Ünite 4: Kültür Olgusunun İdeolojik Kullanımları

Giriş

Kültür, bir toplumun üyesi olarak insanın edindiği bilgi, inanç, sanat, yasalar, ahlak, gelenekler, diğer yetenekleri ve alışkanlıkları içeren karmaşık bir bütün olarak tanımlanmaktadır. İdeoloji kavramı ise, ilk olarak Fransız düşünür Destutt Tracey tarafından 1796’da kullanılıp, düşüncelerin ve fikirlerin sistematik analizi ve birleşimi anlamına gelmektedir. İdeolojinin başka bir tanımı ise, düzenli bilgi ve fikir bütünü şeklindedir. İdeoloji ve kültür kavramları, ideal olanla gerçek olan arasındaki ilişkiyi kapsaması ve sorgulaması bakımından karşılıklı ilişki içerisindedir. Bu ilişkiyi;

  • İndirgeyici, saflaştırıcı bakış açısı ile çoğulcu ve
  • Değişkenliği önceleyen bakış açısı olmak üzere iki ayrı perspektiften ele alıp incelemek mümkündür.

İndirgeyici, Saflaştırıcı Bakış Açısı

Bu yaklaşım, indirgeyici bir bakış açısıyla belirli bir toplumsal düzeni tanıtmayı amaçlamaktadır. Bunlar yanlış bilinç üreten hegemonik idealardan oluşan, homojen ve sınırları belirli bir yapı olarak düşünülebilir.

İndirgeyici yaklaşımlardan biri, kültürün ideolojik kullanımının asıl önemini, ekonomi boyutu üzerine inşa eden Marksist Bakış Açısıdır. Karl Marx’a göre, sanayi toplumlarında kültür, egemen ideoloji olarak işlemektedir. Marksist anlamda ideolojinin maddesel görüngülerinden biri olarak metâ fetişizm kavramı, kapitalist pazar sistemindeki metâların, baskın ideoloji tarafından, arzu nesneleri haline sokulması sonucu değişim değerinin, kullanım değerinin önüne geçmesiyle gerçekleşir.

Marksist ideolojinin en önemli kavramlarından biri olan yabancılaşmayla bireyin; doğal, toplumsal, kültürel çevresine olan uyumu, çevresi üzerindeki denetimin azalmasıyla ortaya çıkan çaresizlik ve yalnızlık durumu anlatılmaktadır. Marksist ideoloji kapsamında sınıf mücadelesi, kapitalist sistem kapsamında yöneten sınıf ile yönetilen sınıfın ilişkisinden temellenmektedir.

Marksist yaklaşımın önemli temsilcilerinden biri, Fransız düşünür Louis Althusser’dir. Althusser’in tanımladığı Devletin İdeolojik Aygıtları (DİA) kavramı, devletin kapitalizmin yeniden üretiminde kullandığı iki sisteme işaret eder:

  • Birincisi Devletin Baskı Aygıtları (DBA: hükümet, ordu, polis, mahkemeler, hapishane gibi zorlayıcı gücü);
  • İkincisi ise Devletin İdeolojik Aygıtlarıdır (DİA: eğitim, din, aile, siyaset, sendika, haberleşme, basın-yayın).

Antonio Gramsci’nin tanımladığı hegemonya kavramı, kültürle ilişkilendirilen bir başka egemen ideoloji eleştirisidir. Kavram, devletin ve yönetici sınıfın, sivil toplum içinde fikirleri düzenleme yetisine işaret etmekte ve bu düzenlemelerin, burjuvazi değerlerinin toplum için doğal, normal ve olması gerekeni temsil ettiği kanısına dayanarak, hegemonik blok oluşturan toplumdaki hâkim güçlerle karmaşık siyasi, felsefi olayları günlük dille kitlelere iletip, nasıl hareket edecekleri konusunda yol çizenlerden oluşan, organik aydınların faaliyetleri aracılığıyla gerçekleştiğini savunmaktadır.

