Ünite 6: Lidya Krallığı

Kaynaklar

Lidya’nın tarihi dönemlerinin aydınlatılmasına Lidyalıların kendi dillerinde, yani Lidce olarak yazılmış ve sayısı 115’ten daha fazla olmayan yazıtlar az da olsa katkıda bulunur. Lidya Krallığı’nın çağdaşları olan Assur ve Mısır devletlerinin yazılı belge arşivlerinde de Lidya ile ilgili bazı kayıtlar saptanmıştır. Lidya’nın Pers hâkimiyeti ve sonrasına ilişkin olarak eski Persçe, Aramca ve Babilce yazıtlarda da kayıtlar vardır. Atinalı tarihçi Thukidides, Ksenophon ve Amasyalı Strabon gibi Antikçağ yazarları Lidya hakkında önemli bilgiler verirler.

Çok tartışmalı olan Lidya’nın tarih öncesi devirlerinin aydınlatılmasına yönelik olarak başvurulan yazılı kaynaklar arasında iki antik edebi kaynak bulunmaktadır. Bunlardan birisi MÖ 800-700 yılları arasında yaşamış olan Homeros’un İlyada adlı destanıdır. Diğeri Herodotos’un yukarıda adını vermiş olduğumuz eseridir. Bunlar dışındaki yazılı belgeleri Hitit dilinde yazılmış çivi yazılı tabletler ve Luwi hiyeroglif yazıtlarıdır.

Lidyalıların başkenti Sardeis’te uzun yıllardır yapılan kazı çalışmaları ile çok sayıda tümülüsten çıkarılan zengin buluntular bu devletin mimarisi, sanatı, gündelik yaşamı ve kültürü konusunda ayrıntılı bilgi verir.

Lidya Adı ve Merkezi Lidya Bölgesi

Lidya batıda iyonya (Ionia) ve Aiolis, doğuda Frigya, güneyde Karya (Karia), kuzeyde Mysia ile komşudur. Küçük Menderes (Kaistros) ırmağı ile Gediz (Hermos) vadilerini içine alan bu bölgeye MÖ yedinci yüzyıl başlarından itibaren Lydia (Lidya) denilmektedir.

Lidyalıların konuştukları dilin Hint-Avrupa dil ailesinden olduğu bilinmektedir. Ancak Lidya adının kaynağı ve bir bölge adı olarak ilk kez ne zaman kullanılmaya başladığı kesin değildir. Lidyalıların başkent Sardeis ve çevresine ne zaman ve nereden geldikleri konusunda yeterli bilgi yoktur.

Lidya’nın Tarih Öncesi Devirleri

Lidya bölgesinin MÖ ikinci binyılı hakkında Hititçe çivi yazılı belgelerde bazı bilgiler bulunmaktadır. Geç Tunç Çağı’na (MÖ 1600-1200) ait olan bu yazılı belgeler ile Luwi hiyeroglif yazıtlarından Anadolu’nun batısında Hitit krallarına bağımlı olan, fakat lokalizasyonu hâlâ tartışmalı olan çok sayıda krallık vardı. Bunlardan Arzawa Ülkeleri, fieha Nehri Ülkesi, Aşşuwa Krallığı ve Mira Krallığı’nın MÖ birinci binyılda Lidya adıyla anılacak olan bölgeyi de içine alan ülkelerden birisi olabileceği önerilmektedir.

Ege Göçleri ve Karanlık Çağda Lidya: Lidyalıların Anadolu’ya Gelişi

Mısır firavunları Merneptah (ya da Merentah: MÖ 1213- 1203) ile III. Ramses’in (MÖ 1183-1152) hükümdarlıkları dönemine ait yazıtlarda, Balkan kökenli büyük ve zincirleme göç hareketinin Mısır’a saldıran uzantılarından “Deniz Halkları” olarak söz edildi. Bu nedenle günümüzde bazı tarihçiler “Ege Göçleri” olarak tanımlanan olaylarla gelen söz konusu istilacıları “Deniz Halkları (veya Kavimleri)” adıyla anarlar.

