Ünite 5: Kültür ve Gelenek

Giriş

Sosyolojide bilgi üretme; birtakım kavramların hem gündelik hayatta hem de çeşitli disiplinlerde, yani bilim dallarında kullanımlarının eleştirel değerlendirmesine dayanır.

Bu bölümde “gelenek” kavramını tanımlamaya yönelik girişimlerin sınırlılıkları gösterilmeye çalışılacak, ardından günlük dilde “gelenek” sözcüğünün nasıl kullanıldığı üzerinde durulacaktır.

Gelenek Kavramı

Gündelik hayatta gelenek, genellikle geçmişe ait pratik ve değerlere işaret eden bir sözcük olarak kullanılmaktadır. Gelenek, ilk başta geçmişi çağrıştırsa da; esas olarak sadece geçmişle değil, bugün ve gelecekle ilgili bir olgudur. Günümüzde sosyal bilimciler, gelenek kavramının toplumsal yaşamın dinamik ve değişen yapısını yansıtmadığını ileri sürerek, bu kavrama analizlerinde merkezi bir yer vermemektedirler. Bununla birlikte; gelenek kavramının, “eleştirel olmayan kullanımının”, “kültürel süreklilik” ve “kültürel değişme” arasındaki bağı ve geçişi görmede bir sorun yarattığı düşünülmektedir.

Gelenek konusunda önemli bir sorun da; bu kavramı nasıl tanımlayacağımız noktasında ortaya çıkmaktadır. Bu konuda kesin bir tanım arayışına girmek yerine; farklı kullanımlarından yararlanmak ve kavramın ayrı anlamları üzerinde düşünmek daha anlamlı olacaktır. Böylece gelenek, daha açık bir kavram haline getirebilir.

Gross’a göre bir olgunun “gelenek” olarak nitelenebilmesi için; öncelikle en az üç kuşak boyunca sürüyor olması, açık bir biçimde olmasa da bir değer yargısını taşıması, yani kural koyucu olması ve geçmişle şimdiki zaman arasında devamlılık duygusunu vermesi gerekir. Birkaç kuşak boyu devam eden her olgu, mutlaka gelenek olmayacağı gibi; kuşaklar boyunca tekrar etmeyen bir davranış da gelenek olabilir. Diğer taraftan; toplumların uzun bir geçmişe dayandığını sandığı ve gelenek olarak gördüğü pek çok pratik, aslında görece olarak yakın dönemlere ait “icraatlar”dır. Geleneğin ikinci niteliğine gelince; dolaylı ya da doğrudan yaptırımcı olması da her zaman beklenmeyebilir. Farklı toplumsal bağlamlardaki uygulamalara ve ayrı dillerdeki kullanım ve çağrışımlara da bakmak gerekir. Burada önemli olan; kişilerin, ayrı toplumsal grupların, kendi beklenti ve çıkarları için geleneği, kurucu, meşrulaştırıcı bir ana unsur haline nasıl getirdikleridir. Geleneğin niteliği olarak yer verilen üçüncü özelliği; geçmişle şimdiki zaman arasında süreğenlik ve devamlılık duygusunu vermesidir.

Bir kişi belirli bir anda “gelenek” olarak adlandırdığı bir olguyu, başka bir görüşmede gelenek olarak değerlendirmeyebilir. Dolayısıyla; “gelenek” konusunda hem ayrı kullanım ve örnekleri göz ardı etmemek hem de belli genellemelerin önemini görmek gerekir.

Gelenek ve Modernlik

Gelenek ya da geleneksel kavramının önemli bir güçlüğü; genellikle modern ve modernlikle karşıtlık içinde düşünülmesinden kaynaklanmaktadır. Gelenek, özellikle modernlikle karşıtlık içinde kullanıldığında; eski, zamanı geçmiş ya da geçmekte olan, hükmü ve değeri kalmamış bir şeyden söz ediliyor gibi anlaşılmaktadır. Bu nedenle de; gelenek bir tür kalıntı olarak düşünülmektedir.

