Ünite 6: Latin İbn Rüşdçülüğü ve Ioannes Duns Scotus

Latin İbn Rüşdçülüğü

On üçüncü yüzyıl, sadece çok büyük ve önemli filozofların ortaya çıktığı bir yüzyıl değildir. Thomas Aquinas ile birlikte bu yüzyılın en önemli filozofu İbn Rüşd’tür. Ortaçağ onu Aristoteles’in en iyi yorumcusu olarak kabul etmiştir.

İbn Rüsd, yorumları ve kendi özgün yapıtlarıyla Ortaçağ üniversitelerine adeta bir bomba gibi düşmüştür. Bu etkinin hemen ardından Katolik otoriteler, Müslüman kimliğine sahip bir filozofun düşüncelerinin kendi imanlarına zarar verebileceği endişesini dillendirmeye başlamış; başta Albertus Magnus ve Thomas Aquinas olmak üzere pek çok filozof İbn Rüşd’e karşı yazılarak yazarak onun Aristoteles’e yönelik yorumları arasından Hıristiyan imanına uygun olmayanları çürütmeye çalışmışlardır.

İbn Rüşdçüler, aslında kendilerine model olarak Aristotels’i almaktaydılar. Paris Üniversitesi’ndeki Aristoteles derslerinde genellikle İbn Rüşd ağırlıklı yorumlar ön plana çıkmıştır.

İbn Rüşdçüler arasında iki isim ön plana çıkmış ve düşünceleri karşıtları tarafından ciddiye alınmıştır. Bunlar Sigerus de Brabant ile Boethius Dacus’tur.

Sigerus De Brabant

Yaşamı ve Yapıtları: İbn Rüşdçülerin on üçüncü yüzyıldaki bilinen lideri olan Sigerus de Brabant’m Belçika topraklarında yer alan Brabant Dükalığındaki bir köyde, 1240 dolaylarında dünyaya geldiği sanılmaktadır. İlk eğitimini Liege kentinde aldıktan sonra Aziz Paulus kilisesinde rahip oldu. Daha sonra gittiği Paris Üniversitesi ’nde Picard topluluğuna katıldı ve 1266 yılından itibaren Paris Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde özellikle 1215 yılından itibaren yasaklanmış durumda olan Aristoteles felsefesiyle ilgili dersler verdi.

10 Aralık 1270 yılında Kardinal E. Tempier, temelde dört yanlışı içeren toplam on üç felsefi önerme hakkında suçlama yayınladı. Edebiyat Fakültesi buna tepki verdi ve imana aykırı düşüncelerin okutulmasından yana bir tavır aldı. Bu gelişmelerden sonra, başta Sigerus olmak üzere üç öğretim üyesi, Paris Üniversitesinden uzaklaştırıldı. 1277’de bazı felsefi yargıları, tekrar suçlanan Sigerus, Papalık makamı önünde hesap vermek için Orvieto’ya gitti. 22 Şubat 1282’de aklını kaçırmış olan sekreteri tarafından bıçaklanarak öldürüldü.

Sigerus de Brabant’ın mantık yapıtları arasında “Mantık ile İlgili Sorular”, “Sophismata”, Aristoteles’in yapıtları üzerine yazdığı yorumlar arasında “De Anima Üstün Yorum”, “Oluş Hakkında”, “Fizik”, “Metafizik” yer almaktadır. O dönemdeki en ünlü metinlerden olan “Nedenler Kitabı” ile kendi özgün çalışmaları olan “Nedenlerin Zorunluluğu ve Olumsallığı Hakkında”, “Akılsal ruh hakkında” önem taşımaktadır.

Brabant’ın Tanrı ve Evren Anlayışı: Sigerus’un metafizik anlayışı, Aristoteles’ten kaynaklanan bir anlayış üzerine inşa edilmiş olmasına karşın, gene de Yeniplatoncu bazı unsurlar içermektedir. O da, tıpkı Aristoteles gibi ilk felsefenin konusunun varlık olarak varlık olduğunu söylemektedir. Bunun yanı sıra ilk varlık veya ilk neden de gene metafiziğin konusudur. Ona göre varlık ve bir aynı şeyi işaret eder; bununla birlikte bunlar eşanlamlı değillerdir. Zira varlık, varolma edimini gösterirken bir kendi içinde bölünemeyeni anlatmaktadır.

