Ünite 5: Levinas

Giriş

Batı felsefesinde düşünme, aynının başkaya gidip ondan kendisine döndüğü bir özdeşleşme süreci üzerine kuruludur. Başka’yla karşılaşan düşünce, kavramlar, ilkeler, temsiller aracılığıyla onu kendisine indirger veya benzetir. Başka’da bulduğu zaten ona kendi koyduğudur. Onunla karşılaşması kendi terimleri aracılığıyla olur. Bu aynının hareketidir. Levinas, felsefeyi aynının hareketi karşısında, başkaya konuksever bir düşünce olarak tanımlar. Bu tip bir felsefe, dünyanın anlamını başkasıyla karşılaşma, başkasının kendini ifade etmesinden itibaren düşünmeye açıktır. Aynı zamanda, bu tip bir felsefe sonsuz fikriyle ilişkilidir. Levinas, Descartes’ın Metafizik Meditasyonları’ nın üçüncüsündeki sonsuz- sonlu ilişkisini etik anlamıyla düşünür.

Levinas’ın Hayatı ve Eserleri

Emmanuel Levinas (1906-1995)

Levinas 1906 yılında Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir ve sinagog eğitimi görür. Strasbourg’da felsefe eğitimi gören düşünür, Husserl felsefesiyle tanışır. Freibourg Üniversitesi’ne gittiğinde ise Heidegger’le karşılaşır. İkinci dünya savaşı boyunca askeri bir çalışma kampında (Stalag) esir olarak tutulur. Karısı ve kızı dışında tüm ailesi kamplarda öldürülür. Doktorasını aldıktan sonra Paris’te lise öğretmeni olarak görev alır. Daha sonra sırasıyla Poitier Üniversitesi ve Paris Üniversitesi’nde (Nanterre ve Sorbonne) öğretim üyesi olarak görev yapar. Aynı zamanda sinagogda Talmud yorumları da yapmıştır. 1955 yılında ölür.

Levinas Felsefesinin Güzergahı

Levinas, 1930’ların başında Husserl’in ve Heidegger’in felsefelerini yorumlayan eserler verir. Husserl’in fenomenolojisini Heideggerci açıdan değerlendirir. Heidegger’in Varlık ve Zaman’ da yaptığı bilinç eleştirisinden, özne-nesne karşıtlığının ötesine geçerek “dünyada olma”yı temel alan düşüncesinden etkilenir. Levinas’a göre, Heidegger’in en önemli tezi varlığın, Dasein’ın onu anlamısından bağımsız olmasıdır.

1935’te aşkınlığın imkanını sorgular. Ben’in kendinden çıkarak varlık deneyiminin ağırlığından kaçıp kurtulması mümkün müdür? Bu soru ve ona verilen çeşitli yanıtlar, Levinas felsefesinin güzergahını oluşturur. Heidegger’in nasyonel sosyalist partiye katıldığını öğrenen Levinas için Heidegger düşüncesinin ikliminden çıkmak önem kazanır. Aşkınlık sorusu, “dışkınlık” terimi ile yeniden sorulur. Eros yoluyla veludiyet (babanın doğurganlığı) aşkınlığı vücuda getirerek somutlaştıran tecrübe olarak okunur.

Bütünlük ve Sonsuzluk’ ta aşkınlık, metafizik arzunun mutlak başkayla kurduğu ilişki ile formüle edilir. Descartes’taki sonsuz fikrinden yola çıkan Levinas, özneyi içkinden aşkına doğru giden bir hareket olarak tanımlar. Başkalıklarla ilişkileri içerisindeki ben, bütünden ayrılır, özdeşleşir ve kimliğini bu özdeşleşme ile oluşturur. Başkalıklarla ilişkinin en son derecesi başkasıyla kurulan etik ilişkidir. Bu ilişkide ben, başkasının yüzü tarafından sorgulanarak bir daha geri dönmeyecek biçimde kendinden çıkar ve başka’ya gider. Bu tip aşkınlığın radikal başka’nın bütünlükte erimesiyle sonuçlanması ihtimaliyle, Levinas sonsuzu bütünlüğe direnen veludiyette somutlaştırır.