Geleneksel ve modern kavramlar, belirli toplumsal ilişkiler içinde belli anlamlar kazanarak, karşıt haline gelmişlerdir. Bu karşıtlık aynı zamanda, 20. yüzyılın ortalarında sosyal bilimlerde ve başka alanlarda yaygın bir biçimde kabul bulan ve Türkiye gibi ülkeler için kullanılan “geçiş toplumları” düşüncesine yol açmıştır. Geçiş toplumları, 20. yüzyılın ortalarında öne çıkan bu görüşe göre; Türkiye ve benzeri toplumların birtakım sorunları ve çelişkileri yaşamaları, onların hem geleneksel hem modern unsurları bir arada taşımalarından kaynaklanmaktadır. Bu görüşe göre; geçici olan bu durum, onların tam anlamıyla modern toplumlara dönüşmeleriyle sona erecektir. Önemli olan diğer bir nokta ise; geleneksel olarak adlandırılan tüm pratiklerin aslında modern olarak düşünülen uygulamalarla iç içe olmasıdır.

“Geleneksel toplum” terimi; endüstri odaklı, kentleşmiş ve kapitalist “modern” topluma karşıt olacak bir biçimde kullanılmaktadır. Geleneksel toplumlar, kimi kez aile ve akrabalık ilişkilerinin önemli olması ve cemaat toplumları olmaları nedeniyle; olumlu bir biçimde anılmışlardır. Ama aynı zamanda, tüm bu özellikleri nedeniyle; olumsuz toplum tipleri olarak da gösterilmişlerdir.

Bir Mücadele Alanı Olarak Gelenek

Geleneğin bir bütün olduğu ve tümüyle “benzer” bir gruba dayandığı düşüncesi, geleneğin yaratıcı, taşıyıcı ve aktarıcısının insanlar olduğunu unutturmasının yanı sıra; onun farklı toplumsal gruplar arasında bir mücadele alanı olduğu gerçeğini görmemizi engellemektedir. Bir mücadele alanı olarak gelenekten şunlar kastedilmektedir;

  • Geleneğin özcü bir anlayışa dayandırılamayacağı,
  • Geleneğin yaratıcılarının insanlar olduğu ve bu sebeple geleneğin kendi başına özne sayılamayacağı,
  • Geleneklerin sürekli olarak dönüştürüldükleri ve yeniden yaratıldıkları,
  • Geleneğin toplumu oluşturan farklı kesimlere eşit mesafede ve tarafsız olmadığı,
  • Tek bir geleneğin değil; pek çok geleneğin olduğu ve bunların da her zaman tutarlı olmadığı,
  • Geleneğin sadece geçmişe ait olmadığı, daha çok bugüne ve geleceğe ilişkin düşünce ve uygulamalar olduğu,
  • Farklı kesimlerin ve sınıfların belli gelenekleri sahiplenme, benimseme ve yaratma mücadelesi içinde oldukları ve
  • Geleneklerin belli bir zamanda toplumsal ilişkiler içinde oluşturuldukları ve bu nedenle de tarihsel oldukları söylenebilir.

Gelenek, Tarih ve Meşruiyet

Geleneğin meşrulaştırıcı yönüne baktığımızda; gerek değer yargısıyla yüklü yaptırımcı yönü, gerekse geçmişle kurduğu ilişki ona, yetkesel bir rol yüklemekte ve onu, alıcı kuşağın davranışlarını “meşrulaştırıcı” kılmaktadır. Meşrulaştırıcı olmasının önemli bir nedeni; kolektif, yani ortak bir kimliğe göndermede bulunmasıdır.

Geleneğin simgesel boyutunun, kendisinden önce gelen meşruiyetin simgeselliğini yıkan özellikle bir yenileştirici güç olması önemli değildir. Bu görüşün bir bakıma, gelenek sözcüğünün etimolojisini tersine çevirdiğini ileri sürmektedir.

