Ünite 2: Laiklik ve Sekülerizm

Giriş

İnsan sosyal bir varlıktır, hak ve özgürlükler temelinde bir yaşam sürdürebilmesi birbiriyle ilişkili birçok kavramın gerçek mahiyetinin sorgulanmasını gerekli kılmıştır. Bir varsayım olarak ele alındığında “insan” en değerli varlık olarak kabul edilebilmiştir. Bu en değerli varlığın doğuştan getirdiği hak ve özgürlüklerin bir yandan korunabilmesi diğer yandan sınırlandırılması tartışmaları güncelliğini her zaman korumuştur.

Yüzyıllar boyunca insanoğlu, yönetilmiş ve yönetmiştir.

Bu yönetim ve yönetilme süreci içinde, insanın doğası gereği fıtratında yer alan “inanma” isteği ve ihtiyacı bir yerlere konumlandırılmıştır. Genel anlamda ‘din ve devlet işlerinin ayrılması’ olarak tanımlanan laiklik, yüzyıllarca geçmişi olan bir mücadelenin sonucu olarak var olmuştur.

Avrupa’da Orta Çağ karanlığının baş aktörü olan kilisenin egemenliğine karşı aklın egemenliğinin savunulması savaşında kilisenin mağlup olmasıyla ortaya çıkmıştır. Laiklik sayesinde Avrupa’yı karanlığa gömen din egemenliği ortadan kalkmış, dogmanın yerini akıl ve pozitif bilim almıştır. Aydınlanma çağı denilen bu dönemden sonra Avrupa Orta Çağ karanlığından kurtulmuş ve bugünkü çağdaş, bilimde ve sanatta gelişmişlik düzeyine ulaşmıştır.

Laiklik

Değişen dünya şartları, olaylar ve bakış açıları ülkeleri ve milletleri kendi içinde, bir süre sonra yeni oluşumlara itmiştir. Bu oluşumlar bir takım kitlelerin menfaatini sarstığından yer yer kanlı da olmuştur. Baskıcı otoriteler, içinde özgürlük ve akıl olan hiçbir yerde engel teşkil edememiş, yenilgiyi bir süre sonra kabullenmişlerdir ve insanlık kendi doğası içinde yeni fikirler ve oluşumlara gebe kalmıştır.

En ilkel toplumlarda bile din olgusu veya dinsel olan bir şeyler görülmüştür. Tarihi akış içerisinde din olgusu değişik niteliklere bürünebildiği gibi insanların dini inançları doğrultusunda davranış biçimleri de farklılık göstermiştir. İlkçağlarda Eski Mısır ve Eski Roma uygarlıklarında iktidar gücü kutsal sayılmıştır. Yönetim tanrısal iradenin bir ürünü olarak kabul edildiğinden kutsala gösterilen itaat yönetime de gösterilmiştir. Böylece yönetenler egemenlik güçlerini tanrısal bir iradenin yansıması olarak sunmuşlardır.

İnsanların kültürel yaşam biçimleri, bir anlamda sosyal anlamdaki süreçleri etkilediği gibi, psikolojik faktörleri de beraberinde getirmiştir. Coğrafyanın koşulları, kültürel birikim ve insanın yaşam mücadelesi içerisinde tutunmaya çalıştığı yapı, bir birliktelik doğurmuştur. İnsanın doğaya karşı kendisini savunma ihtiyacından ortaya çıkan din de, bir çeşit kendini savunma anlamı taşımaktadır. Bunu bir örnekle açıklayan Freud, dini küçük bir çocuğun ailesinden alacağı huzura benzetmiştir.

Genel bir tanım kapsamında laiklik, din ve devlet işlerini birbirinden ayıran sistemdir. Felsefi olarak; inanma eylemi ile değil, akıl ve mantık yoluyla düşünme yetisidir. Hukuki açıdan; devletin toplumun tüm dini inançlarına eşit mesafede ve karışmaksızın duruş sergilemesi; yönetimde de bu temeli benimsemesi üzerine inşa edilmiştir. Siyasi açıdan laiklik ise, yöntem ve kurallar bakımından toplumu ilgilendiren yasal düzenlemelerde, tavrını toplumsal mutabakatı temel alan ve yaptırım güçlerinden ayrı tutulan bir anlamda açıklanmıştır.

