Ünite 1: Kültürün Önemi

İnsanı Ayırıcı Temel Unsur Olarak Kültür

İnsan, tüm canlı türleri içerisinde yegâne kültür üreticisidir. Kültür, karmaşık bir sinir sistemine sahip olan insanın “kendi varlığı üzerine düşünebilme” yetisi sonucunda ortaya çıkmış olan bir simge üretme etkinliği dir. Doğayı olduğu gibi kabul etmek yerine onu, kendi varlığını anlamlandırma yönünde dönüştürme arzusu, tüm canlı türleri arasında sadece insana özgüdür. Bu dönüştürme etkinliklerinde biriken, kültür adını verdiğimiz bilgi ve ürünler, insanlık belleği aracılığıyla sonraki nesillere aktarılır.

Yaklaşık dört buçuk milyar (4.500.000.000) yaşında olan Dünya üzerinde bugünkü insanın ataları olan Hominid ve Neandertallerin belirmesi ancak 300.000 yıl kadar önce yaşanmıştır. İnsanın diğer türlere üstünlüğü doğal kabul edilir; ancak çok yeni bir tür olmasına karşın milyonlarca diğer türün yanında, insanın neden ve nasıl böyle bir üstünlük kurabildiğini irdelemek gerekir.

Uygarlığın, öncelikle ve belirleyici olarak, kent tipi bir yerleşmenin ortaya çıkışıyla ilgisi bulunmaktadır. Kent yaşamının gerektirdiği sabit ve istikrarlı üretim biçimleri, belli bir toplumsal ilişki karmaşıklığı ve buna bağlı düzenleme zorunluluğunu beraberinde getirmiştir. Güney Mezopotamya’daki ilk kent devletlerinde üretilen, depolanan ve ticarete konu olan tarım ürünlerinin hesabını tutma zorunluluğu, yazının icadını tetikleyen de en önemli unsurdur. Yazının icadı sayesinde, insanların üretimi, bunlara kattığı anlam, bu anlamlar etrafında örgütlenen toplumsal yaşam ve bunların soyutlamaları kayda geçirilebilmiş ve bu şekilde kuşaklar boyu taşınabilmiştir.

Kültürün üretimi ve birikimi kent yaşamı ve yazı ile belirginleşmiş olsa da, kültür kavramının tarihi çok eskilere dayanmaktadır.

İnsanı diğer türlerden ayıran pek çok özellik düşünülmüştür; zeka, düşünme (akıl etme, yordam keşfetme, sorun çözme vb.), sesli iletişim kurma, alet yapımı gibi… Fakat tüm bu özelliklerin benzerleri farklı türlerde de gözlemlenmektedir. İnsanın başka hiçbir türde var olmayan ayırıcı özelliği, zekânın kullanılışına bağlı olarak simge üretme becerisidir. İnsanın öğrendikleri, kendi yaşamını aşan bir birikime dönüşür ve soyutlamalar aracılığı ile (örneğin resim, müzik, dil, yazı) sonraki nesillere aktarılır. Sadece insan türü, bu birikim, aktarım ve dönüşümü gerçekleştirebilir, yani kültür üretir.

İnsan, kendisine yabancı ya da dış göz gibi bakabilen, varlığını bu şekilde fark edebilen bir canlı olduğu için simge üretir. Kendisini düşünen bir varlık olarak insan, diğer canlılardan farklı olan yanlarını keşfederken, kendi ölümlülüğünü de idrak eder. Bu sebeple insan, kendi varlığında bulduğu anlamı, maddi üretime ya da soyutlamalara dönüştürerek bir tür ölümsüzlüğe başvurur.

Kendi varlığı üzerine düşünebilme yetisi, insanı önce büyüye, sonra dine, son aşamada ise bilime götürmüştür. Rönesans’tan itibaren insan, dinsel dogmaların iradesine göre şekillenmiş bir varlık değil, kendi iradesiyle kendi kaderini oluşturabilme gücü olan, düşünsel bir birim olarak tasavvur edilmiştir. Ancak bu yaklaşım Aydınlanma Çağı’nda düşünsel bir olgunluğa erişmiştir. Dönemin ünlü Fransız düşünürü René Descartes’ın ünlü deyişi “düşünüyorum öyleyse varım”, işte bu kendi üzerine düşünebilme yetisini ifade eder. Geleneksel toplumlarda eylemin birimi birey değil cemaattir. Oysa modern anlayış, kendini ifade edebilen, cemaat dışında da tek başına var olabilen birey fikrini (Hümanizma) getirmiştir.