1974’te Olmaktan Başka Türlü veya Özün Ötesinde’ de aşkınlık sorununu yeniden ele alır. Veludiyet tecrübesi bu eserde yer almaz. Bu eserde Levinas etik özneliği ve etik ilişkiyi yeniden düşünür. Burada aşkınlık, “yerine geçme” olarak düşünülen bir etik ilişki olarak yorumlanır. Özne, “biri-diğeri-için”dir. Levinas’a göre Tanrı fikrinin anlamı da başkasıyla ilişkide bulunur. Tanrı, etik bir soruna dönüşür. Başkasıyla ilişki özdeşleşmeden ve kimliklenme/kimliklendirmeden kaynaklanan özdeşliği ve kimliği kesintiye uğratır. Etik öznede etnik, milli, kültürel kimlik önemini yitirir. Etik, siyaset ve Tanrı’nın anlamı evrensel yasa ve kurallara indirgenemez. Adalet, her türlü evrenselliğin tekillikle sınanmasını gerektirir.

Zaman ve Başka

1947-48 yıllarında yayımlanan Zaman ve Başka ve Varoluştan Varolana eserlerinde aşkınlık sorununa fenomenolojik bir yanıt aranır. Kaçış Üzerine’ de, hazzın kendine çıkış imkanı verip vermediğini sorgular. Hazda ben, varlıktan çıkamaz veya kaçamaz. Bu nedenle, kendine çakılı kalır ve varlığın dayanılmaz ağırlığı altında ezilir.

1947-48 yıllarında, Levinas varlıktan çıkmayı, varlığın kaybı veya ölüm olarak değil, bir ayağın varlıkta tutulmasıyla bir daha geri dönmemek üzere başka’ya gitmek olarak yorumlar. Aşkınlık tekçi düşünceyi aşarak çoğulluğun imkanını açar. Ben’in başkaya yönelik hareketi mistik bir deneyimi tarif etmez. Ben hem kendisi hem de başkasıdır. Bu da bir tür çoğulculuğun ifadesidir.

Zaman ve Başka’ da ben’in fenomenolojik kökeni anonim varoluşa geri dönerek açıklanır. Levinas, uykusuzluk gibi özneye ait olmayan, anlamlı bir dünya ortaya çıkarmayan süreçlerden, bir ben’in kendi varoluşunu üstlenerek ortaya çıması olayına “hipostaz” adını verir. Levinas’ın özne tasviri, böyle bir ben’in ihtiyaçlarını karşılamak için sürdürdüğü mücadelenin, maddeselliğinin, özgürlüğünün, ölümle ilişkisinin ele alınması üzerine kuruludur. Bu, Heidegger’in Dasein analitiğiyle bir tartışmadır. Ölüm radikal bir başkalıktır. Ölüm bana ait olmayan imkanlarla ilişki kurduğum bir zamanı açar. Eros yoluyla edinilen çocuk ve baba arasındaki ilişki radikal başkalığın somutlaşmasıdır. Oğul hem bir bendir hem de bir başkası. Veludiyet yoluyla kendinden çıkarak, bir daha dönmemecesine kendimden başka olurum.