Laikliğe Kavramsal Bir Bakış ve Laikliğin Ortaya Çıkışı

Laiklik, siyasal iktidar sistemlerinin kaynağında, işlevlerinde din olgusunun olmaması gerektiğini savunan bir sistemdir. Laikliğin ilk büyük örneklerini Avrupa üzerinde Katolik Kilisesi ile düşünürler arasındaki mücadelede görmek mümkündür. Laisizm (laïcisme), Kilise’nin ve bu kuruma bağlı tüm kardinallik kuruluşlarının bulundukları bölgelerde, siyasi erkler üzerinde bir hak iddia etmesinin önüne geçmiştir. Dolayısıyla, Kilise’nin siyasi alanından çıkan yönetimler, kendi siyasi manevra sahalarını oluşturmuşlardır. Bu işleyiş, prensip olarak Avrupa’dan tüm uluslararası camiaya yayılmış ve daha bir evrensel anlayış kazanmıştır.

Terim olarak ele alınırsa; laik, “din işlerini devlet işlerinden ayrı tutan sistem” anlamına gelmektedir ve Fransızca laïque kelimesinden gelmektedir. Kökeni itibariyle, Avrupa’daki Kilise otoritesine bağlı olmayan organları ifade etmek için kullanıldığı düşünülen bu tabir, laisizm, yani anlayışın bir mekanizmaya dönüşmesi ile birlikte, dilimize laik ve laisizm olarak aktarılmıştır. Yapısı gereği ruhban sınıfına sahip Hıristiyanlık dininin gerekliliklerini siyasi erkten uzak tutan bu yapı, aslında doğrudan ruhban sınıfına mensup olmayan ifadesini ortaya çıkarmıştır. Aslında on beşinci yüzyılda başlayan Kilise’ye direniş hareketi, bu anlamda büyük bir neden yaratmıştır.

Fransız İhtilali’nin ardından, Fransa öncülüğündeki düşünür kitleleri, kiliseye var güçleri ile karşı koymaya başlamışlardır.

Laiklik, Batı toplumu içinde süreç içinde çıkmıştır. Onu ortaya çıkaran bir takım nedenler ve olaylar var olmuştur. Bunları kendi oluş şartları içinde tanımadan laiklik hakkında kesin bir hükme varılması doğru değildir. Fransa’da ortaya çıkan bu temel laiklik yapısı içerisinde, sürecin tamamlanmasına kadar yaşanan mücadeleler buna ispat niteliğindedir. Laiklik, Kilise’nin tüm baskılarına, yerel yönetimlerdeki uygulamalarına, dinden çıkarma (aforoz), giyotin, dışlama ve benzeri sosyo- kültürel yapıya zarar veren tüm etmenlere kaşı verilen topyekûn bir mücadelenin eseri olmuştur.

Avrupa’da laikliğin ortaya çıkışı, tarihte toplumsal ve maddi açıdan büyük bir temel anlamına gelmiştir. Çünkü Kilise’nin yıllar boyu süren bağnaz, sömürücü yeri geldiğinde kan akıtan tutumunu yok etmek kolay olmamıştır. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında, önce Amerika’da başlayan bağımsızlık mücadelelerini takiben, Fransa’da sınıflar arasında çıkan anlaşmazlıklar ve devamında gelen büyük halk hareketleri, devlet ile din münasebetlerinin yeni bir düzene konulması suretiyle yeni bir gündem maddesi oluşturmuşlar ve laik devlet tipi de aynı gündemde yerini almaya başlamıştır. Özetle Amerika ve Fransa’daki iki büyük halk hareketi, laik devlet tipinin temellerini teşkil eden başlıca prensipleri ortaya koymuştur.