Sigerus’un bu “esse” ve “potentia ad esse” bileşimi, aslında bütün yaratılmış olanları etkileyen ve aynı zamanda belirleyen metafizik bir bağımlılıktır. Evrenin, cinslerin ve ayrı tözlerin ontolojik durumları varolmama potansiyelleri üzerinden değil; fakat varolma potansiyelleri üzerinden belirlenmektedir. Tanrı İlk Varlık ve bütün şeylerin İlk Nedenidir. Bu özelliklerinden dolayı Tanrı’nın saf bir varoluşu olduğunu söyleyebiliriz.

Madde, Sigerus’a göre, yaratma eyleminde Tanrı ile fizik evren arasında bir tür arabulucu görevi üstlenen göksel alemlerin ve İlahi Zekanın etkilerinin tam anlamıyla alınmasına engel oluşturacak bir eksikliktir.

Sigerus de Brabant “De Aeternitate Mundi” adlı yapıtında evreni başlangıcı ve sonu olmayan bir yapı olarak düşünmektedir. Başka bir şekilde ifade edilecek olursa insan yaratılmamıştır, yani bir ilk insandan söz edemeyiz ve insanın sonuncusu da olmayacaktır. Böyle bir yaklaşım onun Aristotelesçi düşünce yapısından kaynaklanmaktadır.

Boethius Dacus

Yaşamı ve Yapıtları: Boethius Dacus, on üçüncü yüzyılın, Sigerus de Brabant ile birlikte radikal Aristotelesçiliğinin en önemli isimlerinden birisidir. Hayatı hakkında bildiklerimiz çok azdır. Kesin doğum ve ölüm yılları da bilinmemektedir. 1262’den sonra Paris’te bulunduğu ve Edebiyat Fakültesinde 1270 ile 1280 yılları arasında dersler verdiğini biliyoruz. Mantık yapıtlarını 1270 civarında, doğa felsefesi ile ilgili olanlarını da 1272 ve sonrasında kaleme aldığı tahmin edilmektedir. Boethius Dacus’un yapıtları arasında birkaç Aristoteles yorumu bulunmaktadır. Bunlar “Oluş ve Bozuşul Hakkında Sorular”, “Fizik Kitapları Üstüne Sorular”, “Topikler Kitabı Üstüne Sorular”dır. Kaleme aldığı diğer yapıtlarından başlıcaları “Dünyanın Ezeli-ebediliği Hakkında”, “En yüksek İyi Hakkında” başlıklı çalışmalarıdır.

Boethius Dacus’ta Dünyanın Ezeliliği-Ebediliği Sorunu: Boethius Dacus, bazılarına göre, çağını aşan tarzda adcı  (nominalist) bir anlayışa sahiptir. Ona göre varolmayan şeyler hakkında doğru önermeler kurmak olanaksızdır. Bu yaklaşım, dünyanın ezeli-ebediliği sorununu ele alan Boethius Dacus’un hareket sahasını bütünüyle belirlemektedir. Dünyaya ilişkin olarak ortaya konulacak bilimsel önerme ve yasalar, kesin bir zorunluluk içermezler. Bunun nedeni de dünyadaki “şey durumları”nın zorunlu bir şekilde ortaya çıkmamalarıdır. Bu, dönemini aşan bir yaklaşımdır.

Dacus’un en temel bilgikuramsal anlayışı, bilimi akılsal ilkeler bağlamında biçimlendirmiş olmasıdır. Felsefenin özerkliği hakkında ciddi bir sınav veren Dacus için aklın ilkeleri vahyin hakikatlerinden daha önemlidir.

