı konuşmaları, tanıkların gözlemleri, faillerin ayrıntılı hayat hikâyeleri ön plandadır. Tüm suç mağdurlarına, haber medyasında eşit dikkat gösterilmez.

Medya, kurbanları çoğunlukla “ideal” olan ve olmayan ayrımı üzerinden sunar. Yaşlı kadınlar, küçük çocuklar gibi savunmasız, masum kişilerle merhamet ve acıma duygusu uyandıranlar ideal grubu oluşturur. İdeal kurbanların yaşadıkları suç olayları medyada çoğunlukla temsil edilirken genç erkekler, alt ekonomik gelir grubundaki kişiler, toplumun marjında yaşayan uyuşturucu bağımlıları, evsizler, LGBT bireyler gibi meşru kurban statüsü kazanmaları zor olanların yaşadıkları suç deneyimleri haber medyasında genellikle temsil edilmez. Bu durum Greer’ın ifadesiyle, “kurbanlaştırma hiyerarşisinin” varlığına işaret eder. Kısaca, suç kurbanları arasında bir hiyerarşi mevcuttur ve bu hiyerarşi bağlamında “ideal kurban” statüsü kazananlar sürekli olarak medyada temsil edilirler. İdeal ya da meşru kurban olamayanların temsili ise son derece sınırlı kalmaktadır. İdeal kurban statüsü kazananlar, medyanın ilgisini daha çok çektiği ve medyada çok daha yoğun temsil edildiği için toplumsal yaşamda ortak yas tutulmasına yol açabilmektedir.

İdeal olmayan kurbanlar ise, meşru kurban statüsünde hiç yer almamakta ya da daha kötüsü ‘kurban olmayı hak etmeyenler’ olarak algılanarak medyadan ve daha geniş toplumsal dünyadan silinmektedir. Sınıf, ırk, toplumsal cinsiyet, yaş gibi demografik özellikler haber medyasının ilgisini belirler. Popüler haber medyası, etnik azınlıkları toplumsal bir sorun olarak temsil ederken, bu azınlıkları yaşamsal olarak en çok ilgilendiren konuları ise sürekli görmezden gelir. Medya’da suç, oldukça canlı ve yeri geldiğinde dramatik bir sunumla sanki bir filmmiş veya hikâyeymiş gibi izleyicinin karşısına çıkar. Özellikle geleneksel suçlar, reality show şeklinde, bu tür görüntüler ile verilirken, suçlunun sınıfsal ve toplumsal konumuna dair yapılan kodlama, işlenen suçla toplumsal konum arasında doğrudan bir ilişkisinin kurulmasını sağlar. Fobik temsil, medyanın belli bir grubu haberleştirirken izleyicide o grup hakkında nefret ve korku uyandıran bir dil ve semboller kullanması anlamına gelmektedir. Yoksulların suçun ve korkunun kaynağı olarak gösterildiği, doğrudan ya da dolaylı olarak suçu üreten kesimler olarak tarif edildikleri haber öyküleri, korku ve nefret uyandıran fobik temsiller olarak inceleyen Gökalp ve arkadaşları bu temsillerde yoksulluğun dolaylı bir şekilde suçlulukla ve yoksulların da suçlularla özdeşleştirildiğini belirtirler. Kamusal/politik dillerin dünyasından dışlanan yoksullar isyan, şiddet, suç vb eğilimleri birleştiren “kriminal bir söylemi” üretmektedirler. Geleneksel suçların medyadaki sunumlarındaki yoğun görsellik dikkat çekicidir. Haberin sunumunda kamera kayıtları ve fotoğraf görüntüleri önemli yer tutar. Görsel vurgu haberin gerçekçilik iddiasını güçlendiren bir nitelik taşır. İzleyici için duydukları veya okuduklarından ziyade gördükleri ve izledikleri daha inandırıcıdır.