Troya Savaşı’nı zaferle sonuçlandıran Akaların Anadolu’daki uzantıları, Anadolu’nun krallık ve halkları, demir silahları olan bu istilacı kavimler karşısında başarılı olamayarak yerleşim birimlerini terk edip bu büyük göç dalgasının bir parçası oldular. Zira sözünü etmiş olduğumuz iki Mısır firavununa ait olan kahramanlık yazıtlarında köken itibariyle Yunanistan ve Anadolulu oldukları bilinen Lukkalar (Likyalılar), Ekveşler (Akalar), Tereşler (Turşa=Etrüskler) ile Kode (Kizzuwatna) ve Arzova (Arzawa) gibi halkların adları sayıldı. Daha sonra Lidya adıyla anılacak olan bölgede yaşayanların da Mısır’a kadar ulaşan bu göç hareketinde yer almış olduğunun kanıtı, Mısır firavunu III. Ramses’in Medinet Habu’daki kahramanlık yazıtında Arzova’dan da söz edilmiş olmasından anlaşılmaktadır.

Ege Göçlerinin ardından Anadolu’da ve Yunanistan da dâhil hemen hemen tüm orta ve doğu Akdeniz ile Önasya’da iki yüz ile dört yüz yıl arasında değişen bir zaman dilimi içinde Karanlık Çağ yaşandı. Zira bu göçlerden sonra söz konusu büyük coğrafyanın siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel yapısı asla eskisi gibi olmadı. Anadolu’da Hititler ile onların hâkimiyeti altında bulunan halklar ya da bağımlı krallıklar arkeolojik araştırmaların onları keşfetmiş olduğu on dokuzuncu yüzyıla kadar sanki hiç yaşamamışlar gibi unutuldular. Çünkü Hititlerin konuştuğu dil ve bu dilin uyarlandığı Hititçe çivi yazısı bir daha kullanılmadı.

Karanlık Çağ: MÖ 1200 yıllarından sonra Anadolu ve Doğu Akdeniz çevresinde kentlerin büyük oranda terk edildiği, merkezi güçlerin zayıfladığı / yıkıldığı görülür. Bu dönemde Anadolu’da yazı, anıtsal heykel ve kabartma yapımı kesintiye uğramıştır. Halk büyük oranda kırsal alanlarda tarım ve hayvancılık yaparak yaşamaya devam etmiştir. Karanlık çağ denmesinin nedeni bu süreci aydınlatacak yazılı ve arkeolojik kaynakların yetersizliğidir.

Konusu MÖ on ikinci yüzyıl başlarına tarihlenen Troya Savaşıyla ilgili olan Homeros’un İlyada ve Odysseia destanları, yazıya geçirilmiş olduğu sekizinci yüzyıla kadar sözlü gelenekte oluşturulmuş ve yaşatılmıştı. Bu nedenle Karanlık Çağın izleri de bu destanlara yansıdı. Ancak destanlarda Lidya adından hiç söz edilmez. Fakat ilyada destanında daha sonra Lidya (Lydia) adıyla anılacak olan bölgede Maionların yaşadığından ve onlar tarafından meskun olan bölgeye de Maionia denildiğinden söz edilir. Anlaşılan onlar, Ege göçleri çerçevesinde kendilerine akraba olan Frigler ve diğer Thrak (Trakya) kabileleri gibi daha sonra Lidya adıyla anılacak olan bölgenin MÖ ikinci binyıl sakinlerinin boşalttığı yerlere yerleştiler. Zira Maion ve Maionia adlarının Thraklarla ilişkili olduğu bilinmektedir.

Lidya’daki krallığın Friglerle yaklaşık olarak aynı zamanda tarih sahnesine çıkmış olması ile iki toplumda da anıtsal mezar olarak tümülüslerin varlığı Lidlerin (Lidyalıların) Thrak kökenli olduğuna işaret eder. Amasyalı coğrafya yazarı Strabon’un aktarmış olduğu bilgiler ile Herodotos’un aktardığı bir bilgi de bu olasılığı desteklemektedir. İlkine göre Lidyalılar da Mysyalılar ve Frigler gibi Thrak kökenlidirler. İkincisine göre Mysialılar Lidyalılarla kardeş uluslardı. Bunlardan ilki, yani Mysialılar Strabon’a göre Thrak kökenli idi. Tüm bunlardan Homeros destanlarında Maionia olarak sözü edilen bölgenin sakinleri ile Lidyalılar arasında etnik anlamda bir fark olmadığı anlaşılmaktadır. O halde Lidyalılar da Maionlar ve Friglerle birlikte MÖ on ikinci yüzyılda Ege Göçleri çerçevesinde Anadolu’ya gelen ve daha sonra kendi adlarıyla anılacak olan bölgeye yerleşen bir Thrak kabilesiydi. Anlaşılan onların adı, karanlık Çağ sonlarına kadar bölgede daha etkili olan Thrak kabilesi Maionlar tarafından gölgelendi.