Farklı türden bilimlerin kendi alanları içinde bağımsız bir şekilde uğraş vermeleri gerektiğini savunan Boethius Dacus’a göre birkaç bilim söz konusudur. Bunlardan bir tanesi fizik ve doğa bilimidir. Fizik bilimi yaratılış hakkında herhangi bir önerme ortaya koyamaz.

Bununla birlikte, Boethius’un bir de metafizikçi yönü bulunmaktadır. Boethius Dacus yaratılışçı çizgiye yakındır. Ona göre bir metafizikçi, akılsal araçlar yardımıyla dünyadaki her şeyin olumsallığını ve dolayısıyla bir ilk Nedenin varlığını ortaya koyabilir. Metafizikçinin, yani filozofun gene de yapamayacağı şey dünyanın ezeli-ebedi olduğunu ‘kanıtlamak’tır. Zaten 1277 suçlamasında Boethius Dacus’un maruz kaldığı ithamlardan en önemlisi onun şu ünlü önermesiyle ilgili olmuştur: “Yaratılış olanaksızdır; ne var ki, iman tarafından ortaya konulan karşıt görüş de sahiplenilmelidir.” Benzer bir yaklaşımı dile getiren bir başka önermesi de dikkate değer olmakla birlikte yaşadığı dönemdeki derin ve ağır baskıları işaret etmek bakımından benzersizdir: “Doğa Filozofu, Hıristiyan imanına aykırı olsa da, dünyanın zaman içinde bir başlangıcı olduğunu inkâr etmelidir.”

Dacus’un yaklaşımları ortaya iki boyutlu bir görüntü çıkarmıştır. Bir tanesi akıl iman arasındaki ilişkidir. İman ise Tanrı’nın mucizeleri ile doğaüstü bir açınlamanın üstüne kurulmuştur. Bu bakımdan bunların kendilerine ait belirgin birer alanları bulunmaktadır. İkinci boyut da buna bağlı ve paralel olarak belirginlik kazanmaktadır. Bu boyuta göre, doğa felsefesi ile uğraşanlar kendi alanlarında kaldıkları sürece ortaya koydukları önermeler doğru olacaktır. İmanın alanına giren önermeler de, fizik önermeleriyle aykırı düştükleri durumlarda bile, yine aynı şekilde doğrudurlar. Bu öğretiye felsefe tarihinde “çifte hakikat öğretisi “ denir.

Iohannes Duns Scotus

Yaşamı ve Yapıtları: Bir Fransisken ilahiyatçı ve filozof olan Duns Scotus, Ortaçağın, özellikle Skolastik döneminin önde gelen isimlerinden birisidir. Hayatı hakkında bildiklerimiz pek azdır. 1265 dolaylarında İskoçya’daki Duns’ta doğmuştur. 1278’den itibaren Fransisken eğitimi almaya başlamış ve 1291 yılında rahip olarak Fransisken tarikatına katılmıştır. 1288 yılında Oxford Üniversitesi’nde eğitimini sürdüren Scotus’u tarikat Paris’teki Üniversiteye göndermiş ve eğitimine orada devam etmesini sağlamıştır. Dolayısıyla Duns Scotus’un felsefesinde ve yazılarında iki evre bulunmaktadır: Oxford ve Paris dönemleri.

Paris Üniversitesi’nde Petrus Lombardus’un Sententiae adlı yapıtı üzerine yorumlardan oluşan dersler verdi. 1307 yılında Magister (Hoca) unvanını aldı.1307 yılına kadar faal öğretim üyesi olarak Paris Üniversitesi’ndeki Fransisken kürsüsünde bulundu. Almanya’nın Köln kentindeki Fransisken evine, eğitim çalışmaları amacıyla gönderildi ve burada henüz 42 yaşında öldü. Scotusçuluk akımının başlatıcısı bir filozof olan Duns Scotus, özellikle metafizik alanındaki düşünceleriyle kendisinden sonra gelen düşünce insanlarını etkilemiştir. Duns Scotus özellikle varlık alanındaki felsefi düşünceleriyle Thomas Aquinas’tan derin biçimde ayrılmaktadır. Bu yüzden Scotusçuluğun, Thomasçılıktan farklı bir alanda varolduğunu belirtmek gerekir.

