Ünite 10: Kültür ve Medeniyet

Selçuklu Medeniyetini Hazırlayan Ortam

X. yüzyılın ortalarından XI. yüzyılın ortalarına doğru geçen zaman diliminde Selçuklular bozkır hayat tarzından, kültüründen cihan devletine, diğer bir deyişle imparatorluğa, yani yeni bir medeniyete doğru adım attılar. Onlar aslında dört önemli süreci birlikte yaşadılar: Müslüman olarak din değiştirdiler. Bozkırdan Horasan’a inerek yaşadıkları coğrafyayı değiştirdiler ve bununla birlikte yerleşik hayata adım attılar. Geldikleri bu topraklarda yürürlükte olan idarî tecrübeden, birikimden yararlandılar, gulam sistemini benimseyerek devleti idari olarak örgütlediler. Kısa sürede birlikte yaşanan bu hızlı dönüşüm, peşinden imparatorluğu ve medeniyeti getirdi.

Selçukluların kurduğu devleti imparatorluğa götüren diğer bir önemli faktör, pek tabiidir ki merkezî yönetimi güçlendirmiş olmalarıdır. Nitekim bunu en iyi başardıkları Sultan Melikşah döneminde imparatorluk her yönüyle zirveye çıkmıştır.

İşte Büyük Selçuklu Devleti çok uzun süre olmasa da bu ortamı sağlayabilmiştir ki, medeniyet boyutuna ulaşabilmiştir. Yani merkezî otoritenin güçlü olduğu, Türkmenlerin ve yerli halkların hoşnut edildiği, böylece huzur ortamının sağlandığı dönemlerde Selçuklular medeniyeti oluşturan, eğitim, ilim, edebiyat ve düşünce hayatı ile mimarî ve sanat alanlarında gelişme kaydedebilmişlerdir.

Nizâmiye Medreseleri

Ortaçağ İslam Dünyasında, inanç açısından iki ana kol mevcut idi. Bunlar Sünnîlik ve Şîîlik idi. Kuzey Afrika, Mısır ve Suriye’ye hakim olan Fâtımî Devleti (909-1171) Şîanın İsmailî kolu tarafından kurulmuştu. Irak’ta ve İran’ın büyük kısmında ise Deylemli Şîî hanedan Büveyhîler (932-1062) hüküm sürmekteydi. Sünnî Müslümanların lideri olan Abbasî Hilâfeti, Selçuklu Devleti kurulduğu dönemlerde işte bu emirliğin işgali altındaydı. 110 yıl (945-1055) süren bu işgal tabiatiyle Sünnî İslâm Dünyası için halledilmesi gereken büyük bir problemdi. Abbâsî halifesi el-Kaim Biemrillah’ın bu zilletten kurtulmak için kısa zamanda İran’ı hakimiyetine alan, henüz 15 yıllık Selçuklu Devletinin sultanı Tuğrul Beyi daveti üzerine, Bağdad işgalden kurtarıldı ve böylece halifenin itibarı da iade edilmiş oldu.

Sünnîler Kahire’de el-Ezher veya Dârü’l-Hikme’ de yetiştirilen İsmailî dâî lerin (davetçi) yoğun bir mezhep propaganda faaliyeti ile karşı karşıya idiler. Selçuklular İsmailîlerin bu propaganda faaliyetlerini etkisiz kılmak, Ehl-i Sünnet akidesini güçlendirmek ve yaymak; ayrıca devlet yönetiminde ihtiyaç duyulan kadroların yetiştirilmesi ve maddî bakımdan fırsat eşitliğini sağlamak için adeta bir eğitim seferberliğine giriştiler. Sünnî İslam Dünyasının geleceği için büyük önem taşıyan bu büyük projeyi Sultan Alp Arslan’ın veziri Nizâmülmülk başlattı. Doğu İslam Dünyasında mescidler önceleri ibadet mekânı olmasının yanında diğer bazı fonksiyonları ile birlikte eğitim merkezleri olarak da kullanılmaktaydı. VIII. yüzyılda mescidler çalışanlarına maaş veren ve öğrencisinden ücret talep etmeyen eğitim merkezleri haline geldi. Büveyhî hakimiyeti döneminde X. Yüzyılın sonlarında, birkaç bölgenin 32 yıl valiliğini yürüten hayırsever Bedr b. Hasaneveyh ise yeni bir uygulamayı başlattı. Yönettiği bölgelerde üç bin kadar mescid-han kurdu.