İmparatorlukların yıkılıp ulus devletlerin kurulması, toplumun homojen bir bütünlük olması gerektiğine dayalı siyasi modelleri ortaya çıkarmıştır. Ulus devletler, özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, coğrafi sınırları belirli bir kara parçası üzerinde, bayrak ve dil birliği gibi simgesel birleştirici öğelerle ortak kültür söylemine dayalı, homojen bir halk yapısıyla tanımlanmaktadırlar. Homojen bir kültürün var olduğu kabulüne dayanan bu yaklaşım; ulus devletin, belirli bir coğrafya üzerinde birbirine sorunsuzca eklemlenmiş bir halkı temsil ettiğini savunmaktadır.

Ulus devlet kapsamında ortaya çıkan kültürel bütünleşme kavramı, modern toplumlarda total ulusal kültürlerin;

  • Bilim, teknik, edebiyat, felsefe, sanat alanlarında üretilmiş kültürel ürünler,
  • Ulusal ölçekte idari, ekonomik ve dinsel kurumsallıklar bütünü ve
  • Bir toplumdaki bireylerin davranışları doğrudan gözlemlendiğinde açıkça görülebilen, tüm üyeler tarafından ortak paylaşılan davranışlar bütünü şeklinde ön plana çıkmaktadır.

Öte yandan, bu tür bir yapılanmanın indirgeyici boyutu, devlet sınırları içinde bulunan farklı kültürleri ve onların özgün özelliklerini asimile etme durumuna sahip olduğundan tehlikeli bir boyuta da sahiptir.

Asimilasyon, köklerini ulus-devletin ulusallaşmasından alıp, otoritesini, paylaşılan tarih, ortak ruh ve belirli bir yaşam tarzını kapsayan dilsel ve kültürel bir ideolojik birleşmeyi ifade ederek, meşruiyetini buna dayandırır.

Samuel Huntington, yeni dünya düzeni ile ilgili değerlendirmesinde, “Medeniyetler Çatışması” kavramıyla uluslararası ittifakların kurulmasında, medeniyetlerin belirleyici olacağı, bu sebeple olası çatışmaların, medeniyetler arasında gerçekleşeceği görüşünü savunmaktadır.

Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Yapılanması eserinde, bu konuya haritalarla açıklamalar getirmektedir. 1920’li yılları anlatan haritada Batı tarafından yönetilenler ve Batı’dan bağımsız olanlara vurgu yapılırken; 1960’lı yıllar ise Sovyetler Birliği ile ABD çevresinde konumlanan ülkeler, iki kutuplu dünya üzerinden ideolojik farklılaşmaya işaret etmektedir. 1990’lı yılları betimleyen üçüncü haritasında ise 1989 yılında Sovyetler Birliği’nin parçalanması ve komünist bloğun çözülmesiyle Soğuk Savaş Dönemi’nin sona erdiği dönem sonrasını resmetmektedir.

Huntington, özellikle bu üçüncü dönemden sonra, uluslararası ittifaklarda belirleyici unsurun politik ideoloji kavramından medeniyet kavramına kaydığını belirtir. Burada belirtilen medeniyet, özellikle din, dil ve tarih ekseninde sınırları belirlenmiş bir kavrama işaret etmektedir.

Immanuel Wallerstein ise, kültürü, kapitalist dünya ekonomisinin belirsizlikler ve karşıtlıklar içeren sosyopolitik sisteminin getirilerinden biri olarak değerlendirir. Wallerstein’a göre;

  • Kapitalist dünya ekonomisi, bir dünya sistemi olduğundan, evrensel ideolojilerin yansıması, Birleşmiş Milletler’in ve evrensel zaman ve ölçü birimlerinin varlığında kolaylıkla görülmektedir.
  • Sistemdeki ikinci önemli boyut, kapitalist dünya ekonomisinin tarihsel genişlemesinin, ilk olarak Avrupa merkezine oturtularak batılılaşmanın modernleşmeyle bir tutuluyor olmasıdır.
  • Üçüncü önemli boyut ise, işçi sınıfını az paraya daha çok çalıştırmak, sermaye birikimini durmaksızın artırmak yolunda gerekli ideolojik motivasyonu sağlayabilmek için, eşitsizliğin kaçınılmaz olduğu gerçeğinin üstünü örterek, pazarın rekabetçi yapısında, diğer grupların sahip olduğuna sahip olabilme şansının sunulmasıyla gerçekleştiriliyor olmasıdır.