Duns Scotus’un Oxford Üniversitesi’nde iken Sententiae üzerine derslerinden derlediği çalışmalar doğrultusunda “Düzen” adlı bir yapıt kaleme almıştır. Sententiae üzerine Paris Üniversitesi’nde verdiği derslere ilişkin yorumlarını ise “Paris Yapıtı” adlı başka bir yapıtta bir araya getirmiştir.

Duns Scotus’un diğer yapıtları arasında önemli olanlar “Aristoteles’in De Anima Kitapları Üstüne Sorular”, “İlk İlkeler Hakkında”, “Karşılaştırmalı Okumalar”, “Aristoteles’in Metafizik Üstüne Çok İnce Sorular” adlı yapıtlarıdır.

Iohannes Duns Scotus’un Bilgi Anlayışı: Bütün Ortaçağ filozoflarının kabul ettiği Aristotelesçi bilgi anlayışını, genel anlamda Duns Scotus da kabul etmektedir. Bu genel anlayışa göre bütün bilgimiz duyulardan kaynaklanmaktadır. Duns Scotus’un kabul etmiş olduğu bir başka özellik de insan aklının doğuştan boş olmasıdır. Bununla birlikte o, aklın sezgisel ve soyutlayıcı yönü üzerinde daha ağırlıklı olarak durmaktadır.

Duns Scotus’a göre, fizik dünyadaki bireysel varoluşların tümü doğrudan doğruya duyular tarafından algılanır ve daha sonra da akıl tarafından kavranır. Duns Scotus’un bireysel varoluşlar deyişiyle ifade ettiği şey, doğru olumsal önermeler, tümevarım ve sezgidir.

Duns Scotus’a göre insanın en yüksek güçleri onun aklı ve iradesidir. Duns Scotus, akılda etkin ve edilgin olarak iki kısım olduğunu kabul etmektedir. Bununla birlikte bu kısımların, bilgi elde etmek konusundaki işlevleri tamamen Duns Scotus’a özgü bir içerik taşımaktadır.

Duns Scotus’a göre sezgisel bilgi, adına gerçeklik dediğimiz aktüel varoluşların dünyasında yer alan şeylerin bilgisidir. Söz gelimi, bir masanın, masanın üzerindeki bir kalemin, bahçedeki bir ağacın bilgisi sezgisel bilgidir. Soyutlayıcı bilgi ise gerçeklik denen aktüel varoluşlar dünyasında bulunmayan bir şeyle ilgili de olabilir.

Bunların aralarındaki biricik fark, sezgisel bilginin varolan bir şey hakkında olması; soyutlayıcı bilginin ise varoluştan soyutlanmasıdır.

Duns Scotus’un da ilgilendiği bu önemli soru şudur: Acaba, nesnesi varolmadığı halde sezgisel bilgi mümkün müdür? Duns Scotus’a göre, bu soruya olumlu cevap verenler bir şekilde şüpheciliği desteklemektedirler.

Henricus de Gandavo isimli bir düşünür, aklın kesinliğinin değişmez hakikatler (doğrular) ile ilgisi olduğu için her an değişmekte olduğunu ve bundan dolayı duyuların nesnesi olan duyulanabilir şeylerden hareketle kesinliğin asla elde edilemeyeceğini ileri sürmüştür.

