Ünite 4: Marx’ın Tarih Tasarımı ve Marksist Tarih Kuramı

Marx’ın İnsan ve Toplum Anlayışı

Marx ve Engels’in tarih tasarımları onların diyalektik materyalizm olarak bilinen felsefe anlayışlarında temelini bulur. Marx’ın tarih kuramında tarih, zorunlu yasalara göre ilerleyen ve gelişen bir süreç olarak ele alınır. Bu zorunlu ilerleme de Hegel felsefesinde olduğu gibi diyalektik olarak aşama aşama gelişen bir süreçtir. Karl Marx (1818-1883) ve Friedrich Engels (1820-1895), Hegel’in diyalektik mantığını doğa ve tarih sürecine uygulamışlardır. Marx geniş ölçüde Hegel’in düşüncesinden etkilenmiştir. Marx’a göre Hegel’in diyalektiği baş aşağı durmaktadır oysa kendisi onu ayakları üzerinde doğrultmuştur. Marx’ın bununla anlatmak istediği Hegel’in tarihi ideden hareketle belirlediği oysa kendisinin maddi üretim ilişkilerinden hareketle bunu yaptığıdır. Marx idenin maddi üretim ilişkilerini belirlediğini değil, tersine maddi üretim ilişkilerinin ideyi belirlediğini düşünür. Marx’a göre bütün insan tarihinin ilk öncülü “yaşayan insan teklerinin varoluşudur”.

Marx kendi hareket noktasının keyfi öncüller ve dogmalar değil, “kendilerinden soyutlamanın ancak imgelemde yapılabildiği gerçek öncüller” olduğunu söyler. Başka bir deyişle gerçek bireylerden, bu bireylerin gerçek etkinliklerinden ve bu etkinlikleriyle yarattıkları ve içinde yaşadıkları maddi koşullardan yola çıkmak gerektiğinden söz eder. Dolayısıyla Marx’a göre “her tarih yazımı hep bu doğal temellerden ve bu temellerin tarihin akışı içinde insan eylemiyle değişmesinden (modification) yola çıkmalıdır”. Çünkü Marx’a göre insan kendi geçim araçlarını üretmesiyle hayvandan ayrılır. Bu Marx’ın insanın özünü onun pratik etkinliği olarak görmesi demeye gelir. İnsanı insan yapan şey, insanın üretici etkinliğidir. İnsanın ne olduğu üretim etkinliğiyle “hem neyle ürettiğiyle hem de nasıl ürettiğiyle” alakalıdır; “bu yüzden” der Marx, insanın ne olduğu “insanın üretiminin maddi koşullarına dayanır”.

Marx’a göre insanın özü, tek tek her bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. İnsanın özünü toplumsal ilişkiler bütünü oluşturur. Her toplumsal yaşam da özü gereği pratiktir. Marx’a göre, Hegel Devletten hareket ederek insanı Devletin bir bireyselleşmesi olarak düşünür. Demokrasi ise insandan hareket eder ve devleti insanın bir nesneleşmesi olarak düşünür. Tıpkı dinin insanı değil, insanın dini yaratması gibi, siyasal ana yapı da halkı yaratmaz, tersine halk siyasal ana yapıyı yaratır. Aynı şekilde insanın varoluş nedeni yasa değil, yasanın varoluş nedeni insandır; yasa demokraside insanın varoluşudur.

Marx ve Engels’in Materyalist Tarih Tasarımı

Marx’ın Hegel Eleştirisi

Marx, Hegel’in dünya-tininin yaşam öyküsü olarak tarih kavramını alarak yapısını korumuş ama içeriğini değiştirmiştir. Marx, Hegel gibi tarihin öznesi olarak ‘dünya Tini’ni ya da ‘akıl’ı görmez. Marx için de tarihte bir akıl vardır ama bu akıl kendini tarihte açan, kendi kendini belirleyen bir akıl değildir, hele bir töz asla değildir. Tersine bu akıl, maddi ilişkilerce belirlenen bir bilinç durumudur. Yani varlığı ve tarihi belirleyen bilinç değil, bilinci belirleyen şey varlık ve toplumdur. Tarihi belirleyen şey tinsel bir töz değil, maddi ilişkiler ağı olarak toplumun sosyoekonomik yapısıdır.