Çoğulcu ve Değişkenliği Önceleyen Bakış Açısı

Sosyal sınıflar, toplumsal tabakalar, politik görüş, din, ekonomi ya da diğer düşünsel akımlara göre indirgeyici dilimlere ayrılan kültür bütününde, alt kültürler, sınıf kültürleri ya da yöresel kültürler yer alabilmekte ve bu farklı kültür parçaları, öteki kültür parçalarıyla uyum içinde olurlarsa bütünlük sağlanabilmektedir. Bu bakımdan, kültürün çoğulculuğu önceleyen bakış açısı incelenerek, birlik içinde çokluk ilkesinin nasıl ve hangi koşullarda hayata geçtiği incelenmelidir.

Postmodernizm, özellikle Batı uygarlığı ve modernizmin yarattığı sanayileşme, ilerleme, ulus-devlet, kesinlik, birlik, evrensel ahlâk görüşlerini eleştirmekte; evrensel bütünlük yerine, her türlü çoğulculuk ve yerelliği savunmakta; sentez ve bütünleşme yerine parçalanma ve süreksizliği benimsemekte; postmodern yaklaşımlar çerçevesinde, her şey bir yorum, bir öznellik olarak değerlendirilmekte ve sorgulayıcı ve kuşkucu tavır benimsenmektedir. Farklı metinler ve farklı okumaların varlığının kabulü, söylem çeşitliliğine sınırsızlık getirmekte; bu, bir yandan da belirsizliğe meşruiyet kazandırmak anlamına gelmektedir.

Modernlik olarak adlandırdığımız kavram, her türlü sınıf ve ulus sınırları bağlamında, ulaşılması gerekli hedeflerle çevrili ideolojiler bütünüdür. Oysa postmodern yaklaşım, rasyonalizm, pozitivizm gibi düşünsel anlamda ve liberalizm, kapitalizm gibi siyasal anlamda üst-anlatı niteliğindeki bütün ideolojilere karşıdır. “Post” ön ekiyle yapılandırılan tüm kavramlar, tek tipleştirici ve indirgeyici kültür ve ideoloji tanım ve kullanımlarını sorgular nitelik taşımaktadır.

Küreselleşme terimi, özellikle 1980’lerin başından itibaren, öncelikle ekonomik boyutu ön plana çıkan, iş gücünün, sermayenin ve mal piyasalarının, Ç ok- U luslu Ş irketler (ÇUŞ) ile birlikte, uluslararası nitelik kazanmasını ifade etmektedir. Küreselleşme tartışmalarında, kültür kavramı çoğunlukla küreselleşmekte olan kültürel kavramların yayılmasında kullanılan, iletişim ve medya teknolojileri bağlamında ele alınmaktadır. Burada üzerinde durulması gereken; kültürü, ideolojik küreselleşmenin bir boyutu olarak görmek, bunu sorgulamaktır. Küreselleşme çok boyutlu bir olgudur. Küresel pazarın sınır aşan bir medeniyet ürettiği, küreselleşen blue-jean, kolalı içecek ve spor ayakkabı markalarını örnek göstererek, tüketici zevk ve tercihlerinin giderek birbirine benzeyerek birleşmesi iddiasına dayanır. Küreselleşme sebebiyle birbirine bağlı parçalar ile bir bütün haline gelmiş bir dünyada, kültürler de giderek birbirinin aynı hale gelmektedir.

Appadurai, hem ulusların kendi içinde, hem uluslararası planda yaşadığı sosyo-kültürel küreselleşmeyi, beş farklı grupta topladığı mekânlar üzerinden analiz etmektedir. Bunlar;

  • Etno-mekan,
  • Medya-mekan,
  • Tekno-mekan,
  • Finans-mekan ve
  • Fikri mekandır.

