Ünite 1: Kültür

Giriş

İnsanı diğer türlerden ayırt edici en temel özelliği, kültür üreticisi, kültür öznesi olmasıdır. Kültür, insanın kendi var oluş serüvenini anlama ve anlamlandırma çabasının bir sonucu olarak, doğayı dönüştürerek ürettiği her şey olarak tanımlanabilir.

Geçmişte kültür üretimi görece yerel aidiyet alanlarında sınırlı tutulabilmekteyken, günümüzün kültürel etkileşim ve alış-veriş ortamı içinde kültür, sürekli dönüşen, birbirinden farklı unsurların bileşimine dayanan ve dünya ölçeğinde, çok hızlı bir şekilde oluşan karmaşık bir süreç halini almaktadır.

Kültürün Önemi

Kültür insanı diğer canlılardan ayıran tek özelliktir. İnsanların kültür üretme becerisi uygarlaşma sürecinin de başlangıcını oluşturmuştur. Tarihsel süreç içerisinde, insanı diğer canlılardan ayıran özelliğin zeka olduğu düşünülse de yapılan bilimsel çalışmalarla bu tezin geçerliliği ortadan kalkmış ve en temel unsurun zeka olmadığı kabul edilmiştir. Buna karşın, kültür toplumda bütünleşmeyi sağlayan en önemli unsur olarak kabul edilmektedir. Kültürün oluşumunda insanın kendi varlığının farkında olmasının önemli bir yeri olduğu düşünülür. Aydınlanma çağının da temel düşünsel öğesi olarak kabul edilen bu durum insanı merkeze almaktadır.

İnsan kendi varoluşunu açıklama istediği duyduğundan kendince inanç sistemleri geliştirmiştir. Bu inanç sistemi içinde bulunan anlayışlar önce değerlere daha sonra gelenek ve göreneklere dönüşerek kültürün ortak kurucu unsurları arasında yerlerini alırlar. Bir diğer bileşen ise simgelerdir. Kültür sonucu oluşan unsurlar soyut temsillere dönüşerek evrensel ve dolaylı gönderim haline gelerek simgeleri oluştururlar.

Sosyal Bilimlerde Kültür

Kültür Kavramının Kökeni

Kültür kavramı 18. Yüzyıla kadar toprağı ıslah etme, ürün yetiştirme anlamında kullanılmış; 18. Yüzyıl sonrasında yaşanan aydınlanma çağı ile birlikte toplumsal bir anlam kazanarak “insan zihninin etkin olarak geliştirilmesi” anlamını kazanmıştır.

Antropolojik yaklaşım

Antropologlar, kültürü insanoğlunun dünyayı kavramsallaştırma ve simgeler aracılığıyla anlatabilme yeteneği ile ilişkilendirmektedirler.

Evrimci ve Tarihselci Yaklaşımlar

Bu yaklaşıma göre; kültür dönemsel veya toplumsal gruplara göre incelenmelidir. Her bir toplumsal grubun birbirinden farklı tarihi ve kültürü bulunduğundan, toplumsal grupların kültürünün veya dönemin kültürünün ayrı ayrı incelenmesi gerekmektedir.

İşlevselci ve Yapısalcı Yaklaşımlar

Kültürlerin, toplumsal varlığının devamı için merkezi bir rol oynadığı düşünülür. Toplumların din, sanat, hukuk, aile ve akrabalık gibi kurumları toplumsal olayların devamı için zorunlu olan gereksinimlerdir. Toplumun gelenek ve görenekleri, inançları dolayısıyla kültürü toplumun yapısını sürdürmeye yönelik bir işlevi vardır.

Sosyolojik Yaklaşım

Kültürü toplumun bir bileşeni olarak kabul eder. Bu yaklaşıma göre kültür, toplumun maddi ve maddi olmayan tüm birikimlerini kapsar. Sosyolojik yaklaşımda farklı kuramsal bakış açılarına göre kültür; bütünleştirici öğeler ile çatışmacı öğelerin kaynağı olarak ele alınır. Toplumun ortak bilinç ile ortak değerler çerçevesinde varlığını ortaya koyan kültür, toplum düzeninin işleyişini ve düzenin sürekliliğini sağlaması açısından bütünleştirici bir role sahiptir. Diğer taraftan, örneğin Marksist kurama göre kültür, yönetici sınıfın amaçları ve ideolojisine hizmet eden bir konumda toplumun çıkarları ve yönetici sınıfın hegemonyası arasında bir çatışma halindedir.

Antonio Gramsci tarafından açıklanan hegemonya kavramı/kuramı, kapitalist düzen içinde yönetici sınıfın kendi fikirlerini, iktidarını doğal ve meşru göstermek ve ideolojilerini kitlelere empoze ederken güce başvurmaksızın izlediği yolu ifade etmek için kullanılmaktadır.

Kültürün İdeoloji, Gelenek ve Bilgi İle İlişkisi

Kültür ve İdeoloji

Kültür ve ideoloji kavramları ideal olan ile gerçek olan arasındaki ilişkiyi sorgulaması bakımından birbirleriyle ilişki içerisindedirler.