Mescidin yanına şehir dışından gelen öğrencilerin konaklayacakları, yiyip içecekleri hanlar (yurtlar) yaptırdı. Daha ileri bir safha olan medreselerde ise artık öğrencilerin bütün temel ihtiyaçları karşılanmaya başlandı. Nizamiyelerden önce açılan medreseler mevcuttu. Ancak ilim adamları, tüccar veya devlet adamları tarafından yaptırılan ve/veya desteklenen bu medreseler Nizamiye medreseleri boyutunda değildi.

Nişabur, Bağdat, Isfahan, Herat, Belh, Merv, Hargird, Basra, Musul gibi Irak ve Horasan’ın hemen hemen her şehrinde inşa edilen Nizamiye Medreseleri ise her şeyden önce vakıf kuruluşları idi.

Bir medrese genellikle önceden belirlenen bir ilim adamı için inşa edilmekteydi. Nitekim Nişabur medresesi devrin meşhur ilim adamı İmamü’l-Haremeyn el-Cüveynî, Bağdat medresesi ise Ebû İshak eş-Şirazî için yapılmıştı. Nizamiye Medreselerine Şâfiî olan, dolayısıyla Şâfiî fıkhı okutacak müderrisler tayin edilmekteydi.

Bu durum vâkıfın (vakıf kurucu), yani Nizamülmülk’ün Şâfiî olmasından kaynaklanıyordu.

Bir medreseye genellikle bir müderris tayin edilmekte ve vefatına kadar da görevinde kalmaktaydı. Genellikle Kur’an, hadis, Şafiî fıkhı ve usulü, Eş’arî kelâmı (İslâmın iman esaslarını aklî delillerle inceleyen ilim), Arap dili ve edebiyatı, edeb, riyâziye (matematik) ve ferâiz (miras hukuku) gibi dersler okutulmaktaydı. Az da olsa bazı medreselerde dinî ilimlerin yanında mantık, hendese (geometri), nücûm (astroloji) ve tarih gibi ilimlere de yer verilmekteydi.

Öğrencilerin genellikle yirmi yaşlarında eğitime başladıkları ve dört yıl eğitim gördükleri bilinmektedir. Nizamiye Medreselerinin İsmailî Şîasının veya Bâtınîlerin propagandaları karşısında Sünnî inancı güçlendirdiği, bunun için yeni kadrolar yetiştirdiği, getirdiği imkânlarla eğitimi yaygınlaştırdığı, çağında ve sonrasında açılan yeni medreselere örnek teşkil ettiği kesindir.

İlim ve Edebiyat

Selçukluların tarih sahnesine çıktıkları tarihler dört asırlık İslam dünyasının kurduğu medeniyetin zirvesinde olduğu bir dönemdi. Abbasîlerin 830’da Bağdat’ta kurduğu Beytülhikme ve 1004’te Kahire’de Fâtımîlerin kurduğu Dârülhikme müesseselerinde yapılan çalışmalar, tercüme faaliyetleri süreci hızlandırmış, Huneyn b. İshak (ö. 873), Benî Musa kardeşler, Fârâbî (ö. 950), İbn Sînâ (ö. 1037), İbn Heysem (ö. 1040?), Bîrûnî (ö. 1061?) gibi dünyaya büyük abide şahsiyetler yetişmiş ve bunlar görüşleriyle, buluşlarıyla ilim dünyasına büyük katkılar sağlamışlardı.

Tarih boyunca ilim ve sanatın gelişmesinde himaye unsuru büyük önem taşımıştır. Orta Çağ İslam ve Türk devletlerinde olduğu gibi, Selçuklularda da iktidar sahibi olan sultan, melik, vezir ve diğer bürokratlar ile servet sahiplerinin, saraylarında alim, edip veya şairleri toplayıp himaye ve teşvik ettiklerine şahit olmaktayız. Makam mevki sahiplerinin bu seçkin kişilere kol kanat germeleri, aslında onların şânındandı. Çünkü her yazılan eser kendisine övgüler düzülerek ithaf edileceği için, onun adının yayılmasına sebep oluyordu. Bir anlamda iktidar sahibi kendi lehine kamuoyu oluşturmanın zeminini sağlıyordu. Devlet adamları bu konuda büyük bir rekabet içindeydiler. Tabiatiyle bu gelenek de ilmî ve edebî eserlerin ortaya çıkmasını, ilim ve edebiyatın gelişmesini, yaygınlaşmasını tetikliyordu. Medreseler doğru kabul edilen bilgiyi topluma ulaştırmayı, himaye usulü ise ilmin, dil ve edebî zevkin gelişmesini sağlamaktaydı.

