Ünite 7: Kültürün Toplumsal Simge Üretme Özelliği: Kalıcı ve Dönüştürücü Öğeler

İletişim, Anlam ve Göstergeler

Göstergeler ve kodlar içeren iletişim; bir aktarma ya da alımlama ve bir toplumsal ilişkiler pratiğidir. Bir başka deyişle; iletiler aracılığıyla toplumsal etkileşimi sağlar ve kültürel yaşamın merkezinde yer alır. İletişim araştırmalarında iki temel yönelim göze çarpmaktadır. Birinci okul, iletişimi iletilerin aktarılması süreci olarak görür. İkinci okul, iletişimi anlamların üretimi ve değişimi olarak nitelendirir. Bu okul için iletişim araştırması, metin ve kültür araştırmasıdır ve bu süreçte göstergebilim yöntemini kullanır.

Bir dil bilimci olan Roland Barthes’a göre anlam; yazar, okur ve metin arasında bir müzakere sürecidir. Barthes’a göre; anlamlandırmanın iki düzeyi vardır. Bu düzeyler;

  • (a) düz anlam ve
  • (b) yan anlam olarak sıralanmaktadır.

Göstergenin, ortak duyusal, aşikâr anlamına gönderme yapması düz anlam iken; yan anlam; göstergenin, kullanıcıların, duygularıyla ya da heyecanlarıyla ve kültürel değerleriyle buluştuğunda meydana gelen etkileşimi betimlemektedir. Bir başka deyişle, düz anlam “ne” sorusu ile ilgilenirken; yan anlam “nasıl” sorusu ile ilgilenir.

Mit; bir kültürün, gerçekliğin ya da doğanın bazı görünümlerini açıklamasını ya da anlamasını sağlayan bir öyküdür. İlkel mitler; yaşam ve ölüm, insan ve tanrılar, iyi ve kötü hakkındadır. Bizim çağdaş mitlerimiz erillik ve dişilik, aile, başarı, Kemalizm, bilim vb. ile ilintilidir. Barthes’a göre mit; bir şey üzerinde fikir yürütmek, onu kavramlaştırmak ya da anlamının kültürel yoludur ve birbirleriyle ilişkili kavramlar zinciri gibidir. Değiştirilmek istendiğinde, bu zincirden bazı halkalar çıkarılıp yerine yenileri koyulur. Mitlerdeki değişme devrimsel değil; evrimseldir. Mitler kendi kökenlerini, siyasal ya da toplumsal boyutlarını gizlerler. Mit, oluşturduğu anlamları, doğanın bir parçası gibi sunarak tarihsel kökenlerini gizler, böylece bu anlamları evrenselleşir; bunların, yalnızca değişmez değil, aynı zamanda, âdil ve makul görünmelerini de sağlar.

Bir nesne, toplumsal uzlaşım ve kullanım aracılığıyla başka bir şeyin yerine geçmesini olası kılan bir anlam kazandığında “simge” haline gelir. İşaret ise; toplum içinde kullanılmakla beraber, anlamı nötr olan bir soyutlaştırmadır ve simgeden farklıdır.

Kültürel Çalışmalar ve Popüler Kültür

Kültürel çalışmalardaki “kültür” kavramı, estetik anlamdan çok; siyasal anlamıyla tanımlanmaktadır. Aynı şekilde, bu çalışmaların nesnesi gündelik yaşamın konusu ve uygulaması olarak ele alınan kültürdür. Kültürel çalışmalar, siyasal açıdan ele aldığı kültürü, bir “çatışma ve mücadele alanı” olarak görür. Bu bakış açısına göre; kültür, ayrıca gündelik yaşamdaki toplumsal ilişkilerin üretimi ve yeniden üretimi sürecinde anahtar rol oynar.