Lidya’nın Siyasi Tarihi

Lidya’da Hüküm Süren Hanedanlar: Ünlü tarih yazarı Herodotos’a göre Lidya’da üç hanedan hüküm sürdü. Bunlardan ilki Atyadlar, ikincisi Heraklidler (ya da Tylonidler), üçüncüsü ve sonuncusu Mermnadlardı. Atyadların tümü Atys’in Lydos adlı bir oğlunun neslindendiler, Lidya adı da Lydos’tan geliyordu. Fakat her iki bilginin de tarihselliğini kanıtlayacak belge yoktur. Aynı tarihçiye göre Heraklidler ya da Tylonidler hanedanının ilk hükümdarının adı Argon’dur. Lidya’da onun neslinden olan yirmi kral hüküm sürmüştü. Herodotos’un hesabına göre bu hanedan Lidya’da 505 yıl iktidarı elinde tutmuştu. Bu hanedana ait Atys, Meles, Myrsos, Daskylos, Sadyattes, Moksos (ya da Mopsos), Kados gibi adlar taşıyan hükümdarlarının sonuncusu Kandaules’ti.

Lidya Krallığı: Herodotos’un Gyges’in tahta çıkışıyla ilgi olarak aktarmış olduğu bilgilerden çıkarılabilecek en makul tarihsel sonuçlardan birisi, Heraklidler hanedanının son temsilcisi olan Kandaules’in tahtını kahramanlığıyla ya da dinsel kimliğiyle sivrilen birisine terk etmek zorunda kalmadığıdır. O, bir saray entrikası sonucunda, MÖ 680 yılında yaşamını yitirmişti. Tahtın yeni sahibi Gyges (MÖ 680-644), Heraklidler sülalesinden değil Mermnad sülalesindendi. Başka bir ifadeyle Gyges ile birlikte Lidya’da iktidar bir başka kabilenin eline geçmiş ve Lidya’da Mermnadlar hanedanı iktidarı dönemi başlamıştı.

Lidya Kralları:

  • Gyges 680-644
  • Ardys 644-625
  • Sadyattes 625-610
  • Alyattes 609-560

Kroisos 560-546 Kandaules’in ve Gyges’in tarihsel kişilikler olduğu, ikincisinin Assurca çivi yazılı bir kaynakta da Luddu’lu Gugu olarak anılıyor olmasından bilinmektedir. Fakat ilkinin hükümdarlığı dönemi karanlıktır. Öyle görülüyor ki onun hükümdarlığı döneminde Lidyalılar komşularıyla iyi ilişkiler içerisindeydiler. Yüzleri ise Doğu’dan çok Batı’ya dönüktü. İyonya ve Aiolis denilen Batı Anadolu’nun kıyı bölgelerini iskân etmiş olan eski Yunan kentlerine, adalara ve Yunanistan’a ticari ve kültürel anlamda çok yakındılar.

Frigya Krallığı’nı büyük bir bozguna uğratan Kimmerlerin saldırıları Gyges’i Anadolu dışındaki krallarla siyasal ilişkiler kurmaya zorladı. Bu krallıklardan birisi Assur, diğeri Mısır’dı.

Gyges, ülkesinin batısında ve kuzeyinde elde ettiği başarıyı doğusunda tekrarlayamadı. Zira MÖ 644 yılında Lygdamis (ya da Tugdammi/Dugdamme) komutasındaki Kimmerlerle savaşan Gyges yenildi ve öldürüldü.

Lidya Krallığı’nda Gyges’ten sonra sırasıyla Ardys, Sadyattes, Alyattes ve Kroisos kral olarak hüküm sürdüler. Gyges’in oğlu ve ardılı olan Ardys, Kimmerlere karşı savaşmaya devam etti. MÖ 637 yılında bir Kimmer boyunun ülkesini yağmalamasına engel olamasa da Sardeis kalesinin onların eline geçmesine izin vermedi.