Küresel olanın içinde, bir anlamda küresele bir tepki olarak, yerele dönüş gerçekleşmektedir. Edebiyat, müzik, sinema gibi sanat dallarında ve siyasette temsil edilen bu söylem, bir yandan post-modern küreselin temsiliyle farklılıklarla bir arada yaşamayı öngörürken öte yandan, belli bir merkezî egemen ideoloji elinden çıkan farklılıkları denetim altına almaktadır.

Ulf Hannerz, bu durumu, dünya kültürünün, çeşitli yerel kültürlerin birbirleriyle olan iç içe geçmiş ağ bağlantısı ve belirli bir kültürün, belirli bir anakaraya bağlı olmadan gelişebilmesiyle açıklamaktadır.

Kimlik, kültür ve ideolojilerin sorgulandığı eksende, küresel kültürle yerel kültürün etkileşimini ifade eden, Türkçe’de küyerel olarak da söylenebilen glokalizasyon kavramı, küresel olmadan yerel olamayacağı, aynı şekilde yerel olmadan da küresel olanın var olamayacağına dikkat çeker. Küresel yerelleşme anlamına gelen dochakuka kelimesi 1980’lerde kullanılmıştır. Sosyal bilimler yazınında, İngiliz toplumbilimci Robertson tarafından kullanılan kavram, değişme, yayılım, melezlik, ulus aşırılık, kültürlerarasılık gibi, küreselleşmenin de ötesine geçen ideoloji motifleri üzerinden yükselip, küresel ve yerelin bir karışımını, harmanını ifade etmektedir.

Popüler kültür ve eğlencenin üzerine kurulu ideolojinin yeniden inşası, ulusal sınırların ötesine geçen, erişimin en kolay olduğu televizyon uydu yayıncılığı ve reklâmlar üzerinden gerçekleşmektedir. Popüler kültüre getirilen en erken eleştiriyi Neo-Marksist disiplinler-arası eleştirel kuramlarıyla kültürü, ideolojik bir mücadele alanı olarak analiz eden Frankfurt Okulu düşünürlerinden olan Theodor Adorno (1903-1969) ve Marx Horkheimer (1895-1973) tarafından yazına kazandırılmış bir kavram olan, kültürel ürün üretimi ve dağıtımı yapan medya şirketlerini kapsayan kültür endüstrisi kavramında görmek mümkündür.

Bu endüstride kaydedilmiş ve çoğaltılmış, sinema, müzik vb. kültürel ürünler, kültürün yeniden üretimini ideolojik olarak yukarıdan aşağıya gerçekleştirmekte, bireylere dayattığı metâ fetişizmi ile onları, sahte-ihtiyaçlarını doyurma çabasına itmektedir. Dolayısıyla ihtiyaçlarının ne olduğu ve bunların nasıl giderileceğinin gösterildiği düzen içindeki birey, daha çok şeye sahip olmak, daha çok satın almak yoluyla sahte-ihtiyaçlarını doyurmak için koşullandırılmaktadır.

Sonuç

Kültür, toplumun bir üyesi olarak insanın, kendi yaşantı, deneyim ve birikimlerini toplayıp biriktirerek oluşturduğu bir varlık alanı olarak, ideolojilerin temelini oluşturan, birbirinden farklı fikirlerin karşılaştığı, etkileşime girdiği bir alandır.

Kültür kavramı, tek bir kültürü referans gösterirken sosyal homojenleşme bağlamında indirgeyici bir özellik kazanırken, etnik farklılıklar, kültürlerarası yapılanmaları içerdiğinde, çoğulcu bir özellik kazanır.

Kültürel normlar ve değerler, toplumsal yapının derinlerine yerleşmiş gündelik davranış ve alışkanlıklarımızın temelinde yer alırlar. İnsan davranış pratiklerindeki çarpıcı farklılıklar, kültürel çeşitliliğe işaret etmektedir. Sonuç olarak, ortaya çıkan yeni toplumsallıklar, yeni kimlikler, gruplar, etkinlikler, özgün hatta marjinal birer ideolojik mücadele alanı oluşturmaktadır.