Kültürel çalışmaların günümüzde Marksizm’e dayandırıldığı görülür. Marksizm, kültürel çalışmaları iki ana boyutta ele alır. Bu bakış açısına göre; bir kültürel konu (text) ve uygulamanın (practice) kavranabilmesi için bunların, toplumsal ve tarihsel üretim ve tüketim koşulları içerisinde analiz edilmesi gerekir. Fakat kültür, tarihin basit bir yansıması olarak algılanamaz. Kültürel çalışmalar, kültürün yapıyı oluşturan öğelerden biri olduğu ve tarihi şekillendirdiği konusunda ısrarcı bir tavır sergilemektedir.

Marksizm’in üzerinde durduğu bir başka husus ta; kapitalist sanayi toplumunun etnik, cinsel ve sınıfsal açıdan eşitlikçi olmayan temeller üzerine inşa edilen bir toplum biçimi olarak algılanması gerektiğidir. Kültürel çalışmaların bakış açısından, bu eşitsizliğin yapılandırıldığı temel alanlardan biri de kültürdür. Egemen grupların çıkarlarını yansıtan anlamların dayatılmasına karşı direnen yönetilen gruplar için kültür, bir sürekli mücadele alanı olarak karşımıza çıkar. Kültürel çalışmalar için kültür alanı; hem ideolojik mücadelenin ortaya koyulduğu, hem birleşme ve direnişlerin olduğu, hem de hegemonyanın kazanılıp kaybedildiği bir alandır.

Popüler Kültürün Kültürel Dinamoları: Kalıcı ve Dönüştürücü Biçimler

Medya üretiminin zamanı, anlamlar ve düşüncelerle tamamen kuşatılmıştır. Televizyonun üretim yapıları, televizyon iletişimini ortaya çıkarsa da; kapalı bir sistem oluşturamaz. Bununla birlikte; konuları, davranışları, olayları, personeli, izleyicilerin imajını, gündemi belirlerler ve diğer kaynaklara dayanarak “durum değerlendirmesi” yaparlar. Medya uzmanları, “işlenmemiş” toplumsal bir olayın iletişimde nasıl kodlanarak simgeselleştirileceğini belirlerler. Anlamlar görsel iletişim şeklini aldıkları zaman, dilin ve iletişimin resmi kuralları baskındır; bu anda ileti çok anlamlılığa (polysemy) açıktır.

İzleyicinin şifrelenmiş anlamı çözümlediği sırada, izleyici “işlenmemiş” bir toplumsal olaya değil; olayın dağınık aktarımıyla karşı karşıyadır. Olayın şifrelenmiş anlamını çözerek anlamlı hale getirir; eğer verilen anlamı alamazsa “tüketim” söz konusu olmaz. Yani anlamlar, iletiler ve simgeler basitçe aktarılmazlar. İlk olarak, gündelik hayatta “işlenmemiş” materyali kodlayan kişi tarafından, ikinci olarak, diğer iletişimlerdeki konumuyla bağlantılı olarak, izleyici tarafından sürekli olarak üretilirler. Metinokuyucu karşılaşması, diğer iletişimlerden ayrı olarak değil, aksine bizzat, kimisi metinle uyumlu, kimisi çelişen, birçok iletişim alanı içinde oluşmaktadır. Okuyucu çeşitli kimlikler altında (öğrenci, İslamcı, sosyalist gençlik kulübü üyesi vb.) metni okur. Her iletişim, bizleri farklı yönlere çeker.

John Fiske, kültürel ekonomide, izleyicinin üretici olarak gücünün çok fazla olduğunu ileri sürmektedir. Bunun nedeni; anlamların, finansal ekonomide zenginliğin işlediği şekliyle kültürel ekonomide işlememesidir. Çünkü; kültürel ekonomideki ürünler, finans alanındakiler gibi, üretimden tüketime doğru düz bir hat üzerinde ilerlemezler. Üstelik kültürel ekonomide, gerçek bir üretim-tüketim ayrımı da yoktur. Üreticinin, ürettiği şeyin ne sonuç vereceğini kestirememesi, izleyicinin (tüketicinin) bir anlamda gücünü ortaya koymaktadır. Bu belirsizlikleri dengeleyebilmek için, kültür endüstrisi, ürünlerin repertuvarını yükseltip, seyirci çekmeye çalışmaktadır. Kültür endüstrisi, izleyicileri tüketici olarak içine almaya çalışırken izleyiciler, sık sık medya içeriğini (ürününü) kendi menfaatleri doğrultusunda ele almaktadırlar.

