Ünite 5: Mantıksal Pozitivizm ve Bilim Felsefesi: Schlick, Ayer ve Carnap

Pozivitizm

Pozitivizm, felsefeye bir terim olarak Auguste Comte tarafından kazandırılmıştır. İnsanlık tarihinin veya toplumların geçtiği üç aşamanın sonuncusunu adlandırır. Comte’a göre, insanlık gelişimi sürecinde üç aşamadan geçer: Teolojik, metafiziksel ve pozitivist. Olgucu veya pozitivist aşamada insan aklı, görüngülerin nedenleri konusundaki arayışını bırakır ve fenomenleri belirleyen yasaların belirlenmesi ile yetinir.

Viyana Çevresi

Mantıkçı pozitivizm, Viyana’da bir araya gelen bir grup felsefeci ve bilim adamının düşünsel arayışları neticesinde şekil almış bir felsefî yaklaşım olarak belirlenebilir. Viyana Çevresi olarak anılan bu topluluğun faaliyetleri, 1920’lerin başından 1930’ların ortalarına kadar yayılır.

Viyana Çevresi’nin önde gelen adları arasında, matematikçi Hans Hahn, fizikçi Philipp Frank, toplum bilimci Otto Neurath ve eşi matematikçi Olga Hahn Neurath, felsefeci Viktor Kraft, matematikçi Theodor Radacovic ve Gustav Bergmann sayılabilir. Daha sonra bu kişilere Schlick’in öğrencileri Friedrich Waismann, Herbert Feigl ve Marcel Natkin; Hahn’ın öğrencileri Karl Menger ve Kurt Gödel de katılmıştır; ancak bu kişilerin bazıları, resmî olarak grubun üyesi iken bazıları, kendilerini sadece sempatizan olarak tanımlanmayı tercih etmişlerdir.

Metafizik karşıtlığı: Bu bakış açısına sahip düşünürlere göre felsefe, metafiziksel düşünüş biçimlerinden ve metafiziksel önermelerden arındırılmalıdır.

Sentetik a priori yargıların olanaklılığının reddedilmesi: Matematiğin ve bilimin sentetik a priori yargılara dayalı bir zemini yoksa, matematiğin ve bilimin temelleri neye dayandırılacaktır? Çevrenin tartışmalarının, belki de en önde gelen teması budur.

Matematiğin mantıkçı bir biçimde temellendirilmesi: Grup Frege, Russell ve Whitehead gibi mantıkçıların çalışmalarından haberdardır ve matematiğin önermelerinin mantıksal, yani analitik ve a priori olduğunu düşünmektedirler. Çevrenin toplantılarına bir süre katılan Wittgenstein’ın Tractatus’ta ortaya koyduğu mantık anlayışı, bu konudaki eğilimleri güçlendirmiştir.

Doğrulamacı anlam anlayışı: Bu anlayışa göre, bir önermenin anlamı, onun doğrulanma yöntemidir.

Moritz Schlick

Friedrich Albert Moritz Schlick, 1882 yılında Berlin’de varlıklı bir ailenin üyesi olarak dünyaya geldi. Heidelberg’de ve Lozan’da fizik okudu. Berlin Üniversitesi’nde ünlü fizikçi Max Planck’ın öğrencisi oldu ve doktora tezini onun danışmanlığı altında yazdı. Doktora tezi başlığı Über die Reflexion des Lichts in einer inhomogenen Schicht (Türdeş Olmayan Bir Ortamda Işığın Yansıması) idi.

1922 yılında Viyana Üniversitesi’nde Tümevarıma Dayalı Bilimlerin Felsefesi alanında profesör olarak atandı. 1922 yılı, aynı zamanda Tractatus’un yayımlandığı yıldır ve bu itibarla mantıksal pozitivizmin tarihi açısından son derece önemli gelişmelere sahne olmuştur.

Almanya ve Avusturya’da Nazizim’in yükselişe geçmesi nedeniyle Viyana Çevresi’nin bazı üyeleri ABD’ye ve İngiltere’ye gitmek üzere Viyana’dan ayrıldılar. Schlick 1936 yılında eski bir öğrencisi tarafından üniversitenin merdivenlerinde bir tabanca ile vurularak öldürüldü.

Bir Anlam Kuramı Olarak Doğrulanabilirlik

Öncelikle, pozitivizm metafizik karşıtlığı ile belirlenmektedir; ancak bu yeterince iyi bir belirlenim değildir, Çünkü pozitivizmi karşıtıyla tanımlamaktadır. Bazıları pozitivizmi metafiziksel gerçekçilikten ayırt etmektedir. Bunun gerekçesi olarak da pozitivizmin deneyimde “verili” olanı esas almasını göstermektedirler. Schlick, bu yaklaşımı da benimsemez; çünkü bu yaklaşımın kendisi de esas itibariyle metafizikseldir. Bu yaklaşım, pozitivizmi bir tür idealizme yaklaştırmaktadır.