Paraya/Ticarete İlişkin Suçların Haber Medyasında Temsili

Paraya ve Ticarete İlişkin Suçlar; vergi kaçakçılığı, hayali ihracat, kara para aklama, naylon fatura düzenleme vb. suçları kapsamaktadır. Paraya/ticarete ilişkin suçlar, kapitalizmin işleyişiyle ve aktörleriyle ilgili olduğundan medya temsilleri de geleneksel suçların temsiline göre oldukça faklıdır. Paraya ilişkin suçlar, büyük ekonomik zararlara neden olmalarına rağmen haber medyasında oldukça sınırlı bir şekilde temsil edilir. Geleneksel suçlar ve cinsel şiddet suçlarıyla karşılaştırıldığında bu suçların ön plana çıkarılmadığı ve yaygın olarak sunulmadığı görülür. Paraya ilişkin suçlar ile ilgili haberlerde, geleneksel suçların haberleştirilmesinde olduğu gibi yaşadığı yerden görüntüler, mağdurların ve yakınlarının konuşturulması, olumsuz sözcükler ve sıfatlar ile faillerin hayatının en ince ayrıntılarına kadar araştırılıp haber metnine sokulması vb. rastlanmaz. Konuya ilişkin haberler, yetkililerinin resmi açıklamalarına dayanan iddia şeklindeki suçlamalar ve sınırlı görüntüler eşliğinde verilir

Medya, Kadınlar ve Şiddet/Suç

Medya, geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini destekleyerek ataerkilliğin ve toplumsal alandaki cinsiyetçi söylemin yeniden üretilmesinde önemli bir rol oynar. Cinsiyetçi olan gündelik hayatın dili medyanın dili içinde de yeniden üretilir. Böylelikle en masum sözcük seçimiyle bile kadın hakları ihlalinde bulunulabildiği gibi, geleneksel haberciliğin neyin haber değeri taşıyıp neyin taşımadığına dair yarattığı uzlaşım sonucu, kadınlar da çoğunlukla “suçlu/fail” ya da “kurban” olduklarında haber olabilir. Türkiye’de kadınların medyada temsili üzerine çalışmasında beş temsil biçiminin öne çıktığını belirten Tanrıöver’e göre, bu temsil biçimlerinden biri de “Kurban olarak kadınlardır. Aldatılan, tecavüze, şiddete maruz kalan kadınlar medyada en çok karşılaşılan örneklerdir. Asıl temsil edilen kadınların çaresizliği, zavallılığı, hatta kimi zaman da bu durumu ‘hak etmiş’ olmalarıdır. Kadınların gerçek sorunları üçüncü sayfa ya da magazin malzemesi olarak kullanılır.

Kadınların sorunları ya da ’kurban’ konumları yansıtılırken kimi zaman cinsel nesne haline getirilmeleri söz konusudur. Kadınlara yönelik taciz ve tecavüz vakalarının haber metinleri ve kullanılan fotoğraflar bu durumun çarpıcı örneklerini oluşturur. Haberlerde kadına yönelik şiddetin ayrıntılı tasvirine yer ayrılmakta; haber anlatısı zaman zaman pornografinin dilini ödünç almakta ve şiddetin estetize edilmesine örnek oluşturacak ifadeler kullanılmaktadır. Kadına yönelik şiddet, film ve dizilerde de haberlerde olduğuna benzer şekilde karşımıza çıkar. Filmlerde daha çok erkek karakterlerin şiddet eylemlerinin haklılığı bize anlatılır. Televizyon dizilerinde kadınlar çoğunlukla zalim veya cani diyebileceğimiz bir kimsenin eline düşmüş kurbanlar veya masumlardır. Dizilerde, tekmeleme, tokatlama, tartaklama gibi fiziksel şiddetin % 80’e yakını erkekler tarafından uygulanmaktadır. Güldürü dizilerinde bile bu durum değişmemekte; şiddet gülünç durumların kurulması sürecinde önemli bir malzeme olarak karşımıza çıkmakta ve şiddetin sıradan bir davranış biçimi haline getirilip haklılaştırılmasına ve doğallaştırılmasına yol açmaktadır.