Gazzalî

Asıl künyesi ve adı Ebû Hâmid Muhammed olup İmam Gazzâlî(ö. 1111) diye tanınır. 1058’de Tûs’ta doğmuş, 1080 yılında Nişabur’a giderek Nizamiye Medresesinde zamanın meşhur kelâm alimi İmamü’l-Haremeyn elCüveynî’nin öğrencisi olmuştur. Gazzâlî öğrenimi boyunca başta fıkıh olmak üzere hadis, akaid, gramer, mantık, kelam, hikmet ve felsefe okumuştur. Hocasının onun için “derin bir deniz”, daha öğrenci iken yazdığı el-Menhûl isimli fıkıh kitabı dolayısıyla da ona “Beni sağken mezara gömdün; ölümümü bekleyemez miydin?” dediği rivayet edilir.

Hocasının 1085’te vefatı üzerine Vezir Nizamülmülk’ün muhitine dahil oldu ve 1091’de Bağdat Nizamiyesinin müderrisliğine getirildi. Burada 300’e yakın öğrenciye ders verirken felsefe, Bâtınîlik ve tasavvuf üzerine araştırmalar da yaptı.

Meşhur İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Kimyâ-yı Saâdet ve Eyyühe’lVeled gibi eserlerinin yanında, Bâtınîlik hakkındaki eserlerini de inziva döneminde yazmıştır.

Gazzâlî İslam düşünürleri arasında en çok eser verenlerdendir. Fıkıh, mantık, kelam, felsefe, tasavvuf ve ahlak alanlarında yazdığı eserlerin 400 civarında olduğu söylenmekte ise de, bunların bir kısmının ona yanlışlıkla isnat edildiği, diğer bir kısmının da seçmeler veya özetlerden oluştuğu tespit edilmiştir. Nasihatname türündeki Nasîhatü’l-Mülûk adlı eserini Sultan Muhammed Tapar veya Melik Sancar’a ithafen yazmıştır.

Onun görüşleri sadece kendi dönemini değil, o günden bugüne İslam düşüncesini etkilemiştir. Gazzâlî’nin düşünce sistemi kelam, felsefe ve tasavvuf arasında yeni dengelerin kurulmasına sebep olmuş; hatta ondan sonra bu alanlarda yeni yönelişler ortaya çıkmıştır. Önceki bütün düşünce tarzlarını incelemiş ve bunların sonraki temsilcilerini ciddi bir sorgulamaya yöneltmiştir. Mevcut birikimi çok iyi anlamaya çalışmış, eleştirel gözle yorumlamış ve hep sistemleştirme çabası içinde olmuştur.

Nizamülmülk

Selçuklu tarihinde büyük devlet adamlığıyla, kurduğu Nizamiye Medreseleriyle ve yazdığı eserle iz bırakan bir şahsiyettir. Künyesi ve adı Ebu Ali Hasan olup 1018’de Tûs’ta doğdu. Halep, Isfahan ve Bağdat’ta hadis okudu; inşâ ve hitabet sanatında kendisini geliştirdi. Melik Alp Arslan’ın, sonra babası Çağrı Beyin yanında çalıştı. Çağrı Bey vefat edince Horasan’ı yöneten Alp Arslan sultan olunca Kündürî’yi azledip Nizamülmülk’ü vezirliğe getirdi (1063). 29 yıl Alp Arslan’ın ve oğlu Melikşah’ın vezirliğini yaptı. Siyasî dehasıyla devlet idaresinde, taht değişikliklerinde, isyanların bastırılmasında, savaşların kazanılmasında etkili oldu. Askerî iktâ sistemini yerleştirdi. İsmailî ve Bâtınîlerin propagandalarına set çekmek için Nizamiye Medreseleri eğitim projesini yürürlüğe koydu.

Sultan Melikşah’ın isteği üzerine meşhur Siyâsetnâme isimli eserini yazdı.

Ömer Hayyam

Ömer Hayyam, günümüzde daha çok rubaileriyle tanınır. Ancak o şairliğinin yanında İbn Sînâ ekolüne mensup büyük bir alim ve filozoftur. O cebir, geometri, astronomi, fizik, tıp ve müzikle uğraşmış, eserler vermiştir. Hayyam’ın analitik geometrinin gelişiminde etkisi büyüktür. İşlemlerde irrasyonel sayıların da rasyonel sayılar gibi kullanılabileceğini ilk defa o ispatlamıştır. Hayyam’ın cebir ilmine de büyük katkısı vardır.