Marx ve Engels bir tek bilim olarak tarihi tanıdıklarını söylemişlerdir. Doğabilimi bile tarihin bir ürünüdür. Onlara göre tarihin özü insan etkinliğinde yani praksistedir. Böyle olunca da maddi ilişkiler, üretim ilişkileri toplumsal, siyasal ve tinsel yaşamı belirlerler. Bu yüzden ilk tarihsel eylem üretim eylemidir. Doğabilimi insanın doğayı emeğiyle biçimlendirmesinin ürünü olsa da aynı zamanda insan ve toplum doğanın da ürünüdür. Bu yüzden tarihte de doğa yasaları egemendir. Marx’a göre Hegel’in sandığı gibi tarihi yapan kavramlar değil, insanlardır yani insanın amaçlı üretmesidir, çalışmasıdır.

Marx, Hegel’in hukuk felsefesinde, felsefi uğrağı, “şeyin mantığı değil, mantığın şeyi oluşturmaktadır” der. Yani Hegel’de mantık devleti tanıtlamaya değil, tersine devlet mantığı tanıtlamaya yaramaktadır. Bu yüzden Marx’a göre, Hegel’in felsefesinde aslında bir hukuk felsefesi ile değil, mantık biliminin bir bölümü ile karşı karşıyayız. Marx idealist filozofların tarihsel süreci açıklamasını Hegel’in Hukuk Felsefesini eleştirdiği nedenlerle eleştirir. İdealist olarak adlandırdığı filozofların ilkelerin, ilkelerin yerini almasıyla her şeyin salt düşünce alanında olması, her şeyin Mutlak Tin’in ayrışması süreci içinde meydana gelmesi yollu düşüncesini eleştirir. Söz gelişi bir Hegelci her şeyi Hegel’in mantık kategorilerinden birine indirgeyince kavramaktadır. Ama Marx’a göre kendi hareket noktasını oluşturan öncüller keyfi temeller, dogmalar değil, gerçek öncüllerdir. Bu öncüller de deneysel olarak oluşturulabilirler. Dolayısıyla tüm insanlık tarihinin ilk öncülü doğal, canlı insan bireyinin varlığıdır. Bu yüzden ilk saptanması gereken olgu, bu bireylerin fiziksel örgütlenişleri ve doğayla olan ilişkileridir.

Her tarih yazımı bu doğal temellerden ve tarih boyunca insan eyleminin bu temellerde meydana getirdiği değişiklerden hareket etmelidir. Marx’a göre bu ikinci bakış tarzı öncüllerden yoksun değildir, tersine gerçek öncüllerden yola çıkılmaktadır. Bu öncüller de yalıtılmışlık ve değişmezlik içindeki insanlar değil, belirli koşullar altındaki gerçek, deneysel olarak gözlenebilir gelişme süreci içindeki insanlardır. Bu öncüllerden hareket edilirse tarih deneycilerin yaptığı gibi cansız olgular derlemesi olmaktan ve İdealistlerin yaptığı gibi hayali öznelerin hayali eylemi olmaktan çıkar. Böylece gerçek yaşamda, spekülatif metafiziğin bittiği yerde pozitif bilim başlar. İnsanların pratik etkinliklerinin ortaya konuluşu başlar. Bilinç üzerine söylenen boş sözler biter, onların yerini gerçek bilgi alır. Gerçek dünyanın öte dünyayla açıklanması bırakılmış olur. Marx Hegel’in diyalektiğini tersine çevirdiği savıyla Hegel’in düşünceyle başlayıp doğayla devam ederken kendisinin doğayla başlayıp düşünceyle devam ettiğini söylemek istemiştir. Marx’a göre tüm insan varoluşunun temeli duyusal, maddi koşullar olarak insan pratiği, insanın pratik etkinliği olduğu için, “tüm tarihin ilk öncülünü, yani insanların ‘tarihi yapabilmesi’ için yaşayabilir bir konumda olması gerektiği öncülünü belirtmekle” yola çıkmak gereklidir. İnsanın gereksinimlerini karşılamak için maddi araçların üretimi insanın ilk tarihsel etkinliği olduğundan maddi yaşamın üretimi tarihsel gelişmenin ilk koşulu olarak “tüm tarihin temel koşuludur”. Alman idealist felsefesi bunu hiç yapmadığından “hiçbir zaman dünyevi bir tarih temeline” ve bunun sonucu olarak bir tarihçiye sahip olmamıştır. Marx’a göre Fransızlar ve İngilizler insan pratiğinin tarihle olan ilişkisini siyasal ideoloji temelinde tek yanlı olarak kavramış olsalar da “sivil toplum, ticaret ve sanayi tarihini yazan ilk kişiler olmakla tarih yazımına materyalist bir temel vermeye ilk kalkışanlar oldular”