Gyges’ten sonra hüküm sürmüş olan ilk üç Lidya kralı da başarılıydı. Hiç kuşkusuz Lygdamis’in MÖ 640 yılında Kilikya’da yapılan bir savaşta yenilmesiyle Kimmerlerin askeri tehdit olma durumundan çıkması, Lidya’nın işini kolaylaştırdı. Dahası Gyges döneminde keşfedilen Tmolos (Bozdağ) dağındaki altın madenlerinden elde edilen gelirle sağlanan ekonomik refah bu krallar döneminde giderek güçlenecek olan bir Lidya ordusunun kurulabilmesini olanaklı kılmıştı. Alyattes döneminde seleşerinin döneminde olduğundan daha güçlü olan bu ordu, Kimmerlere karşı savaşıp onları yendi.

Medlerin Anadolu’ya ilerlemesinden sonra Türkiye topraklarının Trakya hariç batı yarısının en güçlü kralı olan Alyattes ile Doğu’nun hâkimi Med kralı Kyaksares tam beş yıl savaştılar. Fakat taraflar birbirlerine karşı bir üstünlük kuramadılar. Kızılırmak yakınlarında yapılan savaş sırasında meydana gelen güneş tutulması, her iki kral tarafından tanrının savaş istememesinin bir işareti olarak yorumlandı. Bu olay üzerine MÖ 585 yılında yapılan barış, evliliklerle kurulan akrabalık temelinde güçlendirildi. Kyaksares’in oğlu Astyages, Lidya kralı Alyattes’in Aryenis adlı kızıyla, Alyattes ya da bir başka Mermnad da Kyaksares’in bir kızıyla evlendiler. Böylece Kızılırmak Lidya Krallığı’nın yıkılışına kadar yaklaşık 50 yıl boyunca sınır olarak kaldı.

Güneş tutulması: Antik kaynaklar Doğu’nun ve Batı’nın iki güçlü ordusunun güneş tutulması ile savaşa son verdiğini not ederler. Günümüzde, geçmişteki ve gelecekteki güneş tutulma süreçleri kesin olarak hesaplanabilmektedir. Orta Anadolu’dan izlenebilen bu güneş tutulması MÖ 585 tarihinde gerçekleşmişti. Böylece savaşın son bulduğu tarih güneş tutulması sayesinde belirlenebilmiştir.

Lidya Krallığı’nın Yıkılışı: Kroisos, zengin olmasının yanı sıra çok dindar bir kraldı. Gelecekle ilgili bilgi almak için çağının ünlü kehanet merkezlerine zengin hediyeler vererek kehanetlerini sormaktaydı. Herodotos onun Yunanistan’ın Delphoi kentindeki tanrı Apollon’un rahibesine elçiler göndermesinden söz etmektedir. Apollon’un rahibesi, MÖ 550 yılların sonuna doğru, Med Krallığı’nı ortadan kaldıran Pers kralı Kyros’a savaş açma konusunda Kroisos’a cesaret vermişti. Merkezi İran’da olan Medlerin yıkılmasıyla birlikte, MÖ 585 yılında yapılmış olan antlaşma hükümsüz kalmıştı. Perslerin Anadolu’ya ilerlemesi Lidya ile bu Doğulu gücü karşı karşıya getirmişti. Kroisos’un Orta Yunanistan’daki Delphoi kehanet merkezine elçilerini gönderip, Pers kralı Kyros’a saldırsa savaşın muzaffer tarafının kim olacağını öğrenmek istemesinin nedeni bu olabilir. Kroisos, Delphoi kâhininden aldığı “bu savaşın büyük bir imparatorluğu yıkabileceği” yönündeki yanıtı, kendisinin değil Pers İmparatorluğu’nun yıkılacağı biçiminde değerlendirmişti.

Batı Anadolu kıyılarındaki eski Yunan kentleri Lidya Krallığı ile Pers Krallığı arasında MÖ 547545 yılları arasında bir tarihte patlak veren savaşta Pers kralı Kyros’a karşı Lidya kralı Kroisos’un müttefiki olarak yer aldılar. Taraşarın savaş meydanı yaklaşık 50 yıl önce Lidya Krallığı ile Med Krallığı’nın sınırı olarak kabul edilmiş bulunan Kızılırmak’ın doğusundaki Pteria (Kerkenes) civarıydı.