Dünya’da ve Türkiye’de Laiklik Modelleri

Laiklik kelimesinin Türkiye’de ilk kez kim tarafından ve ne zaman kullanıldığı tam olarak bilinmese de laiklik çerçevesinde değerlendirilebilecek bazı uygulamaların Osmanlı döneminden bu yana mevcut olduğu bilinmektedir. Sosyolojik araştırmalarıyla ünlü Ziya Gökalp, 1917 yılında toplanan İttihat ve Terakki Kongresi’ne sunduğu öneride şeyhülislamlığın kaldırılmasını teklif etmiştir. Daha sonra, hukuki zemindeki karşılığı ise 1924’te gündeme gelmiş ve “Halifelik” Makamı’nın kaldırılması ile birlikte, Türkiye’de yeni bir dönem başlamış ve 1937 yılında anayasadaki yerini almıştır.

Laikliğin farklı modelleri, ülkelerin taşıdıkları özelliklere göre tercih edilmiştir. Bir ülkenin siyasi, sosyal, ekonomik yönleri o ülkenin laiklik modelini belirlemede farklı ölçütlerdir. Bunun temelinde, on beşinci yüzyıldan hareketle ortaya çıkmış olan Machiavelli ve Luther’in fikirleri çerçevesinde şekillenmiş bir anlayış bulunmaktadır. Özellikle Machiavelli, Roma ve Antik Yunan araştırmalarında, sosyal yaşamı temel alan incelemelerde bulunduğundan, bu konudaki etkisi belirgin olarak Batı düşünce sisteminde hissedilmiştir. Avrupa’nın, Yunan kültürü üzerine inşası sırasında ortaya çıkan kalıplar ve laik anlayışa bakış da bu temeller üzerine oturtulmuştur.

Sekülerizm

Latince kökenli bir kelime olan Sekülerizm, teokrasinin karşısında duran kavram olarak devletin işleyiş sistemlerinde ve siyasi yapılanma da dinin ayrı tutulmasının ötesinde farklı anlamlara gelmektedir.

Sekülerizm, laikliğe alternatif olarak düşünülen ve onun yerine kullanılabilen bir terimdir. Dünya dillerinde daha çok kullanılan yakın anlamlı bir sözcüktür.

Sekülerizme Kavramsal Bir Bakış

Tanımlamasında laik sıfatını kullanan bir devletin örgütlenmesi, hukuku, yasaları uygulaması hiçbir dinin dünya görüşü ve kurallarıyla ilişkili değildir. Laik bir devlet yurttaşlarının tek tek sahip olduğu dinlerle de, dinsiz olmalarıyla da ilgilenmemektedir. Esas olan temelinden herhangi bir dini normu içermemiş olmasıdır.

Sekülerizmin Ortaya Çıkışı ve Farklı Düşünürlerin Yaklaşımları

Sekülerizm, matbaa ile birlikte, İncil’in çoğaltılmasını takiben gelinen süreçte Avrupa gündemine oturmuş, yönetimi ve insanların sosyolojik yaşantılarını sorgulayan bir mekanizma oluşmasında etkili olmuştur. Katolik Kilisesi’ne karşı girişilen yerel direniş hareketlerinin temelinden ortaya çıkan bu yaklaşıma dair, Thomas Hobbes {1588-1679} ve John Locke {1632-1704} gibi isimler, çeşitli çalışmalar yapmışlardır.

Zamanla, tekniğin ilerlemesi ve sosyolojik anlamda Kilise’nin baskısının kırılmasıyla birlikte başlayan Protestanlık hareketleri ile de, Martin Luther’in öğretileri üzerinde yeni bir anlayış şekillenmeye başlamıştır. Yaşanan savaşlar ve yıllarca süren bilim-inanç arasındaki çeşitli kavramsal çatışmalar, tüm bu çabaların ürünü olarak yerini başka türden anlayışlara bırakmıştır. Ancak ne olursa olsun, anlayış üzerindeki değişim, sadece Kilise’nin güç kaybetmesine sebep olmuştur. On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda rahatsız olan düşünür kitle, on dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde bir adım daha önde bir itirazda bulunarak, yönetim kademesinde olduğu gibi, aynı zamanda sosyal yaşantıya müdahalede de, bir farklılık arayışı ihtiyacı olduğunu söylemişlerdir.