Bütünlük ve Sonsuz

Levinas, savaş sonrasında Yahudi Talmud geleneğiyle ilgilenir. Batı felsefesinin iki kaynağı olduğunu saptar: Eski Yunan geleneği ve Yahudi-Hıristiyan geleneği. Batı kültürü iki farklı kaynak olarak Eski Yunan’daki sonlu evren anlayışı ve Vahiy’le gelen sonsuzluk fikri üzerine kuruludur. Ortaçağ düşüncesi ve Descertes, Spinoza ve Leibnitz gibi modern filozoflar sonlu ve sonsuz arasında bir ilişki kumaya çalışır. Akıl sahibi, kendine yeten bir varlık olan insan ile tanrının yarattığı ve yasasını odan alan bir varlık olarak insan nasıl aynı kültürde buluşabilir? 18. yüzyıl düşünürü Kant’ta ise sonluluk düşüncesi hakimdir. Kant’ta sonsuz, yalnızca görünün a priori formları olan zaman ve mekanın sonsuz olarak temsil edilmesinde karşımıza çıkar. Sonsuz aynı zamanda aklın bir ideasıdır. Sonsuz kurucu değil, aklın bütünlüğüne bir katkı sağlayıcıdır. Kant’ta sonsuzluk marjinal bir statüdedir. Hegel, Kant’ın sonlu ve sonsuz arasındaki ilişkiyi koparmasına itiraz eder.

Levinas Hegel’in sonlu ile sonsuz olanın ilişkisini ele alışıyla ilgilenmiştir. Hegel’de sonsuz sonludan ayrı değildir. Sonlu, sonsuzun diyalektik hareketi içinden çıkar ve ona geri döner. Sonsuzun hareketi tüm sonlu başkalıkları bütünleştirir. Bütünlük sonsuzdur. Levinas, Hegelci sonsuzun karşısına Descartes’ın sonsuz fikrini çıkarır. Bütünlük ve Sonsuz’ un temel fikri, Hegelci bütünleştiren sonsuzun karşısına, bütünselleştirmeye direnen bir başkayla ilişki olarak sonsuzu çıkarmaktır.

Levinas, Bütünlük ve Sonsuz’ da Descartes’ı yeniden yorumlayarak Hegel ve Heidegger’le hesaplaşır. Heidegger, Kant gibi bir sonluluk düşünürüdür. Heidegger’de sonluluk tüm varolanla ilişkinin koşuludur. Ölüme doğru giden Dasein, bu imkanla ilişki kurarak bireyleşir, ayrılır, özgürleşir, tarihselleşir. Levinas bu eserde Kant’ın eleştirdiği metafizik anlayışına geri dönmez. Metafizik arzudan söz eder. Bu, başkaya doğru giden arzudur. Bu arzu diğer ihtiyaçlar gibi tatmin edilemez. İnsanda ortaya çıkan metafizik arzu, diğer arzular gibi bir eksiklikten değil aşırılıktan ortaya çıkar. Levinas, Descartes’in üçüncü meditasyonundaki kendi sonluluğumu içimdeki sonsuz fikrinden idrak ettiğim argümanı üzerinden yola çıkar. Descartes’a göre bendeki sonsuzluk fikri, sonsuz varlığın ne olduğunu kavramamı sağlamaz. Levinas bu fikri, taşıyamadığını taşıyan bir özne olarak yorumlar.

Metafizik ya da aşkınlık, zihnin dışsallığa yönelmesinde bulunur. Bu dışsallık arzusu konuşmada temellenir. Hakikat ve adalet arasındaki ilişki bağlamında, adalet yüzün konukseverce kabul edildiği bir konuşma deneyimine dayanır. Metafizik arzu, başkayla etik ilişkide somutlaşır. Bu ilişki, bir konuşma ilişkisidir. Başkasının yüzünün anlam ifade etmesi, “yeninin gerçek deneyimi”dir. Kökensel olan anlam ilk olarak yüz yüze ilişkide ortaya çıkar. Sonsuz, başkasının yüzünün anlam ifade etmesidir. Bu ilişkide başkası beni sorgular ve keyfi özgürlüğümün hesabını vermemi ister. Bu sorgulama ile kendime eleştirel bir mesafe alırım. Böylece, zihin kendi kökeninin ötesine, öncesine gider.

