Ünite 1: Kuruluş Dönemi

Selçuklular’ın Kökeni

Selçuklular, XI-XIV. yüzyıllarda Türkistan, Horasan, İran, Afganistan, Irak, Suriye ve Anadolu’da şubeler halinde hüküm sürmüş olan devletin ve onu yöneten hanedanın adıdır. Selçuklular’ın bilinen ilk atası Dukak’dır. Yenikent yabgusunun hizmetinde sübaşı olarak görev yapmakta idi. Dukak’ın ölümü üzerine yerine oğlu Selçuk sübaşı oldu. Selçuk Bey’in torunlarının kurduğu devlet devrin kaynakları tarafından, onun adına nisbetle Selçukiyyan, Selaçıka, Al-i Selçuk (Selçuklu ailesi) olarak kaydedilmiştir.

Selçukluklar ve Oğuzlar

Selçuklular’ın Oğuzlar ’ın Kınık boyundan geldiği ittifakla kabul edilmektedir. Oğuzlar, içlerinden Selçuklular ve Osmanlılar gibi iki önemli hanedan çıkararak Türk Tarihinin XI. yüzyıldan günümüze kadar olan akışını değiştiren büyük Türk topluluğudur. Oğuzlar X. yüzyılda bir yabgu tarafından idare edilmekte idiler. Oğuz Yabguluğu’nun başkent Yengikent’den başka Sabran, Sütkent, Karaçuk, Barçınlıgkent ve Cend gibi şehirleri de vardı. Yarı göçebe bir hayatları olduğu için başlıca üretim alanları hayvancılık (at, koyun, deve) ve kendilerine yetecek kadar ziraat idi.

Oğuz yabgularının Hazar Kağanlığı veya Karahanlılar’ a bağlı oldukları ileri sürülmektedir. Hazar Kağanlığı VIIX. yüzyıllarda Karadeniz’in kuzeyi ve Doğu Avrupa’da; Karahanlılar ise IX- XIII. yüzyıllarda Doğu ve Batı Türkistan’da hüküm sürmüş Türk hanedanlarıdır.

İbn Fadlan, seyahatnâmesinde Oğuzlar’a ilişkin aralarında müslüman olanlar bulunmakla birlikte, çoğunluğun eski Türk dinine (Gök-Tanrı inancı) mensup olduklarını bildirmektedir.

X. yüzyılın ikinci yarısında, Kıtaylar’ın Moğolistan’dan sürülmesi Kıpçak boy birliğinin dağılması sonucunu doğurdu. Oğuzlar kuzey komşuları olan Türk boylarının kaynaşması ve göçleri sebebiyle ciddi baskıya maruz kaldılar. Bu olayın yarattığı siyasi, sosyal ve ekonomik sarsıntılar, Oğuzlar’ı da yerlerinden oynattı. Onların bir kısmı Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlara ve Doğu Avrupa’ya göç ettiler.

Cend’e Göç

Selçuk Bey az sayıdaki kaynağın verdiği belirsiz bilgiye göre, 960 veya 985 yılında, Yengikent’ten, yine Yabgu’ya bağlı olan Cend şehrine geldi. Cend Seyhun’un güney kıyısında, yani İslâm medeniyet dairesi içerisinde bulunuyordu. Yanında 100 kadar atlı ile buraya gelen Selçuk Bey, bölgenin şartlarını kısa sürede analiz ederek müslüman olmaya karar verdi. Selçuk Bey’in bu kararı almasında, daha önce bölgeye göç etmiş olan soydaşlarının kendisine katılmasını sağlamak arzusunun da önemli bir etken olduğu anlaşılmaktadır.

Sâmânoğulları ve Karahanlılar’la İlişkiler

Türkler, Maveraünnehr’in Emeviler tarafından fethinden itibaren ve Talas Savaşından sonra İslâm dinini, artık kitleler halinde kabul etmeye başlamışlardı. X. yüzyılın başlarında önce İdil Bulgarlar’ı, kısa bir süre sonra da Karahanlılar müslümanlığı seçtiler.

Karahanlılar böylece Sâmânoğullarının Türkistan’da yürüttükleri cihad faaliyetlerinin önünü kesip, onların Türkistan’daki askerî ve siyasî ilerleyişlerini durdurdular.