Materyalist Tarih Tasarımı

Marx ilk olarak her tarih yazımının materyalist temellerden hareket etmesi gerektiği görüşündedir. Marx’a göre beş duyunun oluşması bile “şimdiye kadarki dünya tarihinin sonucudur”; dolayısıyla dünya tarihi bir anlamda insan yetilerinin gelişmesinin tarihidir. “Bütün tarih” Marx’a göre, “duyusal bilinçliliğinin nesnesi olmaya yönelen ‘insan’ı geliştirme ve hazırlamanın, aynı zamanda kendi doğal ihtiyaçlarına doğru yönelen ‘insan olarak insan’ın gereksinimlerini dönüştürmenin tarihidir”. Marx’a göre tarihin kendisi, doğal tarihin gerçek bir parçasıdır, doğanın insanlaşmasının parçasıdır. Bu yüzden Marx “insan doğa biliminin dolaysız nesnesidir” der.

Aynı şekilde doğa da insan biliminin dolaysız nesnesidir çünkü insanın ilk nesnesi duyusallık olarak doğadır. İnsanın duyusal yetileri ancak doğa dünyasının biliminde kendilerinin bilincine varabilir çünkü “kendi nesnel gerçekleşmelerini sadece doğal nesnelerde bulabilirler”. İkinci koşul, insanın ilk gereksinimini karşılamasının kaçınılmaz olarak yeni gereksinimlere yol açmasıdır. Yeni gereksinimler de bunları karşılamak için yeni araçları gerektirirler. Böylece insanın gereksinimlerinin karşılanması üzerinden insanın tarihi ortaya çıkar. Burada bir ilk gereksinimin kaçınılmaz olarak başka gereksinimleri doğurması düşüncesi Marx’ın tarihte zorunluluk olduğu düşüncesinin de zeminini oluşturur.

Marx materyalist tarih anlayışının yaşamın basit maddi üretiminden başlayan gerçek üretim sürecinin açıklanmasına dayalı bir anlayış olduğunu söyler. Materyalist tarih anlayışı Marx’a göre bu çıkış noktasından hareketle bilinç, din, felsefe, ahlak gibi bütün farklı kuramsal etkinliklerin üretilişini de açıklar ve bu etkinliklerin doğuş ve gelişmelerini izler. İdealist tarih anlayışından farklı olarak materyalist tarih anlayışı her dönem için açıklayıcı bir kategori bulmak zorunda değildir; bu yüzden de her zaman tarihin gerçek alanında kalır, gerçeğini ötesine geçmez. Pratiği düşünceden yola çıkarak açıklamak yerine pratikten yola çıkarak düşüncelerin oluşumunu açıklar. Marx’a göre “sosyalist insan için dünyanın tarihi denen şeyin tümü, insanın emeği yoluyla insanın yaratılmasından başka bir şey” değildir. Marx’a göre sosyalizm insanın olumlu bir şekilde bilincine varışıdır. Komünizm de değillemenin değillemesi olarak evetlemedir, olumsuzlamanın olumsuzlaması olarak olumlamadır. Komünizm Marx’a göre “insanın kurtuluşu ve iyileşmesi sürecinde tarihsel gelişmenin bir sonraki aşaması için zorunlu olan” evredir.