Hakikat yalnızca bir olgu olmadığı için anlaşılırlıktan ayrılamaz. Anlaşılırlık, nesneye saygı kazandırır. Haysiyetsizlik bilincinden doğan zihnin kendiliğindenliğinin sorgulanması, hakikati önceler. Ahlak dışılığımın bilincine, sonsuza tabi olmamla, başkasının yüzünün anlam ifade etmesiyle varırım. Bütünsellik kuramsal, sonsuzluk ahlakidir. Özgürlüğün kendi kendinden utanabilmesi hakikati kurar. Ahlaki bilincin başlangıcı başkasının kabulüdür. Başkası olarak Başkası’nın bir ben’e denk olmaması karşısında utanç duyarım. Benim güçlerime karşı bir direniş olan başkasında, özgürlüğümün keyfiliğini ve şiddetini görürüm.

Levinas’a “yüz yüze” olan etik ilişkide, yüz bir biçim ya da kavram değildir. Yüz bana bakar ve konuşur. Bana bir görülme deneyimi yaşatır ve konuşmasıyla dünyayı anlamlandırır. Yüz aşkındır: Belirdiği dünyaya ait değildir, yersi yurtsuzdur, yabancıdır, yoksuldur, proleterdir. Başkasını tanımak bir açlığı tanımaktır ve vermektir. Bir öğrenme ilişkisi olan bu sefalette ustamı bulurum.

Yüzle kurulan bu ilişki ateistçe kurulmuştur. Kutsalın şiddeti karşısında mutlağın azizliği vardır. Yalnızca bir ateist mutlakla girdiği ilişkide onda erimez ve onunla birleşmez. Mitlerden arınan bir inanç biçimi, metafizik ateizmi var sayar.

İlahi olan ilişki mitik değil, toplumsaldır. Dul, yetim bizi yüzündeki yoksullukla çağırır. Ateizm metafiziğin teolojik değil etik olduğunu ifade eder. Tanrıya ancak adaletle ulaşılabilir. Metafizik ise, toplumsal ilişkiler alanına aittir. Toplumun özünde başkasıyla ilişki vardır.

Yüz yüze ilişki etik ve politikanın kesiştiği ilişkidir. Başkasının çağırışına onun ihtiyaçlarını karşılayarak yanıt verdiğimde, ona verdiğim bu ayrıcalık başkası tarafında sorgulanabilir. Başkasına duyulan sonsuz sorumluluğumun üçüncü tarafından sorgulanması, beni siyaset yaparak eşitliği sağlamaya iter. Üçüncü başkasına yardım ederken, beni bu yolda kendisine katılmaya çağırır.

Olmaktan Başka Türlü veya Özün Ötesinde

Olmaktan Başka Türlü’ de etik özne, aşkınlık hareketine girmenin ötesine geçerek “olmaktan başka türlü” olur. Bu eserde de Levinas, etiğin temelinin özgürlük olduğunu söyler. Her yasa kendi stalinizmi tarafından tehdit edilir. Özgürlük bencilliği aşıp evrensel olsa da bu durum değişmez. Bu eserde, etik özne, etik ilişkiye özgür girmez. Çoktan başkasının rehinesidir. Başkasıyla takıntılıdır. Rasyonel seçimler yapmaz. Hiçbir suçu olmadığı halde suçlanır, kendisine geri fırlatılır. Özne, mazlumdur. Burada artık mesele yalnızca başkasının ihtiyaçlarını gidermek değildir. Töz değiştirecek düzeyde onunla özdeşleşmektir. Onun sıkıntısını yaşmak, gördüğü şiddetin nesnesi haline gelmektir. Etik özne, “biri-diğeri-için”dir. Sorumluluğu yerine getirmek vicdanı rahatlatmaz. Her zaman daha fazla sorumluluk vardır. Dünyanın tüm yükünü omuzlarında taşır bu tip bir özne. Onun sonsuz sorumluluğunda yerine kimsenin geçememesinden dolayı, özne bu sorumlulukta biricikleşir.