Savaş kış yaklaşıncaya kadar devam etti. Bu süre içinde taraşar birbirlerine karşı kesin bir üstünlük kuramadılar. Lidya kralı Kroisos Eskiçağ’ın savaş geleneğine uyarak kışın gelişi üzerine tek taraşı olarak savaşı sonlandırdı ve başkentine çekildi. Fakat Pers kralı Kyros açısından bu geleneğinin bir anlamı yoktu. Zinde ve güçlü ordusuyla Kroisos’un peşinden gitti. Bu arada Kroisos, başkenti Sardeis’e varınca ordusunda bulunan İyonyalı ücretli askerleriyle, Sparta’dan, Babil’den ve Mısır’dan getirttiği ücretli askerlerini dağıtmıştı. Küçük bir askeri güçle Hermos vadisinde karşıladığı Kyros’un karşısında duramadı ve başkent Sardeis’e çekilip kentin kapılarını kapatarak savunma savaşını yeğlemek zorunda kaldı. Fakat bu şekilde on dört gün dayanabildi. Kyros, Lidya Krallığı’nın başkenti Sardeis’i ve kral Kroisos’u ele geçirdi.

Lidya’daki Pers hâkimiyetine Makedonya kralı Büyük İskender tarafından MÖ 334 yılında son verildi. Persleri Granikos’ta yenen Büyük İskender, oradan Sardeis’e geçti ve Lidyalılara özgürlüklerini geri verdi. Fakat Büyük İskender ve halefleri döneminde de Lidya, bağımsızlığını elde edemedi. Büyük İskender’in ölümünden sonra generallerinin yönetimine tabi olan, MÖ 240’lı yıllardan itibaren de Pergamon (Bergama) Krallığı’nın bir parçası yapılan Lidya bölgesi MÖ 129 yılında Roma eyaleti Asia’nın (Asia Eyaleti) sınırları içerinde yer aldı.

Lidya Uygarlığı

Sosyo-Politik ve Ekonomik Yapı: Lidya Krallığı’nın yönetim biçimi, Anadolu’nun diğer Demir Çağı krallıkları gibi monarşiydi. Devlet, iktidarının meşruiyetini babasından alan krallar tarafından yönetiliyordu. Kral, devletin hem mülki, hem askeri, hem adli hem de dini lideriydi. Kraliyet sarayı, günümüzdeki Sart adlı yerleşmede bulunan başkent Sardeis’te idi.

Lidya kralları kendisine bağımlı olan kent ya da kabileleri gerektiğinde kendisine asker temin etmekle yükümlü kıldılar. Siyasi ve askeri anlamda karşılıklı eşitlik temelinde ittifak ilişkileri geliştirdiler.

Lidya Krallığı’nda bir kentleşmeden söz edilemez. Başkent Sardeis dışındaki Lidyalıların ekseriyeti köylerde yaşayan kırsal yaşam sakinleriydiler. Irmakların suladığı verimli topraklarda tahıl, incir, üzüm, zeytin, soğan, elma, kestane, ceviz ve safran yetiştirdiler. Manisa ilinin Kula ve Selendi ilçelerinin yer aldığı bölge ise tarımdan daha ziyade hayvancılık için uygundu. Üzüm bağlarıyla da tanınan bu bölgeyi iskân edenler daha çok hayvancılık yaptılar. Hayvancılıkta koyunun önemli bir yeri vardı. En iyi Lidya atları ise Küçük Menderes vadisinin doğusunu kapsayan Kilbiani ovasında yetiştiriliyordu. Üzümden şarap, zeytinden zeytinyağı, ilaç ve boya bitkisi olan safran ve arsenikten parfüm ve krem gibi kozmetik malzemeleri ile ilaç ve boya ürettiler. Koyunyünü ise tekstil endüstrisinin ham maddesini oluşturuyordu.

Lidya ülkesi maden bakımından da zengindi. Gediz Nehri’nin kollarından birisi olan Paktalos (Sart) Çayı doğal beyaz altın (elektron) kaynağıydı. Paktalos Çayı’nın Tmolos Dağı’ndaki (Bozdağ) kaynaktan alıp getirdiği bu maden Sardeis’te sudan çıkarılıp Lidya ekonomisine kazandırıldı. Dünyanın ilk madeni parası MÖ yedinci yüzyılın ortalarında Lidyalılar tarafından bu madenden darp edildi.