Aile İçi Şiddetin Medya’da Temsili

Türkiye ve benzeri ülkelerde kadına yönelik aile içi şiddet olaylarının medyada temsili üzerine gerçekleştirilen araştırmalarda yaygın medyada aile içi şiddetin toplumsal bir sorun olarak işlenmesi yerine mağdurların sorumlu tutulduğu gözlenmektedir. Aile içi şiddet haberlerinde aile içi şiddeti bir toplumsal sorun olarak daha geniş bir bağlama yerleştirmedikleri ve konuyla ilgili uzmanların görüşleri yerine ağırlıkla ‘nötr bilgi kaynağı’ olarak polis raporlarını haberde kullandıkları görülmektedir. Suç haberlerini gazetecilere aktaran ana kurum polistir ve suç haberlerinin aslında polis haberleridir.

Gazetecilere servis edilen bu haberlerin polisin olaylara bakış açısını taşıdığını ve gazetecilerin bu haberleri çoğu kez hiç sorgulama gereği duymadan aktardıklarını belirtir. Haberlerde şiddete uğrayan kadını suçlama ve saldırganı haklılaştırmak yaygın bir eğilimdir. Özellikle şiddete uğrayan kadınların maruz kaldıkları şiddeti haklılaştırmak için kültür ve sınıf farklılıklarının altının çizildiği gözlenmektedir. Medyada kadına dair hâkim temsil biçimleri çoğunlukla yok sayma, önemsizleştirme, olumsuzlaştırma, kurbanlaştırma ya da suçlama seklinde görülmektedir. Meyers cinsel şiddete maruz kalmış kadınların medyadaki temsilinin “bakire-fahişe” ya da “iyi kadın-kötü kadın” gibi birtakım ikili karşıtlıklar üzerinden yapıldığını belirtir. Ona göre, toplumsal normlara uygun davranmasına rağmen şiddet yaşadığı düşünülenlerin ilk kategoride, norm dışı hareket ettiğine inanılanların ise ikinci kategoride temsil edilmektedir.

İlk kategoride yer alan kadınların masumiyetleri teslim edilirken, ikinci kategoriye uygun görülen kadınlar yaşadığı şiddetten sorumlu tutulur. Benedict de, medyanın cinsel şiddet mağduru kadınları hangi kategoriye yerleştireceğine belli kriterlere bakarak karar verdiğini söyler. Buna göre, mağdur saldırganı tanıyorsa, olayda herhangi bir silah kullanılmadıysa, mağdur saldırganla aynı toplumsal sınıf ya da etnik gruptansa, genç ve güzelse ve daha önemlisi kendisine çizilmiş toplumsal rollerin dışında davranmışsa, Benedict’e göre haber metinlerinde “bakire” değil “vamp kadın” kategorisinde ele alınır ve uğradığı saldırıdan sorumlu tutulur. 2007 yılında Türkiye’de gerçekleştirilen “Medya ve Aile İçi Şiddet” araştırmasında da benzer sonuçlara ulaşılmıştır. Kadına yönelik aile içi şiddete ilişkin haberlerin üretim pratiğini ve temsil edilme biçimini ortaya koymayı amaçlayan bu çalışmanın sonuçlarına göre, çoğunlukla birinci sayfada yer bulamayan aile içi şiddet haberlerine büyük ölçüde üçüncü sayfada yer verilmektedir. Burada da aile içi şiddet sorunu, toplumsal sistemle ilişkilendirilmemekte, yerine birbirinden bağımsız adli vakalar olarak ele alınmaktadır. “Kadına yönelik aile içi şiddet haberlerinin birinci sayfada pek fazla yer bulmaması ile ilgili olarak görüşülen medya profesyonelleri, ‘birinci sayfa bizim için önemli… Daha önemli olay varsa yer bulmaz’, birinci sayfada ‘daha başka büyük haberler olmalı’ diyerek bu olayların birinci sayfada yer almasının koşullarını ‘ilginç olmalı’, ‘sıra dışı olmalı’, ‘fotoğraf güzelliği önemli’ şeklinde açıklamaktadır. Burada anılan ‘güzellik’, aslında güzellik sözcüğüyle tam bir tezat oluşturacak biçimde, bir muhabirin aktarımıyla şu koşula bağlıdır: ‘gözü morarmış ağzından kan akan bir fotoğraf olursa.’ Aksi takdirde, aile içi şiddet haberlerinin birinci sayfaya girmesi mümkün görülmemektedir. Üstelik burada şiddetin düzeyinin, akan kanın büyüklüğünün de ‘haber değeri’ açısından büyük önemi vardır. Dolayısıyla ‘sıradan’ insanlar ancak çok büyük şiddet olayları olduğunda, ‘öldüklerinde’ haber olmaktadırlar. Diğer görece ‘hafif ’ şiddet olayları ise, görüşmelerde de belirtildiği gibi, kişiler ‘popüler’ olduğunda birinci sayfada yer alabilmektedirler”