Modernlik, onu gerektiren tarihsel koşullarla birlikte düşünülmelidir. On beşinci yüzyıldan itibaren hız kazanan ticaret-egemen ekonomi, Batı Avrupa’da sermaye birikiminin esas olduğu yeni bir toplum düzeni getirmiştir. Kapitalizm adı verilen bu sermaye temelli düzen, kendi gücüne güvenen, bunun için gerekli düşünsel donanıma sahip bireylere ihtiyaç duyar. Modern düşünce, doğayı hesaplanabilir birimlere ayırıp kategorileştirmeyi, kapitalizm aracılığıyla da bunları mümkün olduğu kadar metâlara dönüştürme iddiasını içerir. Yani bir bakıma, modernlik, kapitalizmin ihtiyaç duyduğu ideolojik ve düşünsel alt-yapıyı sunar.

Doğayı kontrol altına alma ve ona kendi varlığını ifade eden anlamlar yükleme eğilimi, insan var olduğundan beri mevcuttur. Ancak modernlikle birlikte bu eğilim, tarihte hiç olmadığı kadar ekonomik bir olgu haline gelmiştir. Bu nedenle, Modern Çağ, kapitalizmin yükselişi kadar, sanatta ve bilimde son derece hızlı bir gelişmenin gözlemlendiği, kültür ve estetik olgularının çok incelikli ürünlere dönüştüğü bir aşama olarak görülür.

Hayvan davranışı, temel yaşamsal güdülerin tatminine yönelik eylemlere dayanır (beslenme ve türün devamını sağlama). İnsan davranışıysa, her ne kadar yaşamsal işlevlere dayalı olsa da bu düzeyde kalmayıp, varlığını anlamlandırma çabasıyla çeşitlenen ve karmaşıklaşan bir ifadeye dayalıdır. Bu durum, insanın kendisine benzer etkinlikler içinde olan türdeşleriyle simge alış-verişine girmesini önemli kılar. Bu eğilimin en somut ve gündelik yaşamda en yaygın gözlemlenen örneği (işaret, ses, dil vb. aracılığıyla) iletişim kurmaktır. Bu sayede toplumsal ortamda sürekli, kesintisiz ve karmaşık bir etkileşimle üretilen simgelerin dolaşımda kalması sağlanır.

Etkileşim konusu, toplumbilimsel kuramlarda da önemli yer bulmuştur. Etkileşimi toplumsalın temeli hatta yegâne varoluş durumu olarak kabul eden toplumbilimsel yaklaşımlar vardır. Ancak insanın kendi eylemini anlamlandırma, benzerlerinin ürettiği anlamları simgesel düzeyde değiş-tokuş edebilme yetisi ve isteği çok eski çağlardan beri gözlemlenir. Her türlü mit, efsane, destan, masal bu durumu ortaya koyan anlatılardır.

Kültürün Bileşenleri

Kültür, iç içe geçmiş, birbirlerine işlevsel ve tarihsel bağlarla bağlanmış bileşenlerden oluşur. Kültürün temelinde bir toplumun varlık ve evren konularındaki açıklama şemalarını oluşturan inançlar vardır. Bu inançlar, belli toplumsal alışkanlıkları, sorun çözme yordamlarını biçimleyerek değerleri oluştururlar. Toplum düzeyinin sağlanması, değerlerin yaptırım gücü kazanmaları, norm haline gelmeleriyle olur. Doğayı dönüştürme etkinlikleri, insanın bu amaçla ürettiği bilgi ve gereçlerle (teknoloji) mümkün olur. Bütün bu etkinlik ve ifadeler, sonuçta kendilerinin soyut temsilleri olan simgeleri oluştururlar. Kültür, aynı zamanda ortak dilin paylaşımını da getirir. Kültür, bunların tümünün bileşimidir.

İnsanın kendi varoluşuyla ve evrenle ilgili soruları, toplu yaşayışta kolektif olarak düzenlenmiş alıntılara dönüşür. Her toplum, kendi üretim ilişkileri ve örgütlenme biçimine benzer bir inanç sistemi geliştirir. Bu sistem, insanın temel varoluş sorularına doyurucu yanıtlar vermek zorundadır. Doğayı dönüştürme ve oradan anlamlar biriktirme etkinliği olan kültür, bu bakımdan, öncelikle inançlar üzerine kuruludur. Belli bir kültürel özellik, üzerine inşa edildiği açıklama şemaları doğrultusunda anlam kazanır.