Scotus Ganvado’nun bu düşüncelerine hemen karşı çıkmıştır. Henricus de Gandavo ile olan tartışmasında Duns Scotus’un belirlemiş olduğu üç alan şöyledir:

  • İlk ilkeler ve onlardan çıkartılan her şey. İlk ilkelere örnek olarak “varlık vardır” veya “parça bütünden küçüktür” gibi doğruluğundan kesin olarak emin olduğumuz ifadeleri verebiliriz. Bilimsel nitelikteki önermeler, aslında aklın kavrayabildiği ve duyulanabilir evrende izlenebilir bir düzeni içinde barındıran doğrulardan oluşmaktadır veya bu doğrulara dayanmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta, akıl ile fizik evren arasındaki ilişkiyi uygun şekilde kurabilmemizi sağlayan “düzen” kavrayışıdır.
  • Duns Scotus’a göre, sadece ilk ilke olarak andığımız tümel önermeler, fizik evrenle ilgili olan bilimsel ilişkimizi biçimlendirmez. Biz, aynı zamanda duyu tecrübelerimiz aracılığıyla da şeyler arasındaki düzenli ilgiyi bulup ortaya çıkartabiliriz. Gözlemlediğimiz şeylerdeki düzenlilik, bizim o şeye ilişkin belli bir kural ortaya koymamıza neden olabilir.
  • Duns Scotus, kesin bilgi elde edebileceğimiz üçüncü alanın kendimize ait eylemlerimizle ilgili olduğunu söyler. Bu eylemler; duyulama, imgeleme, anlama gibi eylemlerdir. Bunlar, Scotus’a göre, her ne kadar olumsal türden eylemler olsalar da, gene de içlerinde doğrudan doğruya kavranabilecek bir kesinlik söz konusudur.

Iohannes Duns Scotus’un Tanrı Kanıtlaması: Duns Scotus’tan önce Ortaçağ Felsefesi tarihinde gördüğümüz en önemli Tanrı kanıtlamaları, Anselmus (ontolojik) ile Thomas Aquinas’m (kozmolojik) Tanrı kanıtlamalarıdır. Duns Scotus, Thomas Aquinas’m, etkilerin görünür olduğu alan olan duyulanabilir alanı ve duyu tecrübesine konu olan olguları tercih etmesini eleştirir. Duns Scotus, etkisini fizik dünya üzerinde gösteren bir Etkin Varlık olan Tanrı’nın ispatı için başka bir yola başvurmuş ve etkin nedenin varlığının ispatı için metafizik bir hakikati tercih etmiştir. Opus Oxoniense isimli yapıtında şöyle bir ifade kullanmaktadır: “Bazı varolanlar üretilebilirdir.”.

Her bir varolanın üreticilik anlamında bir başka nedeni bulunmaktadır ve bu neden de üretilmiş bir varolandır. Bu durum, tıpkı Aristoteles’in “ilk hareket ettirici”si gibi bir ilk nedene kadar geri gitmektedir. Meseleyi başka türlü ifade edecek olursak, varolanlar ya kendi kendilerine, ya hiç bir şeyden veya herhangi bir şey tarafından üretilmiş olmalıdırlar. Duns Scotus’a göre herhangi bir varolanın kendisini üretmesi düşünülebilecek bir şey değildir. Aynı şey yokluk tarafından üretilme konusunda da geçerlidir. Dolayısıyla varolan, bizzat kendisi üretici olan bir başka şey tarafından üretilebilir olmalıdır.

Duns Scotus için Tanrı’nın varlığının kanıtlanması a posteriori (deney sonrası, deneyden çıkarılmış) bir tarzda gerçekleşmektedir. “Ona göre, Tanrı vardır yargısı analitik değil, sentetik bir yargıdır. Yani insanda, Tanrı’nın varolduğuna ilişkin doğuştan bir düşünce bulunmaz. İnsan, Tanrı’nın varlığına ancak Tanrı’nın yeryüzündeki etkilerini inceleyerek, bu etkilerden nedenlere doğru ilerleyerek ulaşabilir.

Zihnin asıl konusu olan bu ilk varlığın, yani Tanrı’nın kendisi nedensiz bir varlıktır. Yani yeryüzündeki tüm etkilerin nedeni olduğu halde, kendisinin bir nedeni yoktur. O kendi kendisinin nedenidir. Bu özelliklere sahip bir varlık aynı zamanda sonsuzdur, maddesizdir ya da salt biçimsel bir nedendir. Tanrı, etkindir, salt akıldır, salt istençtir. Tanrı her şeyi özgür istenciyle gerçekleştirir; dünya O’nun özgür ediminin kendiliğinden bir sonucudur.”