Geleneğin yaratılmasında, toplumsal yeniden üretim, toplumsal değişmenin tarihsel süreci ve dinamikleriyle toplumdaki farklı gruplar, değişen güç ilişkilerini ve aktörlerin rolünü hesaba katmak gerekmektedir. Böylelikle gelenek kavramı; dinamik, işlevsel ve analitik bir kavram haline getirilebilir.

Gelenek, Âdet ve Örfler

Geleneğin âdetten, yaptırımcı ve kural koyucu özellikleriyle ayırt edilebileceği ve âdetin daha az müdahale edici olduğu belirtilmektedir. Gelenek, âdet ve örf arasındaki sınırlar çok belirgin değildir.

Âdet, geleneğe benzer bir biçimde, süreğenlik duygusunu oluşturmakta ve geçmişi şimdiki zamana taşımaktadır. Bununla birlikte; âdetin gelenekten önemli farklarının olduğuna da vurgu yapılmaktadır. Âdetler daha az değer yüklüdürler, göreli olarak daha az önemli toplumsal pratiklerdir. Gelenekler kadar etkin bir benimseme ve aktarım sürecini geçirmezler. Âdete örnek olarak selamlaşma biçimleri verilebilir. Örf ise; toplumsal norm olarak tanımlanabilir. Örfler, bir toplumdaki “ahlak ve terbiye standartlarını belirleyen temel kuralları” oluşturmaktadır. Bu nedenle de; bir yandan ayrı kesimler tarafından benimsenirken bir yandan da sıkça ihlal edilirler.

Gündelik konuşmalarımızda gelenek bugüne ve “modern dile” daha yakınken, örf ve âdet daha uzak görünmektedir. Örfler, özellikle dayandıkları “karşılıklılık” nedeniyle; grup-içi ve grup-dışı açılarından farklı davranış kodlarını öngörürler. Kimi gruplarda grup içi bir ihlalin (öldürmenin) karşılığı (kan davası, diyet vb.) belirliyken; grup dışında bu karşılık (yargı yoluna başvurma) vicdanı sarsacak bir haksızlık veya ahlâksızlık (aşağıla(n)ma) olarak ortaya çıkabilir.

“Geleneksel kültürümüz” tamlamasında, açık olmayan, ancak; güçlü bir biçimde varlığını hissedebileceğimiz bir öznenin olduğunu görebiliriz. “Geleneksel kültürümüz” betimlemesiyle, “örnekleri giderek azalan” kültürel pratik, örüntü ve nesneleri belirtmiş olabiliriz. Bunun gibi; “geleneksel kültürümüz” dediğimizde, kültürel alandaki stereotipler, yani kültüre ilişkin belli kalıplar üzerinden konuştuğumuzu gözlemleyebiliriz. Yukarıda da belirtildiği gibi; “gelenek” ve “kültür” kavramlarının taşıdığı sorunların büyük bir kısmı “modern” kavramıyla olan ilişkisinden ileri gelmektedir ve hayvanlarla yapılan çalışmalardan elde edilen bilgiler insanlara genellenmektedir.

Gelenekçilik kavramı, “gelenekler yoluyla aktarılan âdet ve düşünce tarzlarına bağlılıkla belirlenen tavır; geleneksel ve yerleşik veya kurumsallaşmış olanı yeni ve modern olana tercih etme tutumu; geleneksel değerlerin korunup yaşatılması gerektiğini savunan, geleneği otorite kaynağı, anlamın ve doğruluğun temel referansı olarak benimseyen yaklaşıma denk gelmektedir.

Gelenekçiliğin önemli bir özelliği, kavramın “modernizm”e karşı bir biçimde kullanılmasıdır. Özellikle 19. yüzyılda Batı’daki akademik çevrelerde yaygınlık kazanan, Doğu toplumları üzerine Oryantalist çalışmalarla “Batı mistik ve Bâtınî geleneğinin” bir araya gelmesinden ortaya çıktığı söylenebilecek bu gelenekçilik modernizm karşıtlığını içeriyordu.