Sultan Melikşah Ömer Hayyam’ı 1074/5 yılında Isfahan’a davet etmiş ve Ebû Hâtim İsfizarî, Meymûn el-Vâsıtî, Abdurrahman Hâris ve Muhammed Hâzin’den oluşturulan heyetin başına getirmiştir. 1083 yılında burada kurulan rasathanede bu heyet gözlemler yaptı ve Zîc-i Melikşâhî (yıldız almanağı, kataloğu) ile Celâlî Takvimi ni hazırladılar. Güneş yılına göre hazırlanan bu takvim en mükemmel takvimlerden biriydi. Bu heyet mevcut Yezdicerdve İskender takvimlerini inceledikten sonra, bunları düzeltmektense yeni bir takvim tertibine karar vererek Celâlî Takvimini oluşturdu.

Hayyam’ın şairlik yönü kendi döneminde değil, sonraları ortaya çıkarılmış ve bu yönüyle tanınmıştır. Şiirleri rubailerden ibarettir. Rubai şairin genellikle başkalarına açmayı düşünmediği duygu ve düşüncelerini rahatlamak için kullandığı bir kalıptır. Onun rubailerinin çoğunda, insanın yokluktan gelip yokluğa gittiği için, yaşadığı anı iyi değerlendirmesi gerektiği düşüncesi ve derûnî bir hüzün hakimdir. Onun rubaileri ilk defa XV. yüzyılda Tarabhâne isimli müstakil bir eserde toplanmıştır. Bu eserde 559 rubai bulunuyordu ancak zamanla bu sayı artmıştır.

Ebû Hâtim İsfizârî

Selçuklu çağında müspet ilimlerden matematik ve astronomide öne çıkan diğer bir ilim adamı ise Ömer Hayyam’ın Celâlî Takvimi heyetinde yer alan Ebû Hâtim İsfizârî’dir (ö. 1121’den önce). O meteorolojik olayların açıklanması ve ağırlık ölçülerinin nasıl kullanılacağıyla ilgili risaleler yazmıştır. Arşimet Kanunundan faydalanarak mîzânü’l-gısse adını verdiği hidrostatik teraziyi icat etmiştir. Bu terazi kıymetli bir eşyanın yapımında kullanılan altın ve gümüşün saflık oranını ve katışıksa, ne oranda yabancı metal içerdiğini tespit etmektedir. İsfizârî terazisini Sultan Sancar’a takdim etmek için Merv’e gitmiş ve orada vefat etmiştir.

El-Harakî

Filozofluğunun yanında matematik, astronomi ve coğrafya alimi de olan el-Harakî (ö. 1158), önce fıkıh ve hadis okumuş, sonraları Merv’e yerleşip hisab, hendese ve felsefeye yönelmiştir. En meşhur eseri et-Tebsıra fî İlmi’l-Hey’e’ yi Sultan Sancar’ın veziri Nasîrüddin Mahmud elHârizmî’nin oğlu Emîr-i Hâcib Şemseddin Ali’ye ithaf etmiştir. Müntehe’l-İdrâk isimli eserini ise, öğrencilerine aklî ve riyazî ilimleri öğretmek için yazdığını belirtmektedir.

Abdurrahman el-Hâzinî

Ebu’l-Huseyn Ali el-Hâzin’in Bizans asıllı kölesidir. elHâzinî mahlası efendisinin Merv’deki Selçuklu sarayında hazinedar olmasından kaynaklanmaktadır. Sahibinin de desteğiyle iyi bir eğitim aldı; felsefe ve matematik okudu. İslam dünyasında orijinal gözlemler yapmış yirmi astronomdan biri olan el-Hâzinî, uzun yıllar en güvenilir olarak kabul edilen zîcinin bulunduğu ez-Zîcu’lMu’teberi’s-Sancarî es-Sultânî ile İslam dünyasında teraziler hakkında yazılan en önemli eser olan Kitabu Mîzâni’l-Hikme’s ini Sultan Sancar’a ithaf etmiştir. Mîzânü’l-hikme adını verdiği bu hidrostatik terazi hassaslık bakımından öncekilerden daha üstündü.