On dokuzuncu yüzyıl, hem Amerika hem de başta Almanya olmak üzere tüm Avrupa için bir kırılma noktasını teşkil etmektedir. Yükselen değer olan bürokratik yönetim kademelerinin üstünlüğüne dayalı teknokratik anlayış, düşünürleri de, bu çaba içerisinde yorum yapmaya yönlendirmiştir. Zira yapının muhafazasının ancak bürokratik bir yönetim kademesi ile mümkün olabileceği inancı oluşmuştur. Özellikle, mevcut sistemi denetleyecek bir sistem, bir üst yönetim mantalitesine karşı doğan ihtiyacın temelinde de bu yatmaktadır.

Tarihi süreç içerisinde, sekülerleşme, farklı bilim adamlarınca değişik yönleriyle ortaya konmaya çalışılmıştır. Milletler bu kavramı yer yer bünyelerine almış, yer yer almak zorunda kalmış ve ayrı modellerle birbirlerinden etkilenerek yaşamışlardır. Modern devlet sürecinin normal ve olası bir hali olan sekülerleşme hiç şüphesiz insan var oldukça ve yönetip- yönetildikçe, inanmak istedikçe varlığını devam ettirecek bir kavram olmaya devam edecektir.

Sekülerizm ve Laiklik Arasındaki Farklar

Laiklik bir devletin işleyişini neyin belirlememesi gerektiğinin altını çizerken; sekülerizm, toplumsal açıdan belirlemesi gerektiğini belirtmektedir. Laiklik, din ile devlet arasında yönetim ve yürütme açısından bir mesafe belirlerken; sekülerizm, dünyevi olanı, dünyevi işleri önemsemekle ilgili bir öğretidir.

Seküler Yaklaşımın Sosyo-Kültürel ve Dinsel Yaşama Etkileri

Sekülerizm dini tümüyle dışlamamaktadır ve birçok çalışmada din karşıtlığını öngören bir yaklaşım olmadığı vurgulanmaktadır. Fakat bir modern çağ önerisi yaklaşımı sergileyen bu olgu, bireyleri sosyo-kültürel yaşamın tüm işleyişinde dinsel dogmaların kalıplarından kurtarmayı öngörürken, modern toplum düzeninde kuşkusuz ki en fazla etkiyi bireylerin dinsel bağlılığı ve dini inancın davranışlar üzerindeki örfi düzenleyiciliği üzerinde bırakmaktadır.

Bireylerde dini inanç, bağlılık derecesi ya da vicdanın ön planda tutulmasını sağlayabilecek diğer metafiziksel öğeler, toplumsal işleyişte ahlakilik dengesinin kurulmasına katkıda bulunurken, modern dünyanın işleyiş niteliğinin değişimini öngören seküler teori, bu dengenin kurulmasında hiçbir şeyi ölçüt kabul etmemeyi önerirken, aslında kişileri sınırsız bir özgürlük girdabının içine sürüklemektedir. Bu noktada toplumsal düzen ve sosyokültürel yaşamdaki işlerlikte hukuki boyut öncesinde en büyük sorumluluk kişinin kendisine yüklenmiştir.

Seküler yaklaşımın bu sıralanan değişimlere doğrudan bir katkı sağlayıp sağlamadığı tartışılsa bile, günümüz modern ve teknolojik toplumların dini ve diğer metafiziksel öğeleri gitgide unutturan açılımlar yaşadığı ve bu açılımların yaşamsal döngüyü derinden etkilediği ve dönüştürdüğü bir gerçektir. Artık kültürel değerler ve toplumsal işleyişin düzenlenmesinde önemli katkıları bulunan örfi kuralların etkisi ve insanlar üzerindeki yaptırım gücü gitgide azalmakta, bireyler her geçen gün vicdani yükümlülüklerinden biraz daha arınmaktadır.