Iohannes Duns Scotus’un Ahlak Anlayışı: Duns Scotus’un ahlak anlayışı, onun irade hakkmdaki düşüncesi etrafında biçimlenmiştir. Duns Scotus, Bonaventura’nın da etkisiyle, iradenin akıldan biçimsel olarak ayrı olduğunu ve aynı zamanda akıldan daha asil olduğunu ileri sürer. Ona göre irade özgür bir güçtür (potentiel libéra). Bu yapısı itibarıyla da, doğal eğilimi olan akıldan daha üstündür; zira özü gereği özgürdür.

Akıl, doğrudan bir şekilde ve sorgusuzca hakikate yükselmektedir ve bundan dolayı da akıldışıdır (irrasyonel). Buna karşılık irade, akıl tarafından bilinen nesnesini özgür bir şekilde seçtiği sürece akılsaldır. Duns Scotus iradenin eylemine akılsal demektedir ki; ona göre akılsallık, akılla birlikte hareket etmek, eylemde bulunmaktır. Tam da bu nedenden dolayı, ona göre irade, doğası bakımından radikal bir biçimde akılsaldır.

Scotus ahlak anlayışını iradenin ve iyinin üzerine oturtmaktadır. İrade’nin doğanın genel işleyişine zıt bir yapısı bulunmaktadır. Başka bir deyişle, iradenin davranış biçimi ile doğanınki arasında bir farklılık bulunmaktadır. İrade, öyleyse, amacını bizzat kendisi üzerinden ve özgür bir şekilde belirlemekte, istemektedir. İrade, aynı zamanda, özgür bir şekilde belirlemiş olduğu hedefine ulaşmaya çalışırken, kendisini bu amaca taşıyacak şeyler üzerinde de özgürce eylemde bulunmaktadır. Bu amaç, her şekilde kendinde iyi olanın kendisidir.

Duns Scotus’a göre iki tür iyilikten söz etmek mümkündür. Bunlardan birincil olanı, şeylerin doğal düzenine göre değil; fakat doğru aklın buyruklarına göre biçimlendirilmiş, belirlenmiş olan nesneye yönelmiş olan iradeye bağlı eylemin kendisine ait olan bir iyilik türüdür. İkincil tarzda iyilik ise, davranışın biçimlendirilmesi esnasında yer ve zaman gibi çevresel koşulların dikkate alınması sonucunda ortaya çıkan hedefteki iyiliktir. Bu tarz iyilik, dolayısıyla, öncelikli olarak amacı ön planda tutmaktadır.

Duns Scotus, doğru aklın ortaya çıktığı yerin Tanrı’nın iradesinde biçimlenen doğal yasa olduğunu düşünmektedir. Ona göre, “İlahi irade iyinin nedenidir; bu durumun böyle olmasının nedeni, Tanrı’nın bir şeyin iyi olmasını istemesidir.”

İlahi iradenin biçimlendirmiş olduğu doğal yasanın yanında bir de pozitif yasadan söz etmek gerekir. Bu yasa türü, Tanrı’nın doğal yasayı olumlaması neticesinde oluşmaktadır. Yukarıda iki maddesinden söz ettiğimiz On Emir pozitif yasaya en güzel örnektir.

Pozitif yasa, doğal yasanın bilişsel ve ontolojik sınırlılıklarının üstesinden gelmek için Tanrı tarafından dikte edilen yasa olarak anlaşılmalıdır. Bu yasalar aracılığıyla insan, doğal yasayı düzgün bir biçimde yorumlama ve aydınlığa kavuşturma şansına da sahip olmaktadır. Doğal yasanın bu şekilde açıklığa kavuşturulması, insana, toplum içindeki hayatını nihai amaca en uygun biçimde düzenlemesi bakımında en etkin yardımı sunmaktadır.