Bir süre sonra ise doğrudan Sâmânoğulları’nı hedef alan bir dış politika yürütmeye başladılar. Karahanlı ailesinden batı bölgesinin yöneticisi olan Kılıç Buğra Han Harun, Seyhun’un doğusundaki İsficab, Taşkent gibi şehirleri aldıktan sonra 992 yılında Sâmânoğulları’nın başkenti olan Buhara’yı işgâl etti. Selçuk Bey, Sâmânî emirinin yardım isteğine, oğlu Arslan Bey idaresinde kuvvet göndererek cevap verdi. Sâmânoğulları emiri, bu yardım karşılığında Selçuklular’a Buhara yakınlarındaki Nur kasabasını yurtluk olarak verdi.

Bu sırada artık iyice yaşlanmış olan Selçuk Bey ise hâlâ Cend’de oturuyordu. Ailenin ve onlara bağlı Oğuzlar’ın yönetimi hayattaki büyük oğlu Arslan’ın idaresinde gibi görünüyordu. Ancak Selçuk Bey babaları Mikail bir gazada şehit düşmüş olan Çağrı ve Tuğrul’u özel itina ile liderliğe hazırlayarak kendisi büyütmüştü.

Oğuzlar bağlı bulundukları beylere nisbetle, Yabgulular, Yinallular, Kızıllular gibi adlarla anılmışlardır. İslâm kaynaklarında müslüman Oğuzlar için Türkmen adı giderek yaygınlaşırken devletin kurulmasından sonra da genellikle hanedanın adına göre Selçuklular şeklinde zikredilmişlerdir.

Karahanlılar Maveraünnehir’e hâkim olunca, düşmanlarına yardım eden Selçuklular onlarla karşı karşıya kaldılar. Karahanlılar hem bu sebeple hem de, aynı müslüman Oğuz (Türkmen) kitleye hitap ettikleri için, kendilerine rakip olarak gördükleri Selçuklular’dan pek hoşlanmıyorlardı. Çağrı ve Tuğrul Beyler bu sebeple yoğun baskıya maruz kaldıkları Maveraünnehir’den çıkış yolu aradılar. İki kardeş bir kısım kuvvetleri ile doğuya göçerek Karahanlı büyük kağanı Togan Ahmed Han’ın hizmetine girdiler.

Türkler’de ailenin, boyun veya devletin başına kimin geçeceği daima çatışma konusu idi. Çünkü meselâ ölen hükümdarın yerine çoğunlukla büyük oğulun geçmesi fikrine itibar edilmesine rağmen, savaşları önleyecek kuvvette bir veraset kanunu yoktu. Kut inancı dolayısıyla, ailenin tüm erkek üyeleri tahtta/riyasette hak sahibi oldukları inancıyla mücadeleye girebiliyorlardı. Arslan Yabgu ve Çağrı-Tuğrul Beyler ile sonraki kuşaklar arasında devam eden mücadelenin başlıca sebebi de bu anlayış idi.

Çağrı Bey’in Doğu Anadolu Keşif Akını

Çağrı Bey yaklaşık 3 bin kişilik bir kuvvetle Rum (Anadolu) seferine çıktı (1016). Karahanlı ve Gazneli topraklarından gizlice ve süratli bir şekilde Azerbaycan’a ulaştı. Burada hayatlarını geleneksel olarak Rum’a gaza ederek geçirmekte olan soydaşlarının kendisine katılımıyla güçlendi. Çağrı Bey ilk olarak Van bölgesinde Bizans’a bağlı Vaspuragan Ermeni Prensliği topraklarına girdi. Türk askerleri kılık-kıyafetleri, savaş usulleri ve süratleri ile büyük şaşkınlığa sebep oldular. Ermeni prens Senekherim onlarla savaşmaya dahi cesaret edemedi. Bölgeyi yağmalayan Çağrı Bey pek çok esir ve ganimet alarak yoluna devam etti. Anı(Kars)’daki Ermeniler, Arran’daki Şeddâdoğulları ve Gürcistan topraklarına akınlarını sürdüren Çağrı Bey, 4-5 yıl süren gazâ hayatından sonra Türkistan’a geri döndü (1021).