Sinema araştırmalarında ilk yaklaşım, klasik yapısalcı bakış açısıyla şekillenmiştir. Yapısalcılık çerçevesinde anlam, bütünleştirme ve seçme süreçleriyle üretilir. Dünyayı algılama ve kavramsallaştırma biçimimiz, konuştuğumuz dile ve edindiğimiz kültüre bağlıdır. Yapısalcılığın görevi; anlam üretimini yönetecek belirgin kurallar ve düzenler oluşturmaktır. 1990’lı yıllarla birlikte etkisini gösteren yapısalcılık-sonrası görüş ise; temel yapının, kültürel metnin anlamını belirleyeceği görüşünü reddeder. Bu görüş çerçevesinde, anlam daime süreç içerisinde ve olasılıkların akışı içinde anlık bir duruş eylemiyle üretilir.

Müzik üzerine yaptığımız seçimler, hem benlik bilincimizin gelişmesine, hem müzik endüstrisinin ekonomik koşullarına katkıda bulunmaktadır. Theodor W. Adorno’ya göre; pop müzik standartlaştırılmıştır ve mekaniktir. Müzik endüstrisi, bu standartlaştırma işlemini gizleyebilmek için; “sahte-bireyselleştirme” denilen sürece bağlanır. Hit şarkıların standartlaştırılmasının amacı; dinleyicilerin aynılaştırılmasıdır. Sahtebireyselleştirme; dinleyiciye, şu anda dinledikleri şarkıların, onlar adına çoktan dinlenildiğini ya da önceden sindirildiğini unutturmak suretiyle onları, aynı çizgide tutar. Bununla beraber; kapitalist düzen altında çalışmak sıkıcı olduğundan, işten kaçma gereksinimi yaratır ve çok enerji gerektirmeyen bir sığınma alanı olarak pop müzik gibi oluşumların peşinden gidilir.

Müzik endüstrisinin, ürettiği ürünlerin kullanım değerlini belirlediği varsayılmaktadır. Bir şeyin nasıl üretildiği, onun tüketim biçimini de belirlemektedir. Müzik endüstrisi genel anlamıyla kapitalist bir etkinliktir. Müzik piyasası, büyük bir endüstridir. Son dönem araştırmaları bize, tüketicinin bu devasa yapı karşısında, kesinlikle güçsüz bir figür olarak değerlendirilemeyeceğini göstermektedir. Müzik endüstrisi ürünün değişim değerini (ekonomik değerini) denetim altına alabilmekte, ancak; kullanım değerini (kültürel değerini) yaratanın tüketiciler olduğu görülmektedir.

Tüketim Kültürü ve Tüketim Ürünlerinin Toplumsal ve Simgesel Kullanımları

Tüketim kültürü; tarihsel, epistemolojik, teknolojik ve kültürel bağlantıların ötesinde, ürünlerin, nesnelerin toplumsal değer kazandığı bir kültürel düzen olarak tanımlanabilir. Bu çerçeveden bakıldığında; tüketim kültürü başta ürün, hizmet ve enformasyon bolluğuyla ilgili bir süreçtir. Jean Baudrillard’a göre; tüketim toplumu var olmak için nesnelere gereksinim duymaktadır. Ürün bolluğunun yoğunlaşması, yalnızca daha fazla ürünün tüketimi ya da sonsuz bir tüketim arzusuyla sonuçlanmaz; nesnelere duyulan şiddetli gereksinimi, ona bağlı değerler sistemini doğurur.