Schlick farklı örneklerle bu anlam anlayışının sonuçlarını tartışır. Örneklerden birisi, bir atomaltı parçacığının (bir elektronun) merkezinde etkili olan fakat parçacığın dışında gözlemlenemeyen bir kuvvetin bulunduğu iddiasıdır. Böyle bir iddianın doğru ya da yanlış olduğu şartlar ifade edilemez. Birisi böyle bir önerme sürdüğünde anlamsız bir şey söylemiş olur.

Schlick görelilik kuramından hareketle bir başka örnek seçer. Bilindiği gibi göreliliğe dayalı fizik anlayışı mutlak bir uzay anlayışını reddetmektedir. Birisinin kalkıp mutlak uzayın varlığından söz ettiğini düşünelim. Bu önermesinin doğrulanabileceği şartlan ifade edebilir miyiz? Hayır, edemeyiz. Bu durumda kalkıp, söz konusu önermenin anlamlı olduğunu da söyleyemeyiz.

Doğrulanabilirliğin Sınırları

Mantıksal pozitivistlerin anlamsız olana karşı hiçbir hoşgörüsü yoktur. Anlamsız olan, felsefî söylemin içerisinden tamamen sökülüp atılmalıdır. Anlamlı olarak geriye kalan bilimsel olandan başkası değildir. Bu itibarla sadece Platon’un ideaları, Aristoteles’in entelekyası, Plotinos ve Yeni-Platoncular’ın Tanrısı, Descartes’ın bir töz olarak zihni, Kant’ın saf aklı ya da numeni, Hegel’in tini değil, Wittgenstein’ın mistik olanı da elenmiş olmaktadır.

Duyu deneyiminin olanakları içerisinde doğrulanamayan hiçbir önerme anlamlı kabul edilemez. Mantıksal pozitivistlerin tüm bunları reddederken stratejileri bu metafiziksel unsurların olmadığını iddia etmek değildir.

Felsefenin Mahiyeti

Mantıksal pozitivistler, tıpkı Wittgenstein gibi, felsefenin işini aşkın olana dair bilgi vermek olmadığını düşünmektedirler. Yine Wittgenstein’la paralel bir biçimde felsefenin ifadeleri açıklığa kavuşturma görevi olduğunu düşünmektedirler. Ancak felsefenin içeriğine bakışları Wittgenstein’dan daha olumlayıcıdır. Felsefe, bilimin dili üzerine konuşmakta ve bilimin mantığını ortaya koymaya çalışmaktadır.

A. J. Ayer ve Duygusalcı Ahlak Kuramı

Doğrulanabilirlik anlamlı olmanın belirleyici şartı ise ahlâki önermeler hakkında ne söyleyebiliriz? Yap ve yapmaları içeren, neyin olması gerektiğini salık veren ahlâki önermeleri doğrulayacak ya da yanlışlayacak olguların bulunmadığı ortadadır. Bu durumda çıkarılacak ilk sonuç ahlâki önermelerin anlamsız olduğudur. Ayer’a göre ahlâki kavramlar “sadece sahte-kavramlardır’’. Belli bir eylemi yapmanın yanlış olduğunu söylediğimizi düşünelim. “Çalmak ahlâken yanlıştır.’’, “İnsanları öldürmek ahlâken yanlıştır.’’ Ayer’a göre olgusal olarak söz konusu eylemi ifade etmekten fazla bir şey söylemiş olmayız. “Ahlâken yanlıştır.’’ ifadesi sadece söz konusu önermeye ilişkin bizim tavrımızı belirtir. Bu itibarla “ahlâken yanlıştır’’ ya da “ahlâken doğrudur’’ gibi ifadeler ünlem bildiren ifadelerden ya da tonlamalardan farklı değildir.

Ayer’ın yaklaşımı duygusalcı ahlâk kuramı olarak adlandırılır. Ayer’ın görüşü kabul edilirse ahlâki konularda üzerinde tartışılacak nesnel bir içerik de söz konusu değildir. Felsefe tarihi boyunca felsefecilerin geliştirmeye çalıştıkları ahlâk felsefeleri de bu felsefecilerin hissettiklerinin ifade edilmesinden başka bir şey değildir.

Doğrulanabilirlik İlkesinin Mantıksal Statüsü

Doğrulanabilirlik ilkesi hakkında bir başka tartışma konusu ise söz konusu ilkenin mantıksal statüsüdür. Doğrulanabilirlik ilkesi ya analitik bir önerme ya da sentetik (olgusal) bir önerme olmak durumundadır. Eğer olgusal ise kendisinin doğrulanabilirlik şartlarının ifade edilebilmesi gerekir. Ancak hangi deneyim bu genellikte bir ilkeyi doğrulayabilir? Dolayısıyla, olgusal bir önerme olarak düşünülemez. Ancak analitik bir önerme olduğunu söylemek de mümkün görünememektedir.