Çağrı Bey’in Anadolu seferi Bizans’ın Doğu Anadolu politikasını kökten etkileyecektir. Zira küçük bir akında bile Türkler’in karşısına çıkmayan Ermeniler bu gerekçe ile Bizans tarafından İç Anadolu bölgesine göç ettirilmişlerdir. Zira Bizans zaten mezhep çatışmaları dolayısıyla çatışma hâlinde bulunduğu Ermeniler’e, muhtemel bir Türk tehdidi karşısında artık güvenemeyeceğini anlamış bulunuyordu. Bu sebeple Van ve Kars hattındaki Ermeniler, 1021-1064 yılları arasında kendilerine iç Anadolu’da verilen yerler karşılığında buralardan çıkarılmışlardır.

Arslan Yabgu’nun Esir Edilmesi

1024 yılında Karahanlıların tahtında Yusuf Kadır Han vardı. Ancak kardeşi Ali Tegin onun hükümdarlığını tanımadı. Ali Tegin bu hâkimiyet mücadelesinde Arslan Yabgu’nun askerî gücüne dayanmaktaydı. Bu durum ayrıca Gazneliler’in Ceyhun ötesi hedefleri için de engel teşkil ediyordu. Yusuf Kadir Han ile Gazneli Sultan Mahmud, 1025 yılında Semerkant yakınlarında buluştular. İran-Turan meselelerinin konuşulduğu bu görüşmede, Ali Tegin ile Arslan Yabgu’nun bertaraf edilmesine karar verildi. Ali Tegin, Sultan Mahmud’un ordusuyla Türkistan’a girdiğini duyunca çöle kaçtı. Arslan Yabgu ise yakalanıp Hindistan’daki Kâlincâr kalesinde hapsedilerek 1032 yılında ölene kadar orada kaldı.

Arslan Yabgu’ya bağlı oldukları için Yabgulular olarak anılan Oğuzlar’dan yaklaşık 4000 çadır halkı, Sultan Mahmud tarafından söz konusu anlaşma gereğince Horasan’a nakledildi.

Çağrı ve Tuğrul Beyler’in Riyâseti

Arslan Yabgu’nun hapsedilmesi üzerine Selçuklu ailesi ile onlara bağlı Oğuzlar’ın liderliğini, Çağrı ve Tuğrul kardeşler üstlenmiştir.

Maveraünnehir’de bağımsız bir Karahanlı şubesi oluşturmaya çalışan Ali Tegin, kaybettiği askerî gücü yeni Selçuklu liderlerinden sağlamayı plânlıyordu. Çağrı ve Tuğrul Beyin Amcası Yusuf Yinal’a yabgu unvanı verip ailenin başına geçirmeyi; yani her şeye rağmen mücadeleye devam edecek güçleri bulunduğu anlaşılan Selçuklu ailesini parçalamaya teşebbüs etti. Ali Tegin buna muvaffak olamayınca üzerlerine ordu gönderdi. Selçuklular, Yusuf Yinal da dâhil olmak üzere çok kayıplar verdiler. Ertesi sene (1030) büyük bir orduyla Ali Tegin’in üzerine yürüyen Çağrı ve Tuğrul Bey intikamlarını almaya muvaffak oldular.

Gazneliler’e bağlı Harizm valisi Altuntaş da, ihtiyaç hâlinde askerî güçlerinden yararlanmak düşüncesiyle, Selçuklular’a kendi topraklarında kışlaklar verdi. Selçuklular artık yazları Buhara Nur civarında, kışları Harizm’de geçiriyorlardı.

Horasan’a Göç ve Gazneliler’le Savaşlar

Çağrı ve Tuğrul Beyler idaresindeki Selçuklular, artık Harizm ve Maveraünnehir’de kalmanın dayanılmaz zorlukları karşısında Horasan’a göç ettiler (Mayıs 1035). Ceyhun Nehri’ni 4.000 kişi civarında bir kuvvetle geçen Selçuklular Horasan’ın kuzeyinde Nesâ, Ferave bölgesini istilâ ettiler. Bununla birlikte Gazneliler’in Horasan valisine bir mektup göndererek, Harizm ve Maveraünnehir’de yaşama şansları kalmadığı için izinsiz olarak Sultan’ın topraklarına girdiklerini bildirdiler. Musa Yabgu, Çağrı ve Tuğrul Bey adına gönderildiği anlaşılan mektupta bundan dolayı özür beyan ediyor, Nesâ ve Ferave’nin kendilerine verilmesi karşılığında içlerinden birisinin daima Sultan’ın yanında bulunacağını, diğerlerinin de ona sadakatle hizmet edeceklerini taahhüt ediyorlardı.