Ulus devletlerin kurulması ile birlikte kültür kavramına bütünleştirici bir araç gözüyle bakılmaya başlanmış ve ulusal kültür kavramı ortaya çıkmıştır. Bu sayede, kültürün ulus üzerindeki birleştiren, bütünleştiren ve düzenin devamını sağlayan işlevi, Devletin İdeolojik Aygıtları (DİA) ile tasarlanmaya başlanmıştır. Louis Althusser tarafından ortaya atılan Devletin İdeolojik Aygıtları kavramı iki tür sistemle kültürün ideolojik olarak devlet tarafından yönlendirildiğini söylemektedir. İlki, hükümet, ordu, polis, vb. gibi Devletin Baskı Aygıtlarıdır. İkincisi ise, basın, medya, eğitim, sendika, vb. gibi Devletin İdeolojik Aygıtlarıdır. Bu sayede devletler kültürü yeniden üreterek kendi ideolojilerine uygun bir model oluştururlar.

Kültür ve Gelenek

Gelenek kavramı, her ne kadar günlük dilde geçmişe ait pratik ve değerleri anlatmak için kullanılsa da aslında sadece geçmişle değil bugün ve gelecekle de ilgili dinamik bir kavramdır. Geleneği anlamak için gelenek, adet ve örf arasındaki ilişkileri saptamak gerekmektedir. Adet, geleneğe göre daha az değer yüklü olmakla birlikte daha az önemli olan bir toplumsal pratiktir. Bu nedenle, toplum tarafından güçlü bir benimsenme ve aktarım sürecine sahip değildir. Örf ise, toplumun ahlak ve terbiye kurallarını belirleyen bir unsurdur. İhmal edilebilirler ve dolayısıyla değişime açıktırlar.

Gelenek kavramı antropolojide kültürle aynı anlamda kullanılmaktadır. Gelenek kavramının tanımlanmasında bazı güçlüklerde karşımıza çıkmaktadır. Gelenek modernleşmenin karşıtı olarak bilinmekte ve bu bilgiden dolayı geçmişe ait, kalıntı olarak görülmektedir.

Kültür ve Bilgi İlişkisi

Kültür ve bilgi ilişkisini incelerken öncelikle bilginin niteliği ve tanımı üzerine yoğunlaşmak, farklı kuramsal bakış açılarına göre bilginin ne olduğunu incelemek gerekmektedir. Bilgi üzerine en eski felsefi tartışmayı yapan sofistlere göre bilgi, insanın aklı ve gündelik pratikleri sayesinde oluşan bir olgudur. Ancak, bu anlayış, Platon’un bilgiyi doğada var olan insan aklının keşfettiği veya hatırladığı bir olgu olarak tanımlamasıyla yerini özsel, mutlak ve evrensel bilgi kuramına terk etmiştir.

Günümüzdeki düşünsel anlayışın temelini oluşturan aydınlanma felsefesi de bilgiyi bu tür bir bilgi anlayışı çerçevesinde tanımlamaktadır. Sosyoloji biliminin doğuşu ile birlikte bilginin toplumsallığına ağırlık veren çeşitli yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Özellikle Alman Tarihçi Okulu, insanın tarihinden ve kültüründen ayrı değerlendirilemeyeceğini savunurken bilginin üretiminde sadece doğa bilimlerinin değil aynı zamanda tin bilimlerinin de öneme sahip olduğunu belirtmiştir. Alman Tarihçi Okulu insan ve topluma dair olguların açıklanmasının soyut kavramlarla yapılamayacağını, tarihsel ve kültürel bağlamda değerlendirerek bütünlük içinde anlaşılacağını savunan, Almanya’da 19.yy içinde gelişen felsefe ve tarih yaklaşımını açıklamak için kullanılan bir terimdir.

Günümüzde nesnel ve evrensel bilgi türünün en değerli bilme biçimi olduğu kabul edilse de çağdaş felsefe ve sosyal bilimlerdeki çağdaş yaklaşımlar bilginin tek, evrensel ve mutlak olmadığını göstermektedir. Bu yaklaşımlar bilginin farklı türleri olduğunu, farklı tarihsel coğrafi ve kültürel koşullarda oluşan bilgi türlerinin değerlilik sıralamasına tabi tutulamayacağını farklı kültürlerin kıyaslanamayacağını savunurlar. Bilgi bireyin kendi dünyasındaki yaşama biçiminden toplumsal yaşama yapacağı katkıya kadar uzanan geniş bir yelpazede kültürün kurucu unsurları arasındadır.

Simgelerin Kaynağı Olarak Kültür

Kültürün var olmasını sağlayan en önemli yapıtaşlarından birisi iletişimdir. İnsanoğlunun iletişimini sağlayan şeyler insanın doğayı dönüştürerek ürettiği nesneler ve simgeler aracılığıyla olmaktadır. Bu göstergelerin dolaşımıyla ortaya çıkan iletişim bir kod alış-verişi olarak adlandırılabilir. Göstergeler kendilerinden başka bir şeye gönderme yapan eylem, nesne, kavram ve yapılar olarak tanımlanabilir.