Haberlerde çoğunlukla, şiddeti gerekçelendiren ve hatta mazur gören, saldırganın açıklamasına dayanarak nedensellik ilişkisi kuran, suçun faili yerine mağdurunun, yani şiddete uğrayan kadınları şiddetin sorumlusu olarak gösteren bir yaklaşım mevcuttur. Aile içi şiddeti kadınların hak ihlali olarak toplumsal ve siyasal boyutlarıyla sunmaktan çok kadınları teşhir eden bireysel öyküler tercih edilmektedir. Haberlerde kişiselleştirmenin yansıra, dramatize etme, sansasyonelleştirme, mizahileştirme ve cinsel teşhir yoluyla aile içi şiddetin arka planda tutulması ve toplumsallığının yok edilmesi söz konusudur. Aile içi şiddet olgusunu bir toplumsal sorun olarak nitelendiren haberler oldukça sınırlıdır. Bu da kadına yönelik şiddetle mücadele konusunda medyanın kamuoyu oluşturma konusundaki desteğinin sınırlılığını göstermektedir.

Türkiye’de kadınların yoğun biçimde en başta aile içinde olmak üzere şiddete maruz kalmaları medya içeriğinde de uzantısını bulur. Haberlerde şiddete maruz kalanların haber öyküleri yazılırken bu kadınların kimliklerine, işlerine vs. gönderme yapmak yerine onların güzelliği, gençliği, eş ve anne olmaları vurgulanır. Şiddet olayları ev içinde yaşanabilecek küçük tatsızlıklar şeklinde, ailenin iç işleri olarak yansıtılarak ve şiddete maruz kalma nedenleri zaman zaman ön plana çıkarılarak şiddet haklılaştırılır. Şiddet eyleminin aktörü olan erkek ve erkeğin içinde yetiştiği toplumun erkek egemen değerleri sorgulanmaz. Şiddet aile içinde gerçekleşmemişse, bu sefer medya kadını kurbanlaştırmaya, şiddet uygulayanı ise canavarlaştırmaya, sapkınlaştırmaya çalışır. Bu da, okuyucuyu/izleyiciyi kadına yönelik şiddetin kökenlerini ve yaygınlığını sorgulamaktan alıkoyar.

Kadına Yönelik Şiddetin/Suçun Medyada Temsili: Karabulut Cinayeti Örneği

Türkiye’de Kadına yönelik şiddetin nasıl haber yapıldığını inceleyen çalışmalar, medyanın genellikle mağduru suçlayan bir tutum takındığından bahseder. Öncelikle, haber başlığında göze çarpan bu tutum, haber metninde mağdurun yaşadığı hayat tarzı, toplumsal kurallara uygun davranıp davranmadığı, suça teşvik edici herhangi bir harekette bulunup bulunmadığının sorgulanması ile devam eder.