Marx’a göre tarihsel süreçte insanın doğayla olan ilişkisi önce insanın doğal bilincini, insanların birbiriyle ilişkilerini, insanların birbiriyle ilişkileri de insanların toplumda yaşadıklarına ilişkin bilinçlerini, yani toplumsal bilinci ortaya çıkarır. Ama bu bilinç yalnızca sürü bilincidir. Marx’a göre bu aşamada insan yalnızca bilincin içgüdünün yerini alması, başka bir deyişle içgüdüsünün bilinçli bir içgüdü olmasıyla hayvandan ayrılır. “Bu koyun benzeri ya da kabile bilinci” der Marx, “artan üretkenlikle, gereksinimlerin artışıyla ve bu ikisine temel olan nüfus artışıyla daha fazla gelişip yaygınlaşır”. Bu üç temel olguyla, yani üretkenliğin, gereksinimlerin ve nüfusun artışıyla işbölümü gelişir. İşbölümü başlangıçta yalnızca cinsel etkinlik açısından bir işbölümüyken daha sonra doğal eğilimler, gereksinimler ve rastlantılar gibi etkenler sayesinde gelişir. “Maddi ve zihinsel bir işbölümü ortaya çıktığı andan itibaren işbölümü, hakikaten işbölümü olur”. Bu andan itibaren bilinç mevcut pratik etkinliğin bilincinden başka bir şey olduğunu sanarak “kendisini dünyadan kurtarma ve saf teoriyi, teolojiyi, felsefeyi, etiği vb. oluşturmaya” geçer. İşbölümüyle de entelektüel ve maddi etkinlikler, eğlenme ve çalışma etkinlikleri birbirleriyle karşıt durumlar oluştururlar ve oluşturmalıdırlar. Bu karşıtlığın ortaya çıkmamasının tek yolu işbölümünün ortaya çıkmamasıdır, yadsınmasıdır. İşbölümü ortaya çıkar çıkmaz bu karşıtlığın da ortaya çıkması kaçınılmazdır. Marx’ın toplum ve tarih görüşüne göre hiçbir toplumsal düzen, içindeki bütün üretici güçler gelişmeden ortadan kalkmaz ve daha üstün üretim ilişkileri de varoluşları için gerekli olan maddi koşullar eski toplum aşamasının “döl yatağında olgunlaşmadan” asla ortaya çıkmazlar. Bu anlayış Hegel’in, belirli bir halk tini ereğini tamamlar tamamlamaz tarih sahnesinde yerini daha üstün bir tine bırakır yollu görüşüne benzetilebilir.

Her iki yaklaşımda da belirli bir tarih aşamasının belirli koşullar gerçekleştiğinde tamamlanarak sona ermesi ve bu yeni koşullara uygun daha gelişmiş bir tarih aşamasının eskinin yerini alması anlayışı var. Dolayısıyla Marx’ın Hegel’in diyalektik gelişme anlayışını yeni bir bakışla ele aldığı söylenebilir. Değişen şey, Marx’ın görüşünde Hegel’in görüşünden farklı olarak yalnızca maddi koşulların belirleyici olmasıdır. Bundan dolayı Marx’a göre insanoğlu yalnızca çözebileceği sorunları karşısına çıkarır çünkü yakından bakılırsa görülür ki sorunun kendisi yalnızca çözümü için zorunlu olan maddi koşullar mevcutsa ya da mevcut olma yolunda bulunuyorsa ortaya çıkar.

Marx’a göre bir toplum kendi tarihsel deviniminin doğal yasalarını bulmuş olsa da “bu toplum, normal gelişiminin birbirini izleyen aşamalarının ortaya koyduğu engelleri, ne gözüpek sıçrayışlarla temizleyebilir, ne de meşru yasalarla ortadan kaldırabilir”; olsa olsa “doğum sancılarını kısaltabilir ve azaltabilir”.

Marx, Kapital’i yazma amacının da modern toplumun ekonomik devinim yasalarını ortaya koymak olduğunu ve yine toplumun ekonomik biçimlenişinin evrimini de doğal tarihin bir süreci olarak gördüğünü belirtir. Marx’a göre toplum değişmez “kaskatı”, durağan bir yapıda değildir, tersine devingen, sürekli değişen bir yapıdadır. Dolayısıyla Marx’a göre belirli bir toplum durumu ya da tarih aşaması olarak kapitalizm kendi içinde bu tür zorunlu oluşumlara yol açan ekonomi ilkeleri tarafından belirlenmiştir ve bu belirlemenin sonucu olarak kapitalist aşama kendinden sonra zorunlu olarak gelecek olan aşamanın ya da toplum durumunun da belirleyicisidir.

Marx’a göre dünya tarihinde komünist devrim geçmişten gelen mülkiyet ilişkilerinden en köklü kopuşu oluşturur. Proleterya kentsoylu toplumuna karşı savaşımında zorunlu olarak birleşerek önce bir devrimle egemen sınıf durumuna gelir; ardından eski üretim ilişkilerini kaldırarak bu eski üretim ilişkilerinin yol açtığı sınıf karşıtlıklarını da kaldırmış olur. Böylece proleterya kendi sınfının egemenliğini de kaldırmış olur.