Carnap

Carnap 1929 yılında Otto Hahn ve Otto Neurath ile birlikte Viyana Çevresi’nin Bildirisi’ni kaleme aldı. Aynı yıl Hans Reicehenbach’la birlikte Erkenntnis dergisini çıkarmaya başladı.

1928 yılında Carnap iki kitap yayımladı: Der logische Aufbau der Welt (Dünyanın Mantıksal Yapısı) ve Scheinprobleme in der Philosophie (Felsefenin Sözde Sorunları). Carnap Dünyanın Mantıksal Yapısı’nda bilimsel terimleri görüngüsel terimler cinsinden tanımlayacağı biçimsel bir dizge geliştirmeye çalıştı. Söz konusu biçimsel dizge, ikili bir yüklem olan “benzerlik”e dayanıyordu. Eğer iki birey birbirine benzer ise söz konusu ikili yüklem sağlanmış oluyordu.

Carnap 1931 yılında öğrenim dili Almanca olan Prag Üniversitesi’nde profesör olarak göreve başladı. Kendisinin en tanınmış eseri olan Logische Syntax der Sprache’yi (Dilin Mantıksal Dizimbilimi) burada kaleme aldı ve 1934 yılında yayımladı. Bu eserinde “hoşgörü ilkesi”ni de ortaya attı. Bu ilkeye göre “doğru” olarak adlandırılabilecek bir dil veya mantık söz konusu olamaz. Herkes amaçlarına uygun olan dilsel bir biçimi benimsemekte özgürdür.

Mantıksal Dizimbilim

Mantıksal dizimbilimin amacı, işaretlerden oluşan bir dizge oluşturarak mantıksal çözümlemenin sonuçlarını bir muğlaklığa yol açmaksızın tam olarak ifade edebilmektir.

Carnap’a göre bu başarılabilirse felsefe, bilimin cümlelerinin ve kavramlarının mantıksal olarak çözümlenmesine dönüşebilecektir. Felsefe bilimin mantığı olacaktır. Bu, Leibniz’in kurduğu characteristica universalis rüyasının gerçekleşmiş halidir.

Carnap mantıksal dizimbilim sayesinde metafiziğin cümlelerinin mantıksal çözümleme ile boş veya anlamsız olduğunu gösterebileceğini, bu itibarla da metafiziğin cümlelerinin dizimbilimin kurallarını ihlal eden sahte cümleler olduğunun iddia edilebileceğini düşünmektedir. Geriye kalan anlamlı felsefî sorunlar, bilimin mantığı ile ilgili sorunlar olacaktır.

Tarski’nin Doğruluk Tanımı

Bazılarına göre Tarski, Aristoteles, Gottlob Frege ve Kurt Gödel ile birlikte gelmiş geçmiş en büyük dört mantıkçıdan birisi olarak kabul edilmektedir. 933 yılında Tarski 100 sayfadan uzun Lehçe bir makale yayımlar ve bu makalesinde biçimsel diller için doğruluğun matematiksel bir tanımını sunar. Makale “The Concept of Truth in Formalized Languages” adıyla 1956 yılında İngilizce’ye çevrilir.

Doğruluk yüklemi bir dilin içerisinde diğer yüklemler gibi kullanılabildiğinde yalancı paradoksu gibi birtakım paradokslara yol açmaktadır. Örneğin, “Bu cümle doğru değildir.” cümlesi eğer doğru ise kendinsin doğru olmadığını, yanlış ise kendisinin doğru olduğunu ifade etmektedir. Bu tür sorunları ortadan kaldıracak biçimde Tarski nesne dili (Ing. object language) ile üst dil (Ing. metalanguage) arasında bir ayrım yapar ve doğruluk yüklemini üst dilde tanımlar.

Bilim Felsefesi Tartışmaları

Mantıksal pozitivistlerin dilin mantığını (tümdengelimsel ya da tümevarımsal olsun) çözümleyerek bilimi sağlam bir felsefî temele oturtma projesi genel olarak bilim felsefesi olarak anılan bir felsefe geleneğinin doğmasına yol açmıştır. Bir önermenin mutlak olarak doğrulanmasının olanaklı olmamasından hareketle Karl Popper bilimsel olanla olmayanın ayırt edilmesinde yeni bir öneri olarak yanlışlamacılığı ortaya atmıştır.

Bilimsel gelişimin mantıksal pozitivistlerin ya da Popper’ın düşündüğü gibi mantıksal bir biçimi olmadığını ve bilim cemaatinin değerlerinin belirleyiciliğini ön plana çıkaran Thomas Kuhn The Structure of Scientific Revolutions adlı eserinde devrimler yoluyla değişen bir bilim anlayışını savunmuştur.

Carnap’ın nesnel olasılıklara dayalı olarak tümevarım mantığını geliştirme çabasının sınırlılığından hareketle, önermelere öznel olasılıklar atanmasına ve Bayes Teoremi’ne dayalı farklı bir bilimsel gelişim mantığı oluşturulmaya çalışılmıştır.