Oryantalizm, Şarkiyatçılık ya da Doğubilimi olarak da adlandırılan Oryantalizm; Doğu toplumlarının ve kültürlerinin incelendiği Batı kökenli ve merkezli araştırma alanlarına verilen ortak isimdir. Oryantalizm; Doğu’ya ilişkin önyargıların ve ideolojik bakış açısının hâkim olduğu düşünce ve araştırma alanları aracılığıyla değer yüklü bir Doğu imajı oluşturur.

Gerek gündelik yaşamda, gerek sosyal bilimlerde, daha özel olarak, sosyoloji ve antropolojide, geleneksel bilgi ve deneyimin daha somut bir biçimde kullanımlarını görebileceğimiz yerlerin başında;

  • Geleneksel mutfağımız ve yemeklerimiz,
  • Geleneksel tıp ve tedavi yöntemleri,
  • Geleneksel giysiler,
  • Geleneksel meslek ve zanaatlar,
  • Geleneksel ilişkiler ve ilişki ağları,
  • Geleneksel üretim tarzları ve
  • Geleneksel uygulamalar gibi örnekler gelmektedir.

Atasözü, özdeyiş ve deyimler de bu bilgi alanı içinde düşünülmektedir. Burada gözden kaçırılmaması gereken önemli nokta; “geleneksel bilgi, deneyim ve yaşantının”, genellikle “eskiye” indirgenerek kullanılıyor olmasıdır. Gelenek kavramı, antropolojide kimi kez kültürle eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.

Gelenek böylelikle; “belirli bir topluluk içinde toplumsallaşma yoluyla bir kuşaktan diğerine aktarılan inanç, âdet, değer, davranış, bilgi ya da uzmanlık örüntüleri”ne karşılık gelmektedir. Gelenek kavramının sosyal bilimlerdeki kullanımları esas olarak modernlikle kurulan karşıtlığa dayanarak belli bir geçmişe atıfta bulunmaktadır.

Küreselleşme ve Gelenek

Gelenek gibi, küreselleşme de çok tartışmalı bir kavramdır. Küreselleşme; “coğrafyanın toplumsal ve kültürel düzenlemelere dayattığı kısıtlamaların azaldığı, insanların bu azalmayı giderek daha çok fark etmeye başladıkları bir toplumsal süreç” biçiminde tanımlanmaktadır. Küreselleşmeyi çelişkili iki süreç olarak düşünen, yani benzerleşme (türdeşleşme) ve farklılaşmaya vurgu yapan günümüzdeki küreselleşme kuramlarıysa; daha çok yerelleşme ve küreselleşme arasındaki etkileşime ve ilişkilere bakmaktadır.

Kültürün, özellikle antropoloji açısından esas olarak yerellikle bağlantılı olarak düşünülmesi; bu alanın birtakım etki ve değişimlere açık olmasının yanı sıra temelde belli bir özgünlüğü ve tikelliği taşıdığının varsayılması günümüzde olduğu ileri sürülen kültürel alandaki çok yönlü ve çok etkenli değişimlerin, kültürel perspektif ve kültür konusunda temel bir kategori olan farklılıkla birlikte nasıl ele alınacağıyla küreselleşme ve kültür ilişkisinde tam olarak nelere bakılabileceğinin bilinmemesi biçiminde sıralanabilir.

Genel olarak bakıldığında içinde bulunduğumuz dönemde küreselleşme kavramının, bir dizi retoriği barındıran, güçlü bir “söylem” alanı olma özelliği gözlemlenebilir. Çeşitli kaynaklar, dünyanın pek çok yerinde “iktisadi ve siyasal bakımdan Batı Avrupa merkezli bir yeniden örgütleniş” olarak küreselleşme sürecinin kökenlerinin sömürgeciliğin başlangıcına, yani 16. yüzyıla dayandırılabileceğini ileri sürmektedir. Dolayısıyla, günümüzdeki biçimiyle küreselleşmenin ayırt edici özelliklerine karşın; küreselleşmeyi 20. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan yeni bir görüngü olarak değerlendiremeyiz.