Medya, şiddet mağduru olan tüm kadınların yanında değil, toplumsal cinsiyet kurallarına uymasına rağmen şiddet görmüş “iyi” kadınların yanında durup onların davalarını savunurken, kadınlara “haklı” olmak için toplumsal cinsiyet kurallarının dışına çıkmamaları gerektiği mesajını verir. Kadınlar yaşadıkları şiddet hakkında yapılan haberlerde genel olarak ya kurbanlaştırılır ya da bu şiddetin suçlusu olarak aktarılır. Bu anlamda, medyanın kadına yönelik şiddeti haberleştirirken yarattığı ikili karşıtlıklara odaklanarak kadına yönelik şiddet olaylarının “canavar-katil” ve/veya “melek-kurban” gibi mutlak kategoriler aracılığıyla bağlamından kopartılarak münferitleştirildiği söylenebilir.

Kadına yönelik şiddeti içinde oluştuğu koşullardan soyutlamak ise olayları münferit vakalara indirgeyerek şiddetin toplumsal çerçevesini, namus rejimi ve ataerkil düşünce yapılarıyla arasındaki ilişkiyi göz ardı etmek anlamına gelir. Şiddet olayının tarafları birbirine zıt ve mutlak kategorilere yerleşirken, haber metinleri şiddet uygulamış erkeği canavarlığı veya tahrik olması, şiddet görmüş kadını ise namusu ya da fahişeliği üzerinden yeniden kurar

Münevver Karabulut cinayetinin haber medyasındaki temsilinin analizi, ortaya iki önemli sonuç çıkarıyor. Birincisi, medya Karabulut cinayetini haberleştirirken olayı ve olayın taraflarını basitleştirip kategorileştiren ikili karşıtlıklardan yararlanıyor. Katili canavarlaştırmak, onu okuyucuya anormal, hasta ruhlu, sapkın biri olarak sunmak, önemli bir sorunu beraberinde getiriyor: Cinayeti bağlamsızlaştırarak münferit bir şiddet olayı olarak sunmak ve kadına yönelik şiddetin toplumsal boyutunu yok saymak. Böylelikle söz konusu şiddet münferitleştirilerek toplumsal bağlamından koparılıyor. Dahası, olayın taraflarının metinlerde hangi ikili kategorilere yerleştirileceği, namus rejiminin düzenlediği değerler ve kurallar aracılığıyla belirleniyor. Bu nedenle medya, erkek şiddeti mağduru tüm kadınları, Karabulut örneğinde olduğu gibi “masum” kategorisine yerleştirmiyor. Toplumsal cinsiyet kurallarını ihlal etmediği düşünülen “ahlaklı” kadınlar “iyi kadın” kategorisine yerleştirilirken, namus rejimini hiçe saydığına inanılanlar “kötü kadın” olarak kodlanıyor. “İyi kadınlar” azizeleştirilip başlarına gelen olayda masumiyetleri teslim edilirken, “kötü kadınlar” vamplaştırılıp yaşadıkları olayın suçlusu ilan ediliyor. “Namus rejimi üzerinden tarafları kategorilere hapseden, böylece şiddet olayını münferitleştiren ve bağlamsızlaştıran habercilik anlayışı, kadına yönelik şiddetle mücadeleye katkı sunmak şöyle dursun, bu tür şiddet olaylarına yol açan eril düşünceyi sürekli dolaşımda tutuyor. Tam da bu yüzden, gerçekliğin aktarıcısı değil, kurucusu olan haberin cinsiyetçi dilini, bu dil ile iktidarını yeniden ürettiği ataerkil düşünceyi gün yüzüne çıkartmak gerekiyor.