Komünist aşamayı insanın kurtuluşu olarak gören Marx’ın tarihin bu son dönemini neden insanın kurtuluşu olarak ele aldığı Marx’ın yabancılaşma kavramıyla ilgilidir. Çünkü bütün dünya tarihi yabancılaşmanın aşılmasının tarihinden başka bir şey değildir. Hegel’de de tarih aslında Tin’in kendine yabancılaşmasının aşılmasının tarihiydi. Marx da, Hegel’in bir takipçisi olarak tarihi yabancılaşmanın aşılması olarak ele alır. Marx’a göre bütün dünya tarihi yabancılaşmanın aşılmasının tarihi ve özgürlüğe doğru insanın yürüyüşü olduğundan bir ilerleme olarak görülmelidir. Komünizm özel mülkiyetin ve insanın kendine yabancılaşmasının aşılmasıdır, “toplumsal bir varlık olarak insanın kendisine tam dönüşü”dür.

Komünizmin dünya tarihinde ortaya çıkışıyla Marx ve Engels’e göre sınıflarıyla, sınıf karşıtlıklarıyla eski kentsoylu toplumunun yerini “her bir kişinin özgür gelişiminin herkesin özgür gelişiminin koşulu olduğu” toplumsal bir birlik alır.

Marksist Tarih Kuramları

Marksist tarih kuramının Marx ve Engels’in tarih görüşlerinden sonra 20. Yüzyılda da savunucuları olmuştur. Bunlar arasında en önemli Marksist düşünürler Georg Lukács, Antonio Gramsci, Ernst Bloch gibi kimi düşünürlerdir ve bunlar Marksist düşünceyi temsil eden önde gelen isimler arasındadır. Marksist materyalist tarih tasarımını Lukacs’ın Hegelci-Marksizmi ile Althusser’in Yapısalcı Marksizmi, farklı biçimlerde yorumlamışlardır. G. Lukacs Yeni Kantçılığın ve Dilthey’ın tarih anlayışlarını “burjuva tarih kuramı” olarak betimleyerek eleştirmiştir. Lukacs’a göre burjuva tarih kuramları tarihi tekil ve özel olaylar olarak ele alarak tarihi ussallaştırılmaz bir süreç ve olgular yığını hâline getirmişlerdir. Bu da tarihsel olayları akla uygun olmaktan çıkararak bir belirsizlik içine atmaktadır (Özlem 2010: 183). Bu tür kuramlar Lukacs’a göre kapitalizmin ürünü olan kuramlardır. Gramsci ise ekonomi yasalarının her tarihsel dönemi belirlemese bile belirli tarihsel dönemlerdeki toplumsal yapıyı belirlediklerini düşünür. Gramsci’ye göre “Marksizm, her şeyi açımlayan bir din ya da tüm varlık alanlarını taşıyan bir ontoloji değil, bir genel tarih metodolojisidir” (Özlem 2010: 185). Bu metodoloji de tekillikler olarak tarihsel olaylardaki eğilim yasalarına yönelir. Bu yasalar da temelini tarihteki toplumsal yapılarda bulurlar. Gramsci ayrıca tarihin hem felsefe hem de siyaset ile özdeş olduğunu düşünür. Gramsci’ye göre insan geçmişi her zaman eylem içinde yorumlar. Geçmişi yorumlayan insan ise şimdinin insanıdır ve şimdiyi eylemleriyle yapmaktadır. Bu yüzden her tarih aslında şimdinin tarihidir. Şimdi yaşayan ve şimdiyi yapmakta olan insanın geçmişi yorumlamasıdır. E. Bloch’a göre ise tarihin kökeninde insan emeği vardır. Çünkü tarihin ortaya çıkışı insanın çalışmasıyla olanaklı olmuştur. Bu yüzden de tarih bir üretme sürecidir ve insan da bu sürecin öznesidir. Başka bir deyişle insan üretilmiş olan tarihin taşıyıcı öznesidir. Bu anlamda tarih insan emeğine dayalı maddi koşullar sürecidir. Bloch’u Marx’ın görüşlerinde ayıran nokta tarihin henüz gerçekleşmemiş olana doğru gidişinde dolayı tarihin sonuna ilişkin konuşamayacağımızdır. Tarihin gittiği nokta hakkındaki bütün insan söylemi sonunda gelir ütopik fantazilere varır.