İnsan eylemleri, iyi-kötü, doğru-yanlış, âdil olan-olmayan, hakkaniyet-haksızlık gibi ölçüler ekseninde yoğunlaşır. Köklerini inançlardan alan değerler bu somutlaşma eğiliminin bir sonucudurlar. Her toplum, ister küçük gruplar (ikili ilişkiler, aile, arkadaş, meslektaş grupları), ister karmaşık örgütlü yapılar (büyük topluluklar, sanayi toplumu, küresel toplum) olsun, bireylerin eylemlerini anlamlandırma yolunda ölçütler saptamak zorundadır; aksi halde yaşantısı mümkün olmaz.

Toplumsal ilişkinin devamını sağlayan, tekrarlanarak gelenek ve göreneğe dönüşen değerler, ortak kurucu unsurlar olarak kabul edilir. Onlar sayesinde toplum bireyleri doğrudan iletişime gerek kalmadan eylemlerin anlamlarını üretir, algılar, paylaşır ve yeniden üretirler. Toplumsal değişmeyle birlikte değerler de değişir. Kültür, hiç değişmeyen, sabit bir alan değildir; aksine, değerlerin sürekli değişmesi sonucu yeni yapıların ortaya çıktığı bir süreçtir.

Değerler, toplumsal düzeni tam anlamıyla kurmak için gerekli olan dayatma gücünden yoksundurlar. Özellikle karmaşık ve modern toplumlarda, değerler ve gelenekler, tek başlarına baskı unsuru olamazlar. Toplumsal düzen, ancak kurumsallaşmış kurallarla ayakta durabilir. Norm, en basit tanımı ile yaptırımı olan toplumsal kuraldır ve yazılı olmak zorunda değildir. Bir kuralın norm sayılabilmesi için, toplumsal düzeyde bir baskı unsuru olabilmesi, ona uyulmadığı takdirde de olumsuz bir karşılığı olması gerekir. Adalet ve ahlâk, bu normların şekillenmesinde rol oynayan değerlerin, kurumsal izdüşümleridir. Modern toplumlarda normlar yasa ve hukukî metinler ile yazılı hale gelmiş, geleneklerle birlikte gelen normların etkisi azalmıştır.

İnsanın kendi eylemlerine anlam atfetmek üzere simge üretirken doğayı dönüştürür. Bu da doğayı dönüştürecek bilgi, beceri, ve gereçlerin varlığını gerektirir. Teknoloji kavramı, aslında, araç-gereçten ziyade, onları ortaya çıkaran bilgi, algı, tasavvur, üretim, değerler bağlamının tamamıdır. Teknoloji yalnızca doğayı dönüştürme etkinliklerinin bilgisi ve bunları işlevsel kılma tekniği değildir; tersine, nesneleri neden, nasıl, hangi toplumsal dinamiklerin gereği olarak, hangi tarihsel koşulların içinde, nasıl bir doğa-insan ilişkisi kapsamında kavramsallaştırmak gerektiğine dair fikirleri de kapsar. Bu açıdan bakıldığında teknoloji ideolojik bir olgudur; çağın ruhunu, toplumsal ilişkilerini ve bunlara hâkim olan iktidar yapılarına ilişkin ön kabulleri de beraberinde getirir. Toplum içinde yaşadığı iklim, coğrafya ve tarih koşullarının kısıtlılıkları teknolojinin gelişimini yakından etkilemekte, farklı toplumların farklı inanç ve değerleri, teknik nesne ve uygulamaların evrimini belirlemektedir.

Kültür sonucunda ortaya çıkan somut üretimler, onlara dair söylem, fikir, değer ve yargıların soyut temsillerine dönüşürler. İşte bu soyut temsillere simge adı verilir. Simge, temsil ettiği ya da çağrıştırdığı eylem, nesne, durum, kişi, etkileşim ve benzerlerini dolaylı yoldan yani ima ederek, genel bir kategori olarak temsil etme yeteneğine sahiptir.

Simgeler sabit kavramlar değildirler; hem zaman içinde anlam farklılaşmaları olabilir, hem aynı zaman diliminde farklı gruplar tarafından farklı yorumlanabilirler. Simgeler yalnızca temsil etme işlevini yüklenmezler; aynı zamanda gizem yaratırlar. Her türlü dinsel etkinlik ve örgütlenme, gizliliklerini sürdürebilmek için, ama asıl önemlisi, bu gizlilikten bir iktidar yapısı üretebilmek için, bol miktarda simgeyi sır ve gizem taşıyıcısı haline getirirler. Aslında bu eğilim, her insan ve grubun az-çok başvurduğu bir genel uygulamadır.