Nesa Savaşı

Çağrı ve Tuğrul Beyler, Gazneliler’e karşı politik bir nezaket gösterseler de hedefleri bundan daha fazlaydı. Uzun yıllardır yurt bulmak mecburiyeti ile oradan oraya göçen Oğuzlar Selçuklu ailesinin etrafında toplanarak güçlerini giderek arttırmakta idiler. Buna rağmen Sultan Mesud, Selçuklu başbuğlarının tekliflerini geri çevirdi. Oysa devlet ileri gelenleri, önceki olaylardan da ders çıkarmış olarak Selçuklular’ı tahrik etmemeyi öneriyorlardı. Sultan Mesud, Beg-Toğdı adlı komutan idaresinde 15.000 kişilik bir orduyu Selçuklular’ın üzerine sevk etti. Horasan’a geleli henüz bir ay olmasına rağmen 10.000 savaşçı çıkaracak bir güce erişen Selçuklular Gazne ordusunu Nesâ’da meydana gelen savaşta hezimete uğrattılar (Haziran 1035).

Sultan Mesud tarafından hil’at, at, eğer takımı ve menşur gibi hâkimiyet sembolleri gönderildikten başka Nesâ, Ferave ve Dihistan da onlara bırakıldı. Selçuklular, Nesâ Tuğrul Bey’e, Dihistan Çağrı Bey’e, Ferave ise Musa Yabgu’ya verilmek üzere toprakları aralarında bölüştüler.

Nüfuslarının giderek artması üzerine kendilerine verilen yerlere sığmamaya başladılar. Selçuklu akınları Cüzcan’dan Belh’e kadar genişledi. Sultan Mesud onları durdurmak üzere Hâcib Sübaşı yönetiminde 15.000 kişilik bir orduyu Horasan’a gönderdi. Selçuklular bu tedbirler karşısında işgal ettikleri yerlerden Nesâ ve Ferave’ye çekildiler.

Serahs-Talhâb Savaşları ve Selçuklular’ın Devlet İlânı

Sultan Mesud durumdan haberdar olunca, meselenin çözüldüğünü düşünerek Hindistan’a sefere çıktı (Ekim 1037). Selçuklular ise kışın bastırması üzerine Horasan’daki Gazne ordusuna küçük saldırılar düzenleyerek yeniden karışıklıklar çıkardılar. Durumdan haberdar olan Sultan sübaşıya derhal saldırı emrini verdi. Selçuklular sayıca çok ve donanımı bakımından da ağır olan Gazne ordusunu, küçük hafif süvari birlikleri ile vurup kaçarak hırpalıyorlardı. Fakat Gazne ordusuna karşı Serahs ’ta girdikleri ve bir gün boyunca süren savaşı ezici bir üstünlükle kazandılar (Mayıs 1038).

Horasan’ın merkezi olan Nişabur ise zaferden 12 gün sonra, İbrahim Yinal tarafından Tuğrul Bey adına teslim alındı. Şehir ahalisi doğal olarak Selçuklular’a direnmedi. İbrahim Yinal Cuma günü hutbeyi “es-Sultanü’lMuazzam” unvanıyla Tuğrul Bey adına okuttu. Daha sonra 3.000 kişilik seçme bir kuvvetle şehre gelen Tuğrul Bey burada Sultan Mesud’un sarayında tahta oturarak “sultan” ilân edildi.