Sultan Melikşah’tan sonra siyasi buhran baş göstermesine rağmen, Sultan Tapar zamanında riyaziye ve heyet ilminde meşhur olan Muhammed el-Beyhakî, Isfahan Rasathanesinde çalışmalarına devam etti. Tapar’ın oğlu Mahmud ise Bedîu’l-Usturlâbî lâkaplı Ebu’l-Kasım Hibetullah’ı (ö. 1139/40) Bağdat’ta sultanın sarayında yapılan rasatların başına getirdi. Bu alim, el-Mu’ribü’lMahmûdî adını verdiği sultan adına bir zîc hazırladı.

Hârizmşah Muhammed ve Atsız’ın himayesinde olan Zeynüddin el-Cürcânî (ö. 1137) tıp sahasında değerli eserler vermiştir. Bunlar arasında Zahîre-i Hârizmşâhî adlı kitabı haklı bir şöhret kazanmıştır. Dinler tarihi hakkındaki meşhur el-Milel ve’n-Nihâl’ in yazarı eşŞehristânî (ö. 1153), eserini Sultan Sancar’ın veziri Ebu’lKası m Muhammed’e ithaf etmiştir. Yine o İbn Sînâ’ya itirazlarının yer aldığı el-Musâra’a’ nı n müellifidir. Selçuklu sultanlarının tabibi Ebu’l-Berekât Hibetullah b. Melkâ (ö. 1165) da yine İbn Sînâ’nın Kitabü’şSifâ’ sındaki pek çok görüşünü Kitabü’l-Mu’teber adlı felsefe kitabında tenkit etmiştir.

XII. asrın ikinci yarısı ile XIII. yüzyılın ilk çeyreğinde Selçuklular ve onların takipçisi olan Hârizmşah, Zengî ve Eyyûbî devletleri sahalarında çok sayıda ünlü alim ve felsefeci yetişti. Bunların arasında felsefe ve kelam sahasında Şihâbüddin Yahyâ b. es-Suhreverdî (ö. 1191) ile Fahreddin er-Râzî (ö. 1209) iki önemli örnektir.

Selçuklu dünyasında imparatorluk yapısının gereği olarak farklı alanlarda, farklı diller kullanılmaktaydı. Selçuklu sarayında ve kısmen orduda, Türkler kendi aralarında Türkçe konuşmaktaydılar. Fars kültürünün baskın etkisiyle bürokrasinin, yani devletin resmî dili Farsça, medrese ve ilmin, hukukî belgelerin dili ise Arapçaydı. Meşhur lugat alimi ve Keşşâf isimli Kur’ân tefsirinin yazarı Zemahşerî (ö. 1144), Hârizmşah Atsız’a ithaf ettiği, Arapça bir lügat olan Mukaddimetü’l-Edeb’ i Hârizm Türkçesine de tercüme etmiştir. Bu eser bir bakıma Mahmud Kâşgarî’nin eserini tamamlar mahiyette olduğu için önemlidir. Ayrıca Hârizm sahasında Yesevî halifelerinin, özellikle Hakîm Süleyman Ata’nın (ö. 1186/7) şeyhini taklid ederek yazdığı hikmetler (Bakırgan Kitabı) , manevî tesirlerinin yanında Türkçenin de yaşatılmasına katkı sağlamıştır. Yine muhtemelen Muhammed b. Kays’ın yazıp Celâleddin Hârizmşah’a sunduğu Tibyânü’l-Lugâti’t-Türkî alâ Lisâni’l-Kanglı isimli lugat de geç de olsa bu sahada yazılmış önemli bir Türk dili yadigârıdır.

Veys ü Ramîn’ in müellifi Fahreddin Gurgânî Tuğrul Beyin, Emîrü’ş-Şiuarâ Burhanî ise Sultan Alp Arslan’ın, sonra da oğlu Melikşah’ın himayesinde bulunmuşlardır. Sultan Melikşah’ın melikü’ş-şuarâsı meşhur Muizzî (ö. 1124-27) idi. Yine Reşidî-i Semerkandî, Fahrü’ş-Şuarâ Muhammed, Melikşah’ın meddahlarındandı (methedici). Ebu’l-Mefahir-i Râzî ise Sultan Tapar’ın himayesindeki şairlerdendi.

Sultan Sancar da uzun süren saltanatı süresince bir çok alim ve şairi sarayında himaye etmiştir. Kasideci Enverî, Edib Sâbir, Reşid-i Vatvat, Arapça ve Farsça kasideleriyle bilinen Abdülvâsi Cebelî, Hasan-ı Gaznevî gibi bir çok şair ve ilim adamı onun yanındaydı. Sultan Alp Arslan’nın oğlu Toganşah’ın nedimi Ezrakî-i Herevî de dönemin önemli şairlerindendir.