Georg Simmel’e göre, modern dünyada ilişkiler kurumsallaştıkça, ötekiler hakkında bildiklerimiz azalır; sır, genel bir norm haline gelir. Başka insanlarla olan ilişkimiz, hem onların gizemini çözme, hem belli oranda gizemlerini koruma yönündedir. Zira bütün gizemin çözülmesi insanları eylemsizliğe itebilir. Bu nedenle aşk ve arkadaşlık ilişkileri, etkileşimi en çok teşvik edici nitelikte temas türleridir. En özelleşmiş simgeler, bu düzeydeki insan ilişkilerinde görülür. Dolayısıyla simgeler ulusal ya da etnik düzeyde kültürel özelliklerden bahsedebileceği gibi, sadece iki kişinin oluşturduğu özel kültürden de söz edebilir.

Dil, kültürün belli bir toplumsal düzeyde varlığını koruyabilmesi için vazgeçilmez önemde bir simge sitemidir. Üzerinde uzlaşılmış anlamlar ve bunların fonetik karşılıkları, yani telaffuz ettiğimiz sözcüklerle bunların kullanımlarını, belli kurallara bağlayan bir simge sistemi olan dil, kendi başına anlamı olmayan ses birimlerinden oluşur. Sözcükler, dili konuşan bireyler arasında sanki anlamları varmış gibi muamele görürler. Dil, iletişimi ve simge alış-verişini mümkün kılar. Ancak dil, sadece bir araç değil, içinde etkileşime girilen, biçimlenilen, toplumsal olanla bağlantının kurulduğu, anlamların karşılaştığı bir çeşit düşünsel mekândır. Dil, bir çeşit organizma gibidir, değişkendir. Toplumsal koşullar değiştiği zaman, üretim ilişkileri ve bunlardan doğan anlam biçimleri olan kavramlar da değişirler. Böylece, aynı zaman diliminde, aynı toplum içinde, aynı dilin birbirinden çok farklı kullanışları bir arada yaşayabilir. Çok farklı dil tipleri ve kullanımları söz konusu olabilir.

Çağdaş Dünyada Teknolojinin Kültür Bileşenleri İçindeki Konumu

Günümüz dünyasında, küresel ölçekte dolaşımda olan enformasyon çeşidi ve miktarı hızla artmaktadır. Bu durumun başlıca nedeni, özellikle 1960’lı yıllardan itibaren, sanayi kapitalizminin yerini, aşamalı olarak finans kapitalizmine terk etmesidir. Finans kapitalizmi, çok hızlı bir fizikî ve sanal dolaşımın maddî koşullarını gerektirir. Dünya’nın tamamını bütünleşik bir pazara dönüştürmek hedeflendiğinden, küreselleşme adını verdiğimiz son derece yoğun ve hızlı bir iletişim ağı, Dünya’nın her yerini kapsayacak bir şekilde devreye sokulmuştur.

Enformasyon akışının temel olduğu yeni küresel düzende, teknoloji olgusu, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar gündelik yaşamın içine girmiştir. Teknoloji, hızlı bir değişme süreci içinde, günümüzde toplumsal yapı ve değerleri farklılaştıran en önemli etken olmaktadır. Bu noktada kültürün bileşenlerinden biri olan teknoloji, günümüzde neredeyse özerk bir anlam dünyası gibi algılanmaya ve yaşanmaya başlanmıştır. Teknoloji, kendisini, toplumsalın yegâne gerçek kaynağı olarak dayatmaktadır ve teknolojiyle kültür, neredeyse özdeş kabul edilir olmuştur. Bu ideolojik özelliği, teknolojinin toplumsal yaşamdaki tasavvurunda üç yönlü bir algılama yaratır:

  • Toplumsal ilişkinin neredeyse bütünüyle teknoloji sayesinde var olabileceği fikri,
  • Teknolojinin bir değer içermediği, sadece işlevsel nedenlerle var olduğu, dolayısıyla kullanmanın doğal ve kaçınılmaz olduğu vurgusu,
  • Teknolojinin, teknik nesneler ve onların tüketiminden ibaret olduğu varsayımı.

Teknolojinin algılanması ve kullanımı tamamen işlevsel nedenlere bağlanmakta, oysa bu durumun kendisi, teknolojiyi yaşamın merkezine taşıyan bir ideolojiye dönüşmektedir. Teknolojinin ideolojisi bize sürekli olarak onun ne kadar vazgeçilmez olduğunu hatırlatır.

Teknoloji kültürel bir olgu olduğuna göre, onun temelinde yatan inançlar ve değerlerden ayrı düşünülemez. Bir teknik nesne sadece gördüğü işlevi yerine getiren mutlak bir araç değildir; aynı zamanda, içinde biçimlendiği tarihsel, toplumsal ve ekonomik koşul ve ilişkilerin bir izdüşümüdür.