Sultan Mesud, son olayla adetâ şok oldu. Selçuklular’a karşı onların eski düşmanları Cend meliki ile işbirliği yaptığı gibi, Herat ve Merv’e de ordular yolladı. Kendisi de yine iyi donanımlı bir ordu ile Belh’e hareket etti (Ekim 1038). Çağrı Bey de bu arada, Sultanın ilerleyişine rağmen, Faryâb ve Tâlekân’ı yağmalıyor, Belh’e doğru ilerliyordu. Sultan Mesud, Selçuklular’ı Horasan’dan atmak kararı ile Serahs’a doğru hareket etti. Saldırılarına devam eden Çağrı Bey, Mesud’un ordugâhına baskın düzenleyerek ona ait bir fili götürdü. Çağrı Bey çok öfkelenen Sultan’ın kendisini izlemesi üzerine Ulyâ-âbâd denilen yerde Gazne ordusunun karşısına tek başına çıktı. Kuvvetlerini kademeli olarak yenileyerek savaşa sokan Çağrı Bey, Sultan Mesud’un harbe doğrudan müdahalesiyle yenilgiye uğradı (Nisan 1039).

Ancak Sultan Mesud 1039 yılı Mayıs ayı sonlarında yeniden harekete geçti ve Serahs’a yöneldi. Gazne ordusunun gücünden endişeye kapılan Selçuklu liderleri Serahs’ta toplanarak durumu müzakere ettiler. Tuğrul Bey Gazne ordusunun takip edemeyeceği bir yere çekilmeyi önerdi. Fakat diğer Selçuklular ve Ulyâ-âbâd’da yenilmiş olmasına rağmen Çağrı Bey bu fikre şiddetle karşı çıktılar. Horasan’dan kıpırdamaları halinde başka bir yerde tutunmanın zorluklarını ve Gazne ordusunun zayıf yönlerini ileri sürerek savaşmaya karar verdiler. Selçuklu ordusunun mevcudu 20.000 kadar olup, Gazne ordusu ise hemen hemen üç katı ve fillerle desteklenmekteydi. İki ordu Talh-âb denilen yerde karşılaştı. Küçük çaplı çatışmalar sürerken Sultan Mesud, Ramazan’da kan dökmek istemediği için bayramı bekledi. Bayram namazı sırasında Selçuklular’ın ok yağmuruna tutulan Gazne ordusu, bizzât Mesud’un sevk ve komuta ettiği bir meydan savaşına girdi. 27 Haziran 1039 tarihinde Selçuklu ordusu bir kere daha yenilgiye uğradı.

Yeni bir saldırı için zamana ihtiyacı olan Mesud, vezirinin önerisi ile Selçuklular’la yeniden barış yaptı (AğustosEylül 1039). Buna göre Selçuklular Nesâ, Baverd ve Ferâve’ye çekilecek, yani Merv, Serahs ve Nişabur’u boşaltacaklardı. Gazne sultanı da güvence olarak Herat’a çekildi. Her iki taraf da barışa inanmıyor, dolayısıyla savaşa hazırlanıyorlardı. Sultan Mesud sonbaharda özellikle Tuğrul Bey’i yakalamak niyetiyle çok süratli bir harekâta başladı. Selçuklular onun yaklaşması üzerine çöle çekildiler.

Sultan Mesud 16 Ocak 1040’da Nişabur’a girdi. Tuğrul Bey’in oturduğu tahtı parçalattı, atlarını bağladığı ahırları ateşe verdi, Tuğrul Bey ile işbirliği edenleri cezalandırdı. Horasan’da kıtlık olması sebebiyle kış, her iki taraf için de çok zor geçti.

Mart ortasında yeniden harekete geçen Sultan Mesud, kıtlığın devam ettiği Horasan’da ordusu büyük sıkıntılar çekerek, Tus-Baverd üzerinden Mayıs ayı ortalarında Serahs’a ulaştı. 16 Mayıs’ta ordunun ihtiyaçlarını sağlamayı umarak Serahs’tan Merv’e doğru harekete geçti. Selçuklular bunun üzerine, daima yaptıkları gibi, bir kurultay toplayarak durumu görüştüler. Tuğrul Bey yine çöle çekilmeyi teklif etti. Ancak bunun peşin yenilgi olduğunu, oysa savaşırlarsa kazanma şanslarının olduğunu düşünen Çağrı Bey’in ısrarı ve diğer Selçuklu başbuğlarının da onu desteklemesi üzerine nihaî bir savaşa karar verdiler.