Göstergebilim, toplumsal gerçekliğin göstergelerle okunabileceğini savunmaktadır ve ilk olarak dilbilimde ortaya çıkmıştır. Ferdinand de Saussure (1857-1913) göstergenin, gösteren ve gösterilen olarak iki boyutu olduğunu söylemiştir. Örneğin, tarım aleti olan tırpan bize bir şato önünde karanlık bir fonda üzerinden kan damlarken gösterilirse bu bize bir korku filminin göstergesi olduğunu çağrıştırır. Bu yüzden göstergenin gerçek olarak anlamlandırılması onun içinde bulunduğu gerçeklik bağlamıyla yakından ilintilidir.

Çağdaş göstergebiliminin kurucusu olan Roland Barthes (1915-1980) göstergenin anlamlandırılmasının iki düzeyde gerçekleştiğini ortaya koymuştur. İlki her metnin herkesçe üzerinde uzlaşabileceği bir düz anlam içermesidir. İkincisi ise, her özneye göre değişen yan anlamlara sahip olmasıdır. Barthes, toplumsal iletişim içinde yan anlamların toplumsal kodlara sahip olan mit ya da mitoslar aracılığıyla oluştuğunu saptamıştır. İnsan ya da doğa olaylarını açıklamak için anlatılan efsanevi ve olağanüstü kurgulara sahip anlatılar olarak adlandırabileceğimiz mitlere gönderme yapan göstergeler, toplumsal gerçekliğin kurulmasını ve anlam üretmesini sağlar. Barthes’e göre günümüzde ilkel mitoslar yerini popüler kültür, medya söylemi, reklamlar, gündelik yaşam nesneleri üzerinden üretilen çağdaş mitoslara bırakmıştır.

Sanat ve Toplum

Sanat eserleri üretildikleri çağın ve içinde bulundukları toplumun özelliklerini yansıtırlar. Sanat eseri içinde bulunduğu toplumun her bir bireyi için farklı anlamlara gelebildiği gibi toplumun tümünde benzer anlama gelebilecek bir durumu da içinde barındırabilir. Böyle bir kolektif anlamda dahi, her birey o sanat eserinde kendi deneyimi, kültür birikimi ve tarihsel bağlamıyla paralel olarak özel anlamlar çıkartabilir. Özetle sanat eserleri çoğul anlamlara sahiptir denilebilir.

Pierre Bourdieu’ya göre (1930-2002) sanat eserlerinin anlamlanması kültür sermayesi ile ilişkilidir. Edinim ve beceriler toplamı olarak adlandırılan kültür sermayesi, sürekli yapılanan alanlardan oluşan toplum üzerindeki hükmetme stratejilerini belirleyerek yön verir. Bu nedenle bireyin alanlar içinde belirlenen hükmetme stratejileri daima kültür üzerinden gerçekleşmektedir. Dolayısıyla kültür bir bireyin, diğer bireyler üzerinde tahakküm kurmasına imkan vermektedir. Bütün bu olgular çerçevesinde sanat Bourdieu’nun belirttiği üzere hükmetme stratejileri içerisinde merkezi bir rol oynamakta ve iktidar olgusuyla yakın bir ilişki halinde görülmektedir.

Küreselleşme ve Kültür

Ekonomik temelli bir olgu olan küreselleşme; kültürel, toplumsal ve siyasi yönleri de olan bir kavramdır. Küreselleşme kavramı, sanayi kapitalizminden sanayi sonrası kapitalizme geçiş döneminde, fordist üretim biçiminin 1973 petrol krizi ile yerini daha akışkan neoliberal ekonomik politikalara bırakması ile ortaya çıkan durumu anlatmak için kullanılmaya başlanmıştır.

20. Yüzyılın ilk yarısında Frankfurt Okulu düşünürlerinden Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno tarafından ortaya atılan kültür endüstrisi kavramı kültür ürünlerinin endüstrileşmesi ve metalaşması ile birlikte küresel anlamda ortak bir kültür yaratan bütünleşik bir sistemdir. Bu ortak kültür kendisine pazar arayan sermayenin ortak bir beğeni yaratarak pazarı genişletme arzusunu içerir.

Mcdonaldslaştırma

George Ritzer’in Mcdonaldslaştırma adını verdiği olgu, dünyanın hemen her yerinde var olan restoran zincirinin, yeme-içme beğenileri dışında da tüm kültürel pratikleri de standartlaştırması anlamına gelir.

Ulaşım ve iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişmelere paralel olarak geçmişle kıyaslandığında farklı toplumlarda yaşayan farklı kültürlere ait bireylerin etkileşimi giderek artmakta, insanlar birbirleriyle daha kolay iletişim kurabilmektedir. Özellikle internet kullanımının yaygınlaşması, bireylerin yeni insanlarla tanışmasına ve dünyayı kendisi gibi algılayan bireylerin var olduğunu anlamasına olanak sağlamıştır. Bunun sonucu olarak, küreselleşmenin, bireyin kendisine yeni toplumsallaşma alanları kurmasına imkan veren bir olgu olduğu söylenebilir.