Mimarî ve Sanat

Büyük Selçuklular, daha önce kurulan, çağdaşı ve komşusu olan Karahanlı ve Gazneli devletlerinin birikiminden faydalanarak Türk mimarisinin gelişmesine katkı sağladılar.

Mescid-i Cumalar

Selçuklular, Karahanlıların ve Gaznelilerin daha önceki uygulamalarını daha ileriye taşıyarak abidevi bir cami mimarisi ortaya koydular. Özellikle mihrap önündeki kubbeli mekanı geliştirdiler. Böylece bütün Türkistan’a ve İran’a dört eyvanlı, avlulu ve mihrap önü kubbeli bu cami modeli hakim oldu. Büyük Selçuklulardan bize ulaşan ilk mescid (cami), Isfahan Mescid-i Cuması (Cuma namazı kılınan mescid)’dır.

Daha sonra inşa edilen İran’daki Selçuklu camileri küçük ölçekli, tuğladan yapılmış, hafif sivri, tromplu kubbelerle Isfahan’daki Melikşah kubbesini izlerler. Selçuklu camileriyle başlayan yenilikleri tek bir planda toplayan ilk eser ise 1135 tarihli Zevvare Mescid-i Cumasıdır.

Sultan Tapar’ın Gülpayegan’da (Cêrbâzekân) yaptırdığı mescid-i cumanın ise, kare bir mekan üzerine mukarnaslı tromplarla hafif sivrilen bir kubbesi vardır. Yine Sultan Tapar’ın yaptırdığı Kazvin Mescid-i Cuması ise kalın tuğla duvarlar üzerine güçlü düz tromplarla çok sade fakat görkemli bir kubbe yapısına sahiptir. Yine bu şehirde aynı hükümdarın zamanında yapılan Mescid-i Haydariyye de diğer bir Selçuklu eseridir.

Minareler

Büyük Selçuklular da İran’da ince ve uzun, silindirik minareleri benimsemişlerdir. En eski Selçuklu eseri olan, 1058 tarihli, Tuğrul Bey zamanından kalan Damgan Mescid-i Cumasının minaresi, yukarıya doğru incelerek yükselen silindirikti, aynı zamanda Selçukluların ilk çinili mimarî eseridir. Sâve’deki Mescid-i Meydan’ın minaresi Tuğrul Bey zamanında 1061, Zevvare’deki Mescid-i Pamenar’ın minaresi ise Alp Arslan zamanında 1068 yılında yapılmıştır.

Kümbed ve Türbeler

Kümbedler genellikle altta mumyalık katı bulunan silindirik veya çokgen gövdeli yapılardır. İçten kubbe, dıştan külahla örtülüdür. Türbeler ise mumyalık bulunmayan, kare planlı ve üzerleri kubbeyle örtülü yapılardır. Dâmgân’da silindirik gövdeli Çihil Duhteran (Kırk Kızlar) Kümbedi ile Isfahan’ın güneyinde Eberkûh’da sekizgen Kümbed-i Ali, Tuğrul Bey zamanından kalan en eski kümbedlerdir.

Kümbed-i Ali İran’daki tuğla kümbedlerin aksine taştan yapılmıştır. Kazvin ve Hemedan arasında 1067 ve 1093 tarihli daha gelişmiş iki kümbed örneği günümüze ulaşmıştır.

XI. yüzyıl sonunda Serahs’ta (Türkmenistan) yapılan Ebu’l-Fazl, Meyhene’de Ebu Said ve Vekilbâzâr’da Abdullah b. Büreyde türbeleri, bilinen en eski Selçuklu türbelerindendir. Sultan Sancar’ın Merv’deki 1157 tarihli türbesi ise Büyük Selçukluların türbe mimarisinde gösterdikleri gelişme ve yeniliklerin bir toplamıdır.

Ribatlar (Kervansaraylar)

Büyük Selçuklular, genellikle kare planlı, dört eyvanlı, revaklı avlulu ribatlar yapmışlardır. Anuşirvan (1029- 1049) ve Za’feranî (XI. yy.) ribatları ilk Selçuklu ribatlarıdır. Ancak Büyük Selçuklu döneminden kalan en önemli ribat, Nişabur-Serahs arasında, 1114/5’te Sultan Tapar döneminde inşa edilen Ribat-ı Şerif’tir.