Dandânakân Savaşı

Nihayet Dandânakân yakınlarında karşı karşıya gelen iki ordu üç gün sürecek bir kader savaşına başladı. Selçuklular küçük birlikler hâlinde yıpratma savaşı veriyorlardı. Gazne ordusunun dayanılmaz hâle gelen su ihtiyacını karşılamak hayatî bir mesele idi. 23 Mayıs Cuma günü Dandanakan kalesine ulaşan Gazne ordusu, kale kapıları kendilerine açılmamakla birlikte, ahalinin surlardan sarkıttığı su testileri ile bir miktar ihtiyacını giderdi. Kale dışındaki dört kuyu Selçuklular tarafından leş atılarak kullanılmaz hâle getirilmişti. Kuyuların açılması durumunda bile, ordudaki çok sayıda hayvanının ihtiyacını karşılamayacağı açıktı. En yakın su kaynağı ise 5 fersah mesafede idi. Sultan Mesud kuyuların temizlenmesi fikrini kabul etmeyip hareket emrini verdi. Ancak ordunun böyle bir durumda ileride bulunan su kuyularına doğru harekete geçmesi felâketin başlangıcı oldu. 370 saray gulâmının geceleyin kaçarak daha önce anlaştıkları Selçuklu saflarında savaşa girmesi de bardağı taşıran son damla oldu. Selçuklu ordusunun bu intizamsız kuvvetlere şiddetle hücum etmesi Gazne ordusunu darmadağın etti.

Böylece tarihin sayfalarında önemli dönüm noktalarından biri olarak yer alacak büyük bir savaş daha sona ermiş oldu. Selçuklular 16.000 kişilik ordularıyla kendilerinin neredeyse beş katı olan bir orduyu hezimete uğratmışlardı. Selçuklu ordusu bir devletin kuruluşu için temel esas olan aynı soydan insanların kayıtsız-şartsız dayanışmasıyla, aynı davaya baş koymuş, her şartta kazanmak mecburiyetinde olan savaşçıların ruh haliyle hareket ediyordu. Gazneli ordusu ise, muhtelif milletler üzerinde hüküm süren bir iktidarın, kaçınılmaz olarak bu milletlerden oluşturduğu, ortak menfaâtlerden çok şahsî çıkarların gözetildiği ahenksiz bir kalabalıktı.

Gazneliler bu yenilgi sonucunda en önemli eyaletlerinden olan Horasan ve Harizm’i kaybettiler. Ancak Afganistan ve Kuzey Hindistan’da bulunan topraklarına çekilip 1187 yılına kadar siyasî varlıklarını sürdürdüler.

Devletin Kuruluşu ve Yapılanması

Zaferden sonra Selçuklular hemen bir kurultay topladılar ve devlet ilân ettiler. Ancak asıl büyük kurultayı bir ay içerisinde Merv’de yaptılar. Tuğrul Bey bir kere daha sultan ilan edildi. Çağrı Bey’e melik unvanıyla Merv merkez olmak üzere Horasan’ın doğusu; Musa Yabgu’ya ise Herât’tan itibaren Afganistan yönünde zapt edeceği yerler verildi. Hanedanın ileri gelenlerinden bir kısmına da, bu üç liderden birisine bağlı olmak kaydıyla bazı yerler verildi.

Selçuklu Devleti’nin kuruluşu aşamasında yapılan bu iş bölümü, pek çok araştırmacı tarafından Türk devlet geleneğine dayanan bir uygulama olarak değerlendirilmekle birlikte; ilk olma özelliği taşıyan yönleri de vardı. Geleneğe göre Türk Devleti’ni Tanrı tarafından kendisine kut verilmiş olan tek bir hükümdar yönetirdi. Ülke toprakları yönetim bakımından hanedan mensupları arasında bölüşülürdü. Ancak bu görevliler hükümdarın hükümranlık yetkisine ortak değillerdi ve gerektiğinde idare alanları da değiştirilirdi. Yani ülke hanedanın ortak mülkü değildi. Yönetim yetkisi, millet adına hükümdarın elinde ve hanedanın ortak sorumluluğunda bulunurdu.