Tüketim ideolojisi, bizlere bir şeylerin eksik olduğu duygusunu aşılar. Bununla birlikte; tüketimin tüm sorunları çözebileceğine, bizi yeniden “tamlık”, “bütünlük” durumuna ulaştıracağına dair söz vermektedir. Tüketim ve bu olgunun öğeleri olarak kabul edilen mallar, statü farklılıklarının yapılandırılabileceği bir düzenek sağlayarak; zaman, mekân, etkinlik, toplumsal konum, bir gruba dâhil edilme, dışlanma arasındaki bir dizi ayrımlar yoluyla kültürün gerçekleştirdiği sabit ve gözlemlenebilir bir anlamlar sistemi ortaya koyar. Bir başka deyişle; tüketim ürünleri, içerisinde bireylerin kendilerini ifade edebilecekleri, dış dünyaya mesaj iletebilecekleri bir anlamlar sistemini somutlaştırır. Böylelikle insanlar, yalnızca sözcüklerle değil; armağanlar, giyim eşyaları ve gündelik yaşam içerisinde kullandıkları, sergiledikleri ve elden çıkardıkları sayısız tüketim malları aracılığıyla diğerlerine mesaj iletirler. Bu bağlamda, tüketimin kültürel boyutuna işaret eden iki farklı nokta karşımıza çıkar:

  • Tüketim daima bir anlamlar sistemini kapsar. Bireysel tercihler kültür içerisinde biçimlendirilirler, ancak; bu, ortak kültürü paylaşan bireylerin tüketim kalıplarının, bire bir örtüştüğü ya da örtüşeceği anlamına gelmez. Bütün kültürler farklı güç, zenginlik ve statü konumları barındırmaktadır.
  • İnsanlar, tüketimin birbirleriyle eklemlenen belirli kültürel biçimleriyle kültürü, toplumsal ilişkileri ve etkileşimleri yeniden üretirler. Birey, kendi kültürüne ilişkin tüketim kodlarını bilerek, kullanarak, belirli bir toplumsal düzenin üyeliğini edinir ve kanıtlar; bu üyelikle ilgili olarak kendisinden beklenen davranışları sergiler.

Tüketim kalıpları, farklı sınıflandırmalar ve kategoriler tarafından yapılandırılan toplumsal düzenin bir haritasını oluştururlar. Mal ve hizmetler, toplumsal bağların ve ahlaki yapıların bir parçası olarak tüketilir ve mübadele edilir. Üstlendikleri işlevler ya da taşıdıkları anlamlar açısından değerlendirilebilen mal ve hizmetler, kültür kategorilerini görünür tutarlı kılmak için gereklidir. Bu süreçte, tüketim malları, maddi gereklilikler ya da farklı nesneler olmaktan çok; toplumsal ilişkilerin, sınıflandırmaların ve konumların imleyici olarak işlev gören araçlardır. Mal ve hizmetler duygularımızı ifade etme sürecinde ya da birbirimizle etkileşime geçme aşamalarında, gösterge ya da işaretlerden, neredeyse daha zengin bir kaynak işlevine sahip görünmektedir.

Nesnelerin simgesel değerleri nesnelerin kendisi içinde saklı değildir; değer, insan yargıları tarafından yüklenmektedir. Bir nesnenin değerini anlamak için onu, bir bütün olarak sistemin içerisinde ele almak gerekir. Bilgi sistemi olarak tüketim düşüncesine, pazarlama endüstrisi, reklamcılık, güncel alanlar olarak ele alınmaktadır. Din, siyaset, aile gibi geleneksel bilgi sistemlerini ve üst-anlatıların ektisinin azalmasıyla birlikte, reklâmlar, nesneleri sarıp sarmalayan imge ve söylemleriyle bireylerin, tüketim ürünleri hakkında bilgi eksikliklerine ilişkin olarak, bu boşluğu doldurmaya çalışmaktadır.