Lidyalıların uygarlığa en büyük katkısı sikke darbını gerçekleştirmeleriydi. İlk Lidya sikkeleri elektrondan (altın ve gümüş karışımı) yapılmıştı ve bakla biçimindeydi. Sikkelerin üzerinde, Lidya Krallığı’nın arması olan aslan figürü bulunmaktaydı. İlk sikkelerin elektrondan darp edilmiş olmasının nedeni, Sart Çayı’nın kumlarından ayrıştırdıkları altının doğal olarak gümüşle karışık bir halde bulunmasıydı. Lidyalılar daha sonra, elektronu ayrıştıran bir teknolojiyi keşfettiler ve böylece hem altından ve hem de gümüşten sikkeler darp ettiler. Yani onlar, ilk altın arıtma, ayrıştırma tekniğinin de mucididirler.

Yazı, Dil ve Din: Lidce yazılı belgelerin en erken tarihli olanları MÖ yedinci yüzyıla aittir. Bu güne kadar keşfedilen Lidce yazıt ve grafitilerin sayısı 115’ten daha fazla değildir. Bu yazıt ve grafitiler üzerinde çalışan filologlar, Lidcenin uyarlandığı yazının eski Yunan alfabesinden farklı olduğunu, sağdan sola doğru yazıldığını tespit ettiler. Lidce, Hint-Avrupa dil ailesinin üyesidir. MÖ birinci yüzyıla kadar konuşulmaya devam eden bu dilde yazılmış edebi bir eser yoktur. Bu nedenle biz onların tarihlerini doğrudan doğruya onların dilinden değil en yakın komşuları olan Yunanlı tarihçilerden öğreniyoruz. Muhtemelen şiir türünde gelişmiş bir sözlü edebiyat vardı.

Lidyalıların dini çok tanrılıydı. Frigler gibi Lidyalılar da tanrılardan daha çok tanrıçalara itibar ediyorlardı. Bu tanrıçalardan birisi Herodotos ve diğer antik Yunan yazarlarının Kybele dediği Ana Tanrıça Kybebe ya da Kuvava idi.

Lidyalılar geleceğin tanrılar tarafından kendilerine bir takım işaretlerle haber verileceğine inanıyorlardı. Bu inanç Heraklidler Hanedanı hükümdarlarından birisi olan Meles’ten itibaren giderek artan bir şekilde Lidya dininde öne çıkmaya başladı.

Lidyalılar öbür dünyanın varlığına inanıyorlar ve ölülerini yakmadan toprağa gömüyorlardı. Fakat mezarlar, sosyal konuma göre farklı büyüklükte inşa ediliyordu. Tanrılara kurban ve armağanlar sunan Lidyalılar, insanların öldükten sonra yaşamının devam ettiğine inanıyorlardı. Bu nedenlerle mezarlarının içine zengin hediyeler bırakıyor, defin törenleri yapıyorlardı. Krallar için yapılan anıtsal mezarlar, tümülüsler ise görkemliydi. Marmara Gölü ile Manisa-Uşak il sınırı arasındaki bölgede yüz civarında Lidya tümülüsü bulunmaktadır.

Mimari, Sanat ve Bilim: Lidya mimarisinin günümüze kadar ulaşan kalıntıları, Lidya kralı Kroisos’un destansı zenginliğini yansıtmaktan uzaktır. Kroisos zamanında başkent Sardeis “Altın Sardeis” olarak tanıyordu. Bu durum kentte görkemli mimari yapıların varlığına işaret eder. Kentin bir kayalık üzerine inşa edilmiş olan akropolü surlarla çevrilmiş durumdaydı. Bu nedenle Kimmerler, yalnızca kentin  akropol dışında kalan kesimlerini yağmaladılar.

Akropol: Antik kentler iki bölümden oluşmaktaydı: Akropol ve aşağı şehir. Akropol, yüksek bir tepe üzerinde kurulmuş olan ve içinde yöneticiler için yapılmış saray, tapınak ve idari yapıların bulunduğu bölüm idi. Aşağı şehirde kentin nüfusunu oluşturan tüccar, zanaatkâr, yazıcı, asker ve halk yerleşmişti.

Lidya sanatında anıtsal ölçüde heykel sanatı da mevcut değildir. Bize ulaşan heykel ve heykelciklerin ham maddesi genellikle altın, gümüş, fildişi ve mermerdir. Bunlar arasında en ilginç olanı kabartma süslemeleri olan tapınak modeli mermer heykeldir.

El sanatı çok daha gelişmiş durumdaydı. Altından yapılma düğmeler, rozetler ve takılar üreten Lidyalı zanaatkârlar, hünerlerini seramik